Parçalanmış kitaplar müzesi | İhsan Kurt

Ağustos 9, 2022

Parçalanmış kitaplar müzesi | İhsan Kurt

Seyahat ya da gezi üzerine söylenmiş olan güzel ve anlamlı sözleri sıralamak gibi bir niyetim yok. Hatta müzecilikten, müzelerin yararlarından, tarihlerinden de bahsedecek değilim. Ancak gezmek, gezip görmek her insanda farklı ve zengin imgelemeleri birlikte getireceği görüşünde birçoğumuzun birleşeceğini düşünüyorum. Özellikle gezilen yerlerde daha çok gezenin ilgilerine, beklentilerine karşılık bulduğunda gezide yorgunluklar unutuluyor. Tıpkı benim Akçay’da/Edremit’te ilginç bulduğum bir kitapçı ve yapmış olduğumuz kısacık sohbette olduğu gibi.

Gezi, yaşamak, bilgi, okumak denince, ta ortaokul sıralarında kompozisyon derslerinde bizlere yazmamız için verilen “çok gezen mi bilir, çok okuyan mı/ yaşayan mı” sözünü hatırlıyorum. Öğretmen bu söz konusunda ya yazı yazmamızı ya da öğrencileri sınıfta iki gruba ayırarak tartışma/münazara yapmamızı isterdi. Gezeni savunanlar, okuyanı savunanlar derken çok güzel düşüncelerin dile getirilmesine şahit olurduk. Savunulan konu değişse de hangi grup daha iyi hazırlanmışsa o grup daima kazanırdı.

Gezmek biraz da görmek, görebilmeyi başarmak, gördüklerinden ve gözlemlediklerinden anlamlar çıkararak zenginleşmek değil mi? Çünkü gezmek yeni kitaplar okumak gibidir bir bakıma. Herkes aynı kitabı okusa da/aynı yöreleri gezse de farklı haz alır, farklı etkilenir. Birçok insan aynı yerleri gezer ama gördüklerinde, farklılıklar ve değişikler vardır. Bu durum kişinin beklentileriyle, görmek istedikleriyle ve hatta gezilen yerlerle, daha önce edinmiş olduğu bilgilerle de ilgilidir. Bu durumlar da gezenlerin hayatına zenginlikler katar.

Bizlerin çocukluğunda doğaya, tarlaya, bağa bahçeye çıkıldığında “neredeydin?” sorusuna kısaca “yazıdaydım” cevabını verirdik. O zamanlar belki doğayı okuduğumuzu bilmiyorduk ama “yazıda” olduğumuzun farkındaydık. Dağlar, ağaçlar, bitkiler, çiçekler, börtü böcek ve daha nicelerinin her birinin bir deneme, bir türkü, bir destan, bir öykü, bir roman olduğunu, Cahit’in dediği yaşın iki katına yaklaşınca daha iyi anlıyor insan. Al, sizlere bir de klasik olmuş, dillere pelesenk olmuş bir söz “denizler mürekkep.”  Artık “yazıyı” okuyan, yazan denizlere de ulaşınca bu mürekkepten neden faydalanılmasın? Gezmek, yazmak, okumak derken bile tatili bunlardan, bunları tatilden ayrı düşünemem. Bunun için yazları fırsat bulup da gittiğim yörelerde biraz da farkında olmadan kitapçı dükkanları ararım. Deniz, güneş, kum ne kadar hoş olsa da gezdiğim yerlerde eğer varsa kitapçılar dikkatimi çeker. Kitapçı değil de sadece kırtasiyeci olduklarını gördüğüm yerlerde hayal kırıklığı içimde tarif edemediğim bir boşluk bırakır. Oysa tatil beldelerinde kitapçıya rastlamak ıssız bir dağ başında susadığımda bir çeşmeye tesadüf etmiş gibi beni sevindirir. Her insanda olduğu gibi gezilen yerlerde öncelik ihtiyaçlara verilir. Ancak ihtiyaçlarımın yanında ilgilerim de öne çıkar. Her ne kadar yanımda kitaplar götürsem de bu ilgilerin başında da gitmiş olduğum kentin, kasabanın çarşılarında gözlerim doğal olarak hep bir kitapçı dükkânı arar.

Bu yaz temmuz ayında gittiğim Akçay’da bir arkadaşımın burada üç kitapçı olduğunu söyleyince şaşırmıştım. Çünkü geçen yıl (2021) buraya geldiğimde herhangi bir kitapçıya rastlamamıştım. Belki de sıcaktan dolayı çarşısını, sokağını gezemediğimden dolayı bu kitapçıları görememiş de olabilirim. Neyse arkadaşım bu kitapçılardan C.S. adındaki vatandaşın SAHAF adı ile açmış olduğu kitapçıya uğrayabileceğimizi söyledi. Hatta bu kitapçının müşterilerine nasıl davrandığı ile ilgili küçük bilgiler de verdi. Kitapçı, kitapevine gelen her müşterisinin hemen ardında gölge gibi onu takip ediyor, kitabın nasıl ve ne şekilde sayfalarının açılıp bakılacağı ile ilgili uyarılarda bulunuyor, kısaca bir anlamda kitaba nasıl davranılmasını bir ders gibi anlatıyor, açıklamalarda bulunuyormuş. Belki bazı kitapseverler bu davranıştan sıkılabilir ama ben bu kitapçıyı çok merak etmiştim. Güneş tepemizde dolaşmasına rağmen sahilden, hemen ilerimizdeki Kaz Dağlarından esen serinliği soluyarak Sarıkız Mahallesindeki Sahaf’a geldik.  Nermi Uygur’un “iki avuçluk yer kitap, kupkurudur ama susuzluk giderir. Önü ardı, kısa kısa bir takım çiziktir ama enginlere yayılır. Gerçekten de engin kitap” dediği gibi kitapçıyı görünce yakıcı sıcaktan kaynaklanan susuzluğumu bastırmış, kitapçının hemen yan tarafında bulunan dükkândan su almayı bile unutmuştum. Dışarıda tomar tomar dizilmiş eski kitaplar vardı. Kitapçının giriş kapısının bir tarafında “Foto Konferans (Kitap Kullanma Kılavuzu)” başlığı olan kocaman bir afiş asılıydı. Afişte on fotoğraf vardı. Bu fotoğraflardan sekizi kitabın yanlış tutuluşları “Hayır-Hayır” alt başlığı yazılarak resmedilmiş, ikisi ise “Sadece Böyle” alt başlığı ile gösterilmişti. Bir süre afişe baktım. Gerçekten de resimlerin bazılarında gösterildiği gibi kitapları böyle, sanki onlara işkence edermiş gibi tutanlar, ciltlerini bozarcasına sayfalarını elle basarak ayıranlar, kapağını kıvırarak bükenler bazı okurlar arasında vardır. Bizzat bunlardan bazılarına şahit olduğumu da söyleyebilirim. Biz arkadaşımla kitaplara sevgiyle, onları incitmeden yaklaşan kişilerdik ama yine de sahafın kitaplarına çekinerek, kaygıyla baktık. Bu esnada içinde bulunduğumuz kendi durumumuzu da düşünerek kitapçıya kitapların satılıp satılmadığını sordum. Elinde bir bakanlığımız tarafından basılmış ama sayfaları dağılmış, cildi bozulmuş olan Stael’in Edebiyata Dair adındaki kitabını tamir ederken yüzümüze baktı. Gayet rahat “çok satış yapıyorum” dedi. Aslında benim sorumda kitapçının okurlara davranışlarından dolayı kitap satışlarının etkilenip etkilenmediğini öğrenmekti. Kitapçı C.S. sanki niyetimi anlamış gibi “Ben kitabı gerçekten onu sevenlere satmak istiyorum. Benim uyarılarımdan rahatsız olanların kitapları sevdiğini de sanmıyorum… İsteyen alır isteyen almaz” dedi ve ciltleri dağılmış, yıpranmış kitapları işaret ederek “böyle giderse Parçalanmış Kitaplar Müzesi açacağım” diye ekledi…  Kitapçının bu sözleri bana ta ilkokul yıllarımı hatırlattı. O yıllarda kitaplarımı korumak için çimento torbalarının kağıtları ile kaplar, onların bu şekilde korunmasını sağlardım. Kitaplarının yüzlerine gazete kâğıdı kaplayanların kitaplarının yırtıldığını, dağıldığını gördükçe de çok üzülür, kendi kitaplarıma bakar avunurdum. O yıllarda biz çocuklar şimdilerde yaşayan çocuklar gibi öyle renk renk, çeşit çeşit kitap kaplama kağıtları yoktu. Belki varsa da okuduğum yörede bunlara ulaşmak mümkün değildi.

Kendisinin şair olduğunu ve Suya Saldıran Ateş adında da bir şiir kitabı bulunduğunu söyleyen kitapçı bana kartını verdikten sonra oradan sebebini çıkaramadığım tatlı bir duyguyla ayrıldım. O kitaplar için söylemiş olduğu sözlerinden de anlaşıldığı gibi bir kitap satıcısı olmaktan ziyade gerçek bir kitap koruyucusu, kitap sevdalısıydı. İçten içe sevindim. Tepeme düşen güneşten çok sahilden ve karşıdaki Kaz dağlarından gelen serinletici rüzgârın yüzümü yalaması sevincime ortak oldu. Sahilde testisinden sular akan Sarı Kız heykeline doğru yürürken ‘böyle insanların toplumumuzda çoğalmasını ne kadar da isterdim… Parçalanmış Kitaplar Müzesi…’ diye söylendiğimi hatırlıyorum. Böyle bir müzeyi gezmek hoş olur muydu bilemiyorum. Belki bazılarımız için kitaplara nasıl davranılacağı konusunda uyarıcı olabilirdi herhalde… Bunları düşünürken başımı kaldırdığımda gördüm ki Sarı Kız’ın testisinden şırıl şırıl akan sular hemen önündeki üç kaz heykelini ıslatıyor, şırıltılar bir ferahlığı müjdeliyordu.

edebiyathaber.net (9 Ağustos 2022)

Yorum yapın