
Diller lal, vicdanlar mühürlüydü; onlar sadece insanlığın sustuğu yollarda, canlarından artakalanı saklayacak gölge arıyorlardı.
Tenindeki sızı ruhunun derinliklerine süzülüyor, aynanın karşısına her geçtiğinde tanımakta zorlandığı solgun çehreyi izliyordu. Çatlamış dudakları ve göz çevresini kuşatan mor halkalar, bedenine kazınmış savaş haritası gibiydi. Tenindeki her leke, zihnini kemiren kaygıların dışa vurumuydu. Daha birkaç ay öncesine kadar baharın ilk güneşi kadar canlıyken, şimdi üzerine kışın ayazı çökmüş gibi bitkin düşmüştü.
Perdenin aralığından sokağı süzerken iyi bildiği bu coğrafyaya artık yadsıyarak bakıyordu. Odadaki eşyalar yerli yerindeydi ama kendi içindeki şehirler çoktan yerle bir olmuştu. Göğsündeki ağırlıkla koltuğa yığıldı.
“Eskiden,” diye iç geçirdi. “Ocağımızda demlenen kakuleli kahve, sokağın yasemin kokularıyla harmanlanırdı. Gün ağarırken fırınlardan taşan taze ekmek kokusu, komşuların içten ‘sabah-ül hayr’ selamlarına karışır, hayata neşe katardı.
Bir gün gökyüzünün sahibi değişti. Ölüm kusan demir bilye yağmurları, kuşların süzüldüğü mavilikleri esir aldı. Önce gök gürültüsünü andıran uğultular uzaklarda yankılandı. Çok geçmeden aynı sarsıntılar sofraların bereketini, gecelerin uykusunu, çocukların pembe rüyalarını paramparça ederek hayatın tam ortasına daldı. Zifiri karanlık, evlerin üzerine kurşuni örtü gibi çöktü.
Tam o anda dışarıdan gelen patlama, odanın camlarını titretince aynadaki kırılgan imge yerini keskin kararlılığa bıraktı. Zihnindeki kadim ses yankılandı: “Sen kadınsın, unutma.” Eskiden onu yaşama ve köklerine bağlayan sağlam ipler, şimdilerde nefesini boğan urgana dönüşmüştü. İçindeki fırtınayı dindirmek istercesine mırıldandı:
“Bu gece, bu kapıyı son kez çekeceğim. Kadınlığımı bir zayıflık gibi boynuma dolayanlara inat, adımlarımı bir kaçışa değil, yeniden doğuşa ayarlayacağım. ‘Gitme’ diyor duvarlar, ‘burada öl’ diye fısıldıyor toprak… Ama emanetim olan evlatlarımın uykusuna sızan uğultuları bir daha duymamak için önümdeki tüm yolları çiğneyeceğim. Belki varacağım yerde sadece bir sığınmacı ya da bir sayıdan ibaret olacağım ama en azından aldığım nefesin bedelini kanla ödemeyeceğim.”
Kapıyı kilitlerken anahtarı nereye koyacağını şaşırdı. Onu cebine sığdıramadı, kalbine gömdü. Çünkü hiçbir anahtarın eski huzuru geri getirmeyeceğini artık biliyordu. Çocuklarını yanına alıp merdivenlerden vakur ama kahır dolu adımlarla indi.
O gün sokaklar, fırtınadan önceki sessizliği bozan kalabalıkla doluydu. Çocuklarının ellerine sıkıca sarılmış kadınlar, dökülüyordu kapı eşiklerinden. Kendi dilleriyle mırıldandıkları dualar, gökyüzünü yırtan patlamaların arasında yitip gidiyordu. Ellerinde birer çıkın, yüreklerinde binlerce ahla belirsizliğe doğru yola koyuldular.
Sınıra uzanan balçıklı yollarda ayağı her kaydığında toprağa tutunuyor, içinden “Vatanım beni bırakmak istemiyor,” diye geçiriyordu. Aynı kaderle yola düşenlerin çoğu birbirine yabancı olsa da çekilen sancı ortaktı. Patlama sesleri arasından korkuyla süzülürken geriye dönüp baktı. Yanan yalnızca binalar değildi, koca bir tarihin ve ruhların da alevlerde kül oluşuna tanık oluyordu. Evden uzaklaştıkça yollara dökülen her yaştan çaresizlikle karşılaştı. Kadınların çoğunlukta olduğu kafileye karışıp yürümeye devam etti.
Attığı her adım, anılarından kopan sessiz çığlık gibiydi. Kiminin kucağında bir bebek, kiminin sırtında alelacele sarılmış bir yorgan; herkes sadece canını değil, yarım kalmış bir hayatı da peşinden sürüklüyordu. Gökyüzü gri bir dumanla mühürlenmişken, çamur bu sessiz kalabalığın gözyaşlarını örtüyordu. Artık ne geldikleri yer onlara aitti ne de varacakları menzil belliydi; sadece yürüyorlardı, insanlığın sustuğu boşlukta kendilerine sığınacak bir gölge arıyorlardı.
Geceler uzun, ayaz kışkırtıcıydı. Romatizmalı parmakları kaskatı kesilmişti, yine de sınıra dek direnmesi gerekiyordu. Üzerinde taşıdığı kadınlık gururu, zaman zaman yerini “yabancı olma” sızısına bıraksa da yürümekten başka çaresi yoktu.
Yollar bitmek bilmiyordu. Kadınlar için bu yol, sadece adımlanan toprak parçası değil, evlatlarını ve kederlerini sırtladıkları çileydi. Karanlıkta savrulan toz fırtınası nefeslerini keserken, bebeklerin çığlığını avuçlarıyla bastırıyorlardı. Böyle zamanlarda en ağır yük, anne olmaktı. Annelik; açlığın, sefaletin ortasında kendi canından vazgeçip çocuklarını hayatta tutma kavgasına dönüşmüştü. Kadınlar, korkudan çekilmiş sütlerini, sanki son nefeslerini lütfeder gibi feryat eden bebeklerine veriyorlardı.
Günlerce çiğnedikleri yollar nihayet geride kalmıştı. Sınırın öte yanındaki derme çatma konaklama alanlarına ulaştıklarında sefalet bitmemiş, sadece kılık değiştirmişti. Binlerce soluğun birbirine karıştığı naylon gölgeliklerde, yaşam bir süre sonra sadece bekleyişten ibaret kaldı. Toz toprak içinde çocukların yüzleri siliniyor, çamurlu su kuyruklarında tüketilen saatler, mülteci olmanın ilk ağır dersini veriyordu. Çadırlar arasında akan bu mahşeri kalabalık aynı dili konuşsa da her ruh kendi kimsesizliğine hapsolmuştu.
Dışarıda akan yaşamın uğultusu, barınakların içindeki ağır sessizlikle çarpışıyordu. Suriye’deki son gecede kurulan hayaller bir şekilde vücut bulmuştu ama bu yeni gökyüzü, beklediklerinden çok daha pusluydu. Ayaklarının altındaki toprağın aynı olduğunu görseler de her nefeste toprağın kokusunun yabancılaştığını iliklerine kadar hissediyorlardı.
Kadın, tanımadığı insanların bitmek bilmeyen telaşına baktıkça içi daha da eziliyordu. Her köşeden başka bir feryat yükseliyor, açlığın ve bitkinliğin körüklediği gerginlikle kavga sesleri birbirine karışıyordu. Tozun ortasında binlerce ruhun arasında geçen haftalar sanki bir araftı ne tam bir yaşam ne de tam bir ölümdü.
Zaman kavramı çoktan yitip gitmişti. Artık ne günün ağardığını fark ediyorlardı ne de gecenin çöktüğünü. Zihinler, sadece bir sonraki adımı atabilmenin, bir lokma ekmeği bulabilmenin derdine düşmüştü.
Nihayet bir gün, resmiyet kokan takım elbiseli bir adam geldi. Elindeki kâğıttan isimleri ruhsuz sesle okumaya başladı. Çadırlardaki birkaç aileyle birlikte, onu ve evlatlarını da yeni bir düzen kurmaları vaadiyle küçük bir kasabaya sevk ettiler.
Kadın, kendini beton duvarların soğukluğuyla sarmalanmış eğreti bir evin orta yerinde buldu. Buranın dar sokakları, kampın uğultulu hengâmesinden sonra ona ürkütücü ve sessiz geldi. Pencereye yaklaşıp aşağıyı süzdüğünde, bu yabancı yüzlerin arasında nasıl var olacağını düşündü. Avucunda terleyen, katlanmaktan dokusu bozulmuş bir miktar para vardı; açlık ile tokluk arasındaki son ince sınırı… Çarşafına sıkıca sarılıp ürkek adımlarla eşikten dışarı süzüldü.
Sokağın yabancı kokusu genizlerini yakarken, attığı her adımda geride bıraktığı millerce yolun ağırlığını hâlâ ayaklarında duyumsuyordu. Esnafın meraklı bakışları, çocukların oyun şamatası, her şey ona uzak, çok uzak bir masal gibi geliyordu. Avucundaki yıpranmış banknotu sımsıkı kavradı. Bu sadece bir kâğıt parçası değil, evlatlarının akşama duyacağı sıcak ekmek kokusuydu. Kendi dilinde ezberlediği duaları içine gömüp hiç bilmediği bir dilde hayatı yeniden inşa etmenin ilk eşiğini geçti. Artık asıl mesele sadece nefes almak değil, bu coğrafyada yeniden bir anne, yeniden bir insan olabilmekti.
Pazar yerine adım atar atmaz uğultuya karıştı. Tezgâhlardaki meyveler, sebzeler ona hem çok tanıdık hem de erişilmez uzaklıkta duruyordu. Bir kilo un mu almalıydı, yoksa birkaç zeytin mi? Kararsızlığın ortasında, satıcıların bağırışları arasında bir hayalet gibi dolandı. Bir paket makarnayı çekingen tavırla uzattığında, pazarcının gözlerindeki “yabancı” damgasını iliklerinde duyumsadı. Üstünü mü beklemeliydi, yoksa eksik mi vermişti? Avucuna bozuk paralar bırakılana dek ne yapacağını kestiremedi.
Dönüş yolunda fırına uğrayıp bir ekmek aldı. Poşetin dibindeki azıcık erzak, sanki dünyanın en ağır yükü olup omuzlarına binmişti. Kendi kendine mırıldandı:
“Bir insanın dili, vatanıdır derler. Ben yurdumu yitirdim, şimdi lisanımı da mı yitireceğim? Fırıncının sorgulayan bakışı, taze ekmeğin sıcaklığından daha çok yaktı canımı.”
Bu ağır düşünceler omuzlarına binmişken, adımları onu binanın kapısına kadar sürükledi. Dışarıdaki yabancı uğultuyu eşikte bırakıp emanet durduğu evin sessizliğine sığındı. Mutfağa girdi, elindeki poşeti tezgâhın üzerine kıymetli bir hazineymiş gibi bıraktı.
Daracık mutfağın duvarları üstüne gelse de burası henüz sözcüklere ihtiyaç duymadığı tek sığınaktı. Fırından yeni çıkmış ekmeği poşetten çıkardı. Bu ekmek, Suriye’deki taş fırınların yasemin kokulu havasını taşımıyordu belki ama çocuklarının açlığını susturacak yegâne gerçekti. Elleri titreyerek ekmeğin sıcaklığına dokundu. Az önceki fırıncının keskin bakışlarını bu ısıyla dağıtmaya çalıştı.
Tam o sırada kapı çalındı. Gelen, alt kattaki komşusuydu. Elinde bir tabak sıcak yemekle duran kadınla göz göze geldiğinde, o ürktüğü yabancı dünyanın kapısı ilk kez aralandı. İkisi de suskundu; ancak bakışları aynı masumiyetle birbirine değiyordu. Komşu kadın gülümseyerek tabağı uzattığında, dilsiz kalan dudaklarından dökülen tek kelime, kalbindeki tüm sızıyı dindirmeye yetti:
“Şükran.”
Sabah erkenden kalktı. Aynadaki akis süzdü; kararlılığı, üzerindeki çarşafın her kıvrımına sinmişti. Peçesini, sadece gözlerini dünyaya açık bırakacak bir dikkatle bağladı. Bu örtü artık sadece bir inanç meselesi değil, sığındığı şehirde mahremiyetini koruduğu tek kalesiydi. Çocuklar uykudayken kapıyı sessizce çekip dışarı çıktı.
Kentin birbirine çarpan kalabalığı arasından emin adımlarla ilerledi. Üzerindeki siyah örtünün altında hiçbir beceri barındırmadığını sanan küçümseyici bakışları duyumsayabiliyordu. Oysa o, Şam’ın ateşinden geçmiş, Halep’in enkazları arasından sağ çıkmıştı. Kimsenin bilmediği gizli zaferin sessiz taşıyıcısıydı
Gözlerin farklı bakışlarına aldırmadan sokak sokak gezmeye başladı. Bir dükkânın önünde durup dükkancıya baktığında adam başını çevirdi. Bir çayhaneye girdiğinde içeridekiler peçesinin ardındaki bakıştan ürküp gözlerini kaçırdılar.
Yürüdükçe çarşafının eteklerine kasabanın tozu yapıştı, ayakları şişti ama pes etmedi. Girdiği dükkanlarda dili dönmese de ellerini kalbine götürüp çalışma niyetini belli eden işaretler yaptı. Çoğu, “yabancı almıyoruz” sözleriyle kapıdan geri çevirse de başını eğmedi.
Güneş yükselirken ara sokaklardan birinde dikiş makinelerinin tanıdık sesini duydu. Derin bir nefes aldı, peçesini düzeltti, demir kapının koluna uzandı.
Kapıyı açtığında dikiş makinelerinin gürültüsü aniden kesildi. Tüm bakışlar, kapı eşiğinde karaltı gibi duran yabancı kadına kilitlendi. İçerideki kadınların gözlerinde acımayla karışık uzak durma, erkeklerin bakışlarındaysa peçeli kadının burada ne iş yapabileceğiyle alakalı şüphe vardı. İçerinin havasını değiştiren kadın, işaretle atölye yetkilisinin kim olduğunu sordu. Atölye sahibi, “Bizde sana göre iş yok hanım,” dedi, el kol hareketleriyle de bir an önce göndermeye çalıştı. Ama o, iş almakta kararlıydı. Önce, peçesinin ardındaki bakışlarını adamın gözlerine dikti, sonra eğilip yerdeki kumaş parçasını aldı. Makasa uzandı, elindeki parçayı evirdi çevirdi, düzgün bir şekil vererek kesti. Herkes şaşkın gözlerle ona bakıyordu. Bakışlara aldırmadan boş gördüğü makineye doğru yürüdü. İşini iyi bildiğini gösterecek kadar peçesini açıp makinenin başına oturdu.
Pedala bastığı an, parmakları kumaşın üzerinde ustaca kaymaya başladı. Onu, siyah örtüden başka bir şeye benzetmeyen gözler, kumaşın üzerindeki kusursuz dikişi hayretle izliyordu. Pedalı durdurup kendi diliyle kendinden emin şekilde konuşmaya başladı. “Bakın! İyi bakın… Yüzümü saklayan bu örtü, ellerimdeki zanaatı saklayamaz. Ben buraya merhamet dilenmeye değil, ekmeğimi bu makinelerden almaya geldim,” dedi.
Atölyedeki insanlar onun söylediğini anlamasalar da başlarını salladılar. Kadın makineyi durdurduğunda, ön yargılı bakışlar yerini saygıya bırakmıştı.
Güneş binaların ardında kaybolurken, avucunda sıkı sıkıya tuttuğu ilk yarım yevmiyesiyle meyve satan küçük bir dükkânın önünde durdu. Bu para onun için yeniden insan olmanın bedeliydi. İçeri girdiğinde gözü taze meyvelere takıldı. Suriye’deki bahçelerini anımsayarak heyecanlı elleriyle çocuklarının çok özlediği üç tane parlak kırmızı elmayı ve bir paket bisküviyi seçip parasını ödedi. Poşeti taşırken içi içine sığmıyordu.
Evin merdivenlerini her zamankinden hızlı çıktı. İçeri girer girmez peçesini çözüp kenara fırlattı. Sıcacık gülümsemeyle elmalardan birini havaya kaldırdı. Elmayı gören çocukların gözlerinde beliren parıltı, dünyadaki tüm altınlardan daha değerliydi.
O akşam, kısık lambanın altında paylaşılan üç elma, onlara Suriye’den gelen selamdı.



















