Masthead header

Öyleyse öyle | Havanur Taflan

Dünya bir ayrım çizgisiyle ikiye ayrılmış sanki. Çizginin bir tarafında her türlü zevkten yararlanma yetkisini sağlayan eylem araçlarını ellerinde tutanlar… Diğer tarafta ise; paylarına hep yoksulluk düşen, halkı kurtarmak ve özgürlüğün yolunu göstermek (…) isteyenlerin o saçma sapan idealizminin kurbanı olanlar… “Okuma yazma bilmeyen kimse kalmasın! Öylesini istemeyiz! İhtiyacımız olan tek şey, asker yurttaşlardır! Oy veren cinsten! Okuyan! Ve savaşan! Ve uygun adım yürüyen! Ve de öpücük yollayan! Zavallı halk işte böyle gaza getirilerek kısa sürede yeterli olgunluğa erişti.” Fransız yazar Louis Ferdinand Céline, Gecenin Sonuna Yolculuk romanında çizginin yanlış tarafında duran (bırakılan) insanları alır merkezine. Sömürülenleri, göçmenleri, Ford’daki işçileri, Paris banliyösünde yaşayanları… İki büyük dünya savaşını yaşamasına rağmen aynı hataların etrafında dolanıp duran dünyanın panoramasıdır anlatı. Sanayileşme ile geleneksel bağlamlarından kopan insanın “uygar olma” (…) adına örgütlenmiş toplum yapısına yerleşme çabası…

“İşte böyle başladı.” diye başlar hikâyesine anlatmaya kahramanımız Ferdinand Bardamu. “Ben, hiç sesimi çıkarmamıştım. Hiç. Arthur Ganate’dı beni konuşturan. Arthur, öğrenciydi, o da tıpçı, arkadaşım.” Romanın bu ilk cümlesini ifade edilmemiş bir suçlamaya karşı savunmaya geçiş olarak yorumlar Prof. Henri Godard. Arkadaşıyla otururken askeri bando mızıka takımını görüp takılır peşine Bardamu. Ve savaşın ortasında bulur kendini. (Hašek’in kahramanı Şvayk’a benzer biraz.) “Kısacası, eğlence bitti! Dedim kendime, işlerin ne yöne kaydığını görünce. Sil baştan! Çekip gidecektim. Ama iş işten geçmişti. Kapıları çaktırmadan biz sivillerin üstüne kapamışlardı. Fare gibi kapana kısılmıştık.” Yaralanıp savaştan kurtulunca da bir daha o vahşetin içine girmemek için kaçıp durur. Fransız sömürgesi olan Afrika’ya, oradan Amerika’ya ve Fransa’ya yaptığı yolculuklar boyunca savaşı ve uygarlığın yarattığı yıkımı irdeler. 

Her şeyin cinayete indirgendiği anlamsız bir yaşamdır savaş. Vatan tehlikedeyken savaşı reddetmek imkânsız diyen arkadaşı Lola’ya: ‘bir tek deliler ve korkaklar yaşayabilir’ der Bardamu. “…Yüzyıl savaşları sırasında ölen askerlerin bir tanesini bile hatırlıyor musun Lola? Onlar herhangi bir eşya gibi önemsiz. Sabahki dışkımızdan bile değersiz… Bir hiç uğruna ölmüş o salaklar! Tek değerli şey yaşamdır.” Barış olduğunda işlerin iyi gideceğine inanır inanmasına ama bunun boş bir umut olduğunun da farkındadır. “…bu umudu çiğniyorduk sakız gibi.” Savaş bittiğinde ise hiçbir şeyin değişmediğini görür zaten. “Değişen bir şey yok! Ne çoraplarımız, ne efendilerimiz, ne de kanaatlerimiz, ya da hepsi o kadar geç değişiyor ki, iş işten geçmiş oluyor. Sadık doğduk, biz sadakatten de geberip gidiyoruz. Sefalet Tanrı’sının gözdeleriyiz biz. Efendimiz odur bizim! Uslu durmazsak sıkıverir…” Toplum ikiyüzlüdür ona göre. İnsanlar da kaderlerine razı olmuşlardır.“…sizlere sesleniyorum, insancıklar, yaşamın salakları, dövülen, haraca bağlanan, ezelden beri terleyenler, sizi uyarıyorum, bu dünyanın kodamanları sizi sevmeye başladıklarında, bilin ki sizi savaş salamına çevireceklerdir…” 

Ölüm kabul edilmesi gereken bir gerçeklik olarak yüzümüze çarpar anlatı boyunca. Ebedi yaşam arzusu olan insanın tüm çabası beyhudedir. Yaşam… Gecenin içinde son bulan bir ışık parçasıdır. Gece her şeyi ele geçirir. Aklımız ise; koyu gecelerin karanlıklarında dolaşır hep. “Cesur, ol, Ferdinand!” diye seslenir sık sık kahramanımız kendine. “…o pisliklerin topunu korkutan o numarayı bulacaksın ve o da gecenin sonunda olsa gerek. Onlar da zaten bu yüzden gecenin sonuna gitmezler hiç.” Eğitimini tamamlayıp doktor olan Bardamu mesleğini yaparken bile insanlığa inanmak yerine insanoğlunun pisliğinin içinde boğulur. Biraz nefes almak ve karnını biraz daha iyi doyurmanın dışında bir şey istemez. Hayatını olumluya çevirebileceği her fırsatta geri çeker kendini. Kazanmaya veya kazanılacak bir şeye inanmaz çünkü. Beckett’in oyun karakterinin dediği gibi ‘hepimiz deli doğarız, bazılarımız ise hep öyle kalır.’ Tıpkı Bardamu gibi. O ayrım çizgisinin hep yanlış tarafında gönüllü duran bir delidir. 

Yazı, düşünce değil, üsluptur Céline’ye göre. Düşünce, herkeste vardır zaten. Yazdığı her cümleye konuşma dilinin temposunu katar. Ve kendi deyimiyle anti burjuva bir dil yaratır.  Birçok yazar onun yarattığı bu dilden etkilenir.(Kurt Vonnegut Mezbaha-5 adlı romanında her karakter öldüğünde “Öyleyse öyle.” sözünü söyler.) Fikir adamı olmadığını söyler Céline. “…Ansiklopediler fikirlerle doludur, fikirlerle dolu kırk büyük cilt vardır.  Benim alanım, fikirler, mesajlar değil. Ben mesajcı değilim. Ben stil adamıyım.”  Edebiyatta ve tıpta insanlığa yıllarca hizmet veren Céline, şiddetli bir Yahudi aleyhtarı ve Nazi sempatizanıdır. “Hitler için savaşa gitmek istemiyorum, itiraf edeceğim, ama Yahudiler için ona karşı çıkmak istemiyorum” Savaştan sonra Paris’ten kaçmak zorunda kalan yazar, Nazilerle işbirlikçi olarak gıyaben yargılanır ve 1951’de affedilene kadar Danimarka’da saklanır. Edebiyat dünyasında itibar kaybeder. Ama hiçbir şey onun edebiyata getirdiği yeniliği unutturamaz. Ölümünden yıllar sonra bu kitabının ilk el yazmasının bulunmasıyla tekrar gündeme gelir.  

Onun eserleri insan hayal gücünün bir zaferi değildir Kurt Vonnegut’a göre. Ama anlattığı her şey gerçektir. Dünyanın korkunç savaşlarından, dünyadaki aşağılık sömürüden, zorbalıktan, saçmalıktan hoşnut olmayan, ama tüm bunları yaşamın kaçınılmaz koşulları olarak yaşayan insanlarla tanışacağımızı söyler Ferit Edgü kitabın önsözünde. Yazarın saçma sapan inançlarına kulak asmadan okumamız için de uyarır bizi.  Sanat, sanatçıdan ayrı mı düşünülmeli peki? Yazar yanlış yerde durduğu için yapıtı göz ardı mı edilmeli? ‘Hikâyeyi anlatan hiçbir zaman yazar değil, yaratılmış karakterdir’ der Vargas Llosa. O halde bize hikâyesini anlatan karaktere şans vermemiz gerekmez mi?

Onun çevirmenleri, Vonnegut’a göre Céline’in kitaplarının ortak yazarıdır. Yiğit Bener de başarılı çevirisiyle bunu başardığına göre… Eee o zaman yazarı suçlayıp Bardamu ile tanışma fırsatını neden kaçırmak zorunda kalalım ki…  

En iyisi siz de bırakın benim gibi Céline’yi… Bardamu ile çıkın yolculuğa. Dinleyin Bardamu’nun hikâyesini ondan… Asırlardır değişmeyen düzenin içinde hala aynı yanlışları yaşadığımızı gördükçe Bardamu’ya hak verirsiniz belki… Belki de kızarsınız ona… Ama yola çıkmadan bilemezsiniz ki bunu…  “Yolculuğa meraklı olanlar bazen yollarını da şaşırırlar, arkadaşlarını da! Biz okurlar yolculukta niye bu şaşırma hakkımızı kullanmayalım. Hayat yanlışlar silsilesi…” 

Neyse Bardamu’nun hikâyesinin sonunda söylediği gibi; kapatalım artık bu konuyu… 

“Bu kadar bağırmayın. Ve Céline’i okuyun.”

Charles Bukowski

Kaynak:

Gecenin Sonuna Yolculuk, Louis Ferdinand Céline, Çevirmen Yiğit Bener. YKY Yayınları

https://beingsakin.wordpress.com/2011/07/01/taking-celine-whole/

http://www.buzz-litteraire.com/20070518875-voyage-au-bout-de-la-nuit-de-louis-ferdin

Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken Kabalcı Yayıncılık

edebiyathaber.net (9 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r