Masthead header

Öykü: Suyun gamzesi | Dilek Cabbar Göç

Yürüyorum. Gökyüzünün altında, yeryüzünün üstünde. Aşağıda ve yukarıdanın arasında. Tüm bu binaların, araçların, ışıkların, seslerin, birbirine çarpıp havada parçalanıp yere düşen, sonra üzerlerine bastığımız sözcüklerin. İnsanların ve kuşların, taşların ve de otların, rüyaların ve hayallerin, küskünlüklerin ve sevinçlerin, özlemelerin ve kalmaların… Her şeyin ve herkesin arasından.

İçimdeki su…

Dökülmesin, buharlaşmasın, donmasın, akmasın için.

Yol kenarındaki ağaçların kuru dallarına ellerimi değdirerek yürüyorum. Gözlerimde kuşlar… Rastgele dallardan, rastgele kuşlar kalkıp havalanıyor. Tomurcuklu sesleri de arkalarından uçuyor.

İçimdekini görmesin diye kimse, bilmesin diye, kimseye bakmıyorum. Kaldırımlardan, asfaltlardan perdeler. Saçlarımı uzatıyorum yüzümün kenarlarından dünyaya doğru. Uzadıkça uzaklaşıyorum.

Birazdan köşeden sola sapıp evimin olduğu sokağa geleceğim. Birazdan oluyor bile. Yavaşlıyor adımlarım. Yavaşladıkça azalıyormuş gibi; sesler, kokular ve griler.. Yol yavaşlıyor, duvarlar yavaşlıyor, ağaçlar yavaşlıyor, gökyüzü yavaşlıyor, rüzgar yavaşlıyor.. En son ağır çekim bir son adımla durduruyorum zamanı.

Mavi demir kapının aralık olduğunu görüyorum. Elimle itiyorum. Büyük bir gürültüyle kapanıyor arkamdan. Ve zaman, kaldığı yerden sırtıma dökülüyor. Ağır, karanlık, soğuk. Sırtıma bir ağrı giriyor. İçimdeki suyu bulandırıyor. Anahtarlarımı çıkarıyorum. Anahtar üç kez dönüyor sola doğru kilitte. Kapı, içerinin karanlığına buyur ediyor. Elektrik düğmesini bulup, ışığı açıyorum. Gözlerim ışığa alışana kadar, iki ufuk çizgisi.

Usulca yaklaşıp başını ayak bileğime süren bir mırıltı uyduruyor aydınlanmadan önce karanlık… İçimdeki su ısınıyor dudağımın kenarında. Mırıltısını kucaklayıp içerideki odaya doğru yürüyorum. Yeşil koltuğa bırakıyorum kendimi. Su çalkalanıp duruyor. Ben rahatladıkça koltuk da rahatlıyor. Birlikte soluk alıp veriyoruz. Eşyalar da hayattaymış gibi bu evde.

Mırıltı guruldamaya dönüşüp kucağıma uzanıp, oradan boynuma doğru yumuşacık tüylerini sürüyor. Paltomu çıkarmadığımı fark edip soyunmaya başlıyorum. Olduğum yere, koltuğun kenarına katlıyorum çıkarıp. Pencereden içeri sızan son akşam ışıklarını da kabul edip gözlerimi kapatıyorum.

Ne kadar olduğunu anımsamadığım bir süre sonra kapalı gözlerim, ıslak bir sözcüğün tenime düşmesiyle aralanıyor. Su… Kıyıma çarpıp taşlarımı yanına çağırıyor.

“Canım?”

Kirpiklerimin arasından gördüğüm yüz gamzelerine kadar gülümsüyor. Oldum olası utandığım, içimdeki suyu dev dalgalarla coşturan gamzeler.. İncecik çenesi, sakallı yüzü bir an eskilerden bir şeyi hatırlatıyor gibi ama, kaybediyorum hatırayı sözleriyle. Gülümsememin ucunu açan bir utangaçlıkla gözlerimi ovuşturuyorum.

“Uyuyakalmışsın burada böyle. Yatağına geç.”

Uyuyakalmışım burada böyle..

Kucağımdaki mırıltı yere atlıyor. Arkasından bakıyorum. Sarı bir gölgeyle kayboluyor odanın karanlığında.

“Aç mısın? Bir şeyler yiyelim, yemediysen?” diyor.

Saçlarındaki kırlar artık ne çok. Eğildiği koltuktan uzaklaşıp eliyle elimi çağırıyor gülümseyerek. Tutuyorum elini. Çekip kaldırıyor beni koltuktan. Derin bir soluk veriyor koltuk. Usulca bakıyorum ardımdan. Birlikte yatağa doğru gidiyoruz. Beni yatırıp üzerimi örtüyor kendisiyle. Saçlarımı seviyor elleriyle. Uzun parmaklarının saç diplerimde oyun oynamasını kaç bininci kez sevdiğimi düşünerek kapatıyorum gözlerimi. Gülümsemem yastığıma yayılıyor. Yastık yatağa yayılıyor. Yatak odaya… Yüzü yüzüme..

“Sen uzan. Ben bir şeyler hazırlarım”.

Kalkıyor yanımdan. Büzülüp sığınan bedenimi esnetip genişleterek uzanıyorum.. İçimdeki su da uzanıyor. Duvarlar uzanıyor. Tavan uzanıyor. Yer uzanıyor. Hepimiz tek bir düzlemde, renklerimiz birbirine geçerek uzanıyoruz.

Mutfaktan tabak kaşık sesleri. Yağ cızırdaması, musluktan akan su, hep aynı yeri tekrar tekrar mırıldanılan bir şarkı.

Kalkmak istemiyorum yataktan. Yumuşaklığı seviyorum. Bir süre daha yorgan ve yastık oluyorum, çarşaf ve ter, saç ve ten.

“Eveeeet. Bil bakalım ne yaptım?”

Bilmek için kalkıyorum. Elimi yüzümü yıkamadığımı fark edip banyoya girip elimi yüzümü yıkıyorum. Beyaz bir havluyla kuruluyorum yüzümü. Aynada beliriveriyorum. Sonsuz bir aşağıya doğru uzamaya söz vermiş gibi uzayan kahverengi saçlarımı, alelacele topluyorum. Başımın üzerinde bir bulut haline getiriyorum.

“Hadiii, soğutma”.

“Geliyoruuum”.

Mutfağa giriyorum. Patatesli yumurta yapmış. Karabiber ve pul biber de eklemiş sevdiğim gibi. Kokuya bulaşmış bir sıcaklık vuruyor yüzüme. Masanın üzerine konan tabağa bakıyorum. Üzerinde kendinden domates deseni olan beyaz bir porselen tabak. Bir kenarı çatlamış, çizilmiş. Yanında tek bir çatal.

“Sen yemeyecek misin?” demek için arkama döndüğümde koridordan sarı bir gölge geçiyor. Tekrar ediyor sorumu gölge. Sen yemeyecek misin? Yiyeceğim diye mırıltıyla söylenip sandalyeyi çekip oturuyorum.

Soğumuş. Hemen kalktım oysa. Bacaklarıma tüylü bir kuyruğun dolanma hissiyle gözlerimi kapıyorum.

En son yumurtalı patates yediğim gün, saksıda solmuş bir çiçek gibi kahverengi tortularını döküyor dokununca.

Aralık perdeden ucu görünen akşama kar yağmaya başlıyor. Mutfakta kokularla başı dönen sarı gölge masaya atlamak istiyor. Ortak olmak. Paylaşmak. Doymak istiyor.

Birden, ben banyodayken dışarı çıkan sesini hatırlıyorum:

“Ekmek alıp geliyorum. Kalmamış canım!”

Dış kapının yeni kapanmış sesine doğru bakıyorum. Yeni ulaşmış gibi ses bana. İlk kez duyuyormuşum gibi. Kalkıp dış kapıya yönelip, bir adım kala kapıya, duraklayıp bakıyorum. Kolunu tutacakken kapının, bir daha kapanıyor.

“Ekmek almaya gidiyorum”.

Bir daha kapanıyor:

“Kalmamış canım”.

Bir daha.. Bir daha..

Tam bir daha kapanacakken kuyruğunu sıkıştırmamak için hızla çıkıyor mırıltı dışarıya.

Kar yağıyor. Üşüyecek. Kar yağıyor.

Birdenbire kapı çalıyor. Anahtarını unutmuş demek, diye açıyorum kapıyı.

Mevsim bahar.

İçeri giriyorum. Elimde sıcak bir ekmek. Sesleniyorum:

“Geldim hayatım. Ekmek var yaa, sıcacık. Mis gibi!”

Mutfaktan ses gelmiyor. Masada içinde küflenmiş yemek artıkları olan bir tabak duruyor. Tabaktaki domates deseninin üzerinde kahverengi büzüşmüş parçacıklar… Onların da üzerinde vızıldaşan sinekler. Pis bir koku.

Yatak odasına doğru hızla yürüyorum. Elimdeki ekmek hâlâ sıcak.

“Kalkmadın mı sen hâlâ?”

Yatak odası boş. Sesim geri dönüyor. “Kalkmadın mı sen hâlâ?”

Yatağın hemen yanındaki sandalyede sigara izmaritleriyle dolu bir küllük. Elimdeki ekmek hâlâ sıcak. Sıkmaktan yamulmuş. Köşesinden bir parça koparıp ağzıma atıyorum. Ağzımda buharların arasında yumuşak bir hamura dönüşüyor çiğnerken. “Beyaz ekmeği sevmezsin ama. Sıcaktı, dayanamayıp aldım”, diye mırıldanıyorum.

Telefon çalıyor. Uzun uzun çalıyor. Ceketimin cebinden çıkarıp açıyorum. Cebimdeki bitter çikolata yere düşüyor. Gofretli.

“Oğlum, neredesin? Geç mi çıktın sen bugün? Yemeğe bekliyoruz, bekleyelim mi beklemeyelim mi bir şey de demedin. Haber de vermedin. Bak patatesli yumurta yaptım. Soğumasın.”

Bir şey demeden kapatıyorum telefonu. Ağzımdaki ekmek bir türlü inmiyor boğazımdan aşağıya. İçimdeki su kaynayıp buharlaşıyor. Uzamış sakallarımın ıslaklığını fark ediyorum.

Küllüğün altında sararmış, kül ve kahve dökülmüş bir not kâğıdında duruyorum. Oda duruyor. Yerdeki çikolata duruyor. Duruyorum. Gökyüzünün altında, yeryüzünün üstünde. Aşağıda ve yukarıdanın arasında. Tüm bu binaların, araçların, ışıkların, seslerin, birbirine çarpıp havada parçalanıp yere düşen, sonra üzerlerine bastığımız sözcüklerin. İnsanların ve kuşların, taşların ve de otların, rüyaların ve hayallerin, küskünlüklerin ve sevinçlerin, özlemelerin ve kalmaların arasında. Her şeyin ve herkesin arasında.

İçimdeki su…Ekmek duruyor. Her şey duruyor olduğu yerde.

Kağıtta yazan cümle hâlâ nefes alıyor:

 “Gamzelerin, beni utandırıyor”.

edebiyathaber.net (10 Şubat 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r