Masthead header

Öykü: Tablo | Betül Deveci

                                                           

Olabilir mi? Eskisinden kaçarak kurduğum bu yeni hayatın içinde kaybolmuş olabilir miyim?

Her gün bu saatlerde sakinlikle delilik arasında gidip geliyorum.

İyi ki su var. İyi ki her gece ılık su alıp odaya getirmeme bir şey demiyor da yaşlı adamın üstüme sinen pis kokusunu atabiliyorum.  Yıkanırken yalnızlığın ve sessizliğin tadını çıkarıyorum. Bazen tam ortasında Lucia kapıma dayanıyor : “Melindaaa! Babama bak!” diyor. O zaman, bildiğim en ağır iğneyi alıp saplayıveriyorum felçli adamın erimiş kalçalarına.

Zamanın doldurduğu kabı boşaltabilseydim, yıkandığım suyu toprağa akıtırken bedenimden suya geçen tüylü erkek apış arası görüntüsünün, bana para verdiği için her şeyi yaptırabileceğini düşünen Lucia’nın tiz sesinin ve ihtiyarın altından alıp döktüğüm bokun kokusunun da ağır ağır gitmesini isterdim.

Hafızamı kaybetsem, sanıyorum ki hiç üzülmeyeceğim.

Giyindikten sonra kapımın kilidini yavaşça çıkarıyorum .  Yatağıma uzanınca hep aynı manzara. Hâlâ sıkılmadım mı? Altı yılda insan sıkılmaz mı? Ne kadar çok olmuş! Buraya geldiğim gün… İstediğini al, diyerek tabloları önüme attığında tereddütsüz hepsini kucaklayıp odama getirmiştim. Bu, beyazlar içinde dans eden kadın tablosunu da yatınca göreceğim açıda olsun diye işte bu duvara asmıştım. O gün bilmiyordum içindeki kadının Lucia olduğunu. Hem kim bilebilirdi o ayyaş kadının gençliğinde danslarıyla herkesi kendine hayran bıraktığını?

Rahmetli annem, beni sanatçı olarak hayal ederdi. Fakat tahmin etmeliydi, o yanlış kişiye âşık olmuştu, ben de öyle yapacaktım. Fermuar ilk baştan diş kapmıştı, illa ki düzgün kapanmayacaktı. Ben bu kadardım, malzemem kötüydü bir defa. Hem sonra, bazı kişiler küçük kutularda kalmak zorundaydı. Kutu değişmez, derinleşmez, kapak açılıp dünya genişlemezdi.

Şimdi nerededir kim bilir? Bakımsızlıktan ölmüş müdür? Daniel… Koca değil, azılı bir canavar. Babam ve hayatıma giren tüm adamlar. Aç bir hayvan bile etmezdi bana ettiklerini. Etlerimi kemirip bitirirken ağızlarından salyaları akıyordu, zafer şarkıları söylüyorlardı. Ölsünler diye dua ediyordum geceleri.

Kaçmakla iyi yaptım. Kaçmayıp ne yapacaktım sanki? Kumar oynayan, içen, döven, dişleri tütünden kararmış, ağzı leş kokulu kocaya tahammül etmek mi yoksa ekşi çiş kokusu, kusmuk temizlemek,  uykusuzluk,  tabanların şişene kadar ev işi yapmak mı deseler, ikinciyi seçerim. Felçli adamla sevişmem gerekmiyor en azından.

Zamanın aşındıran gücüyle, sanıyorum ki sıvı bir hâle geldim. Öncem yok, sonram yok. Kimliğim yok. Buharlaşıp döngüye devam edeceğim.

Şimdi, şu huzurlu yatağımda mırıl mırıl bir şarkı söylesem. Yastığa sarılarak yumuşacık bir uykuya dalsam.  Bırakmaz ki. Birazdan gelir. Elinde viski bardağı ile sandığın üstüne suçlu bir çocuğun annesine olan tavrıyla oturur. Aniden, yarım bir hikâye başlatıverir ortasından. Uykum açılsın diye. Kapını kilitleme, der. Babası bağırmaya başlayınca koşup yetişeyim ister. Bir de çok korkar. Felçli adamın birden iyileşip kalkıp kendisini uykusunda boğarak öldürmesinden . Bu korku onu her gün bir parça daha eksiltir. Bazı insanlar bazı duyguları hiç tatmadan ölürler. Bazıları da aynı duyguyu yüksek dozda alarak.

 Yaşlı adamın sünmüş derisini görmekten olsa gerek bana öyle gelir ki bu adam hiçbir zaman genç olmamıştır. Son elli yılını hep seksen yaşında geçirmiştir.  İlaçlarını içirmek için sırtından ittirerek kaldırdığım zamanlarda kemikleri ellerime batar. Ölmemek için direnmesi, hâlâ hayattan yavan da olsa bir tat alması bana çok acınası gelir. Ona genellikle acırım ama yüzünde kendi babamın ve bazen o haydut Daniel’in yüzünü gördüğüm anlarda, toprağın altına ayağımla iterek sokmak isterim onu. Geceleri hele, işte tam da bu saatlerde, horlayarak uyuduğu yatağında mavi çizgili yorganını hafifçe aralayıp yastığı yüzüne sıkıca bastırsam, derim. Boğsam, kan yok, ses yok, koku yok, tertemiz öldürsem onu.  Hem de hiç tıraş etmeden tüylerini, orasını burasını silmeden, kıçındaki pisliğiyle gömsem! Lucia da belki önce kızar ama sonra eline sağlık der bana. Ne iyi ettin! Gel, seni bir öpeyim! Sonra…Sonra bir sigara sarar beyaz kağıda. Kibriti çaktığı zaman gözlerini görürüm ışıl ışıl. Kibritin is kokusunda suçluluk duygumu bastıracak bir şeyler ararım. Sen de iç bir tane, der. İçeriz. Ölüyü gömer, yağan yağmurda ıslanır, vıcık vıcık çamura bata çıka yürür, bağıra bağıra ağlarız. Sonra o, siyah kadife elbiselerinin içinde, ancak delilerin anlayabileceği çığlıklı bir müzik eşliğinde dans eder. Ayinimiz bitince patikadan eve gider, kapıyı sertçe kapatır, arkasına ağır bir dolap çekeriz. Kahkahalarla güleriz,  çocukluğumuzun haritalarını yırtarız, öldürdük babamızı, öldürdük çocukluğumuzu, der, özgürlüğümüzü yolunmuş kanatlarımıza yapıştırmaya çalışırız.

Oysa gördüğüm rüya bölünüyor, dansçı kadın ağlıyor, ihtiyar adam öksürürken kusuyor.  “ Melindaa! “ diye bağırıyor  Lucia, olduğu yerden. Yataktan kalkıp terliklerimi giyiyor, üstüme hırkamı geçirip odadan çıkarak kayboluyorum kendi hikâyemde.

Kim bilir, belki ben de asılı dururum,  başka bir tablo olarak, başka bir kaybolan kadının duvarında.

edebiyathaber.net (12 Nisan 2022)

  • Barış Akkurt - 15/04/2022 - 23:27

    ince bir duyarlılık, güzel bir üslup… Kaleminize sağlık.cevaplakapat

    • Betül DEVECİ - 20/04/2022 - 10:26

      Teşekkür ederim…cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r