Masthead header

Öykü: Sus! | Tuğrul Karataş

Karar çoktan alınmıştı. Toplantıdan önce. Yaşananlardan sonra. Birkaç itiraz sesi yükseldi yine de. Ancak olayın vahametiyle yavaş yavaş yerini sessizliğe bıraktı bu itirazlar.  Oylamaya geçildi. Sinirli yüzler, gergin bakışlar, belli belirsiz homurdanmalar arasında çözüm olmayacak bir düşünce karara bağlandı. Babamın, bu gergin ortamda yüzü asık dursa da memnundu bu alınan karardan, biliyordum. Tüm olan biteni, kapının deliğinden izlemeye çalışırken, 5 numaradaki çocuk arkamdan görebilecekmiş gibi bütün ağırlığını vererek sırtıma yükleniyordu.

“Dur, belimi kırdın, yavaş ol!”

“Geri çekil de az ben de bakayım.”

Çekildim. Sırtım eğilmekten ağrımıştı. Gerindim bir süre. Bu sırada yanımızdaki sehpada duran vazoyu düşürüyordum neredeyse. 5 numaraya tutundum. Ne oluyor, demeye kalmadan kapı açıldı. Ben bir çeviklikle aradan sıyrıldım. 5 numara yere uzandı boylu boyunca. Onu böyle görünce gülmemi tutamadım. Üzerime gelecekken, babası çıktı kapıdan. Böylelikle kıl payı kurtuldum ondan. Giderken, gözleriyle bir dahaki domuz saldırısında yardım etmem, der gibi bakıyordu.

Domuz. Domuzlar. Her yerdeydiler. Hep buradaydılar. Yazlık site evlerinin yapımından uzun süre önce hem de. Nereden bileceklerdi, buraya evler yapılsın, insanlar gelsin. Mümkün müydü böyle bir şey? Mümkündü. İnsanoğlu, hiç domuzların olduğu yerde yapılaşma olur mu, dememişti. Kısa sürede sıra sıra yükseltmişlerdi evlerini. Domuzlar da insanların arasında yaşamaya, arabaların önüne çıkmaya, çöpleri karıştırmaya, çiçekleri koparmaya, kovaları devirmeye başlamışlardı haliyle. Sonunda küçük bir çocuğa saldırmışlardı. 2 numarada gerçekleşmişti olay. Hiç fark ettirmeden gelen domuz, -vahşi domuzlar da olduğu söyleniyordu- kapının önünde, ayaklarıyla ezip geçmişti küçücük çocuğu. Bağırışlara koşuşmuştu bütün site. Toplantı yapılması da bu anda kararlaştırıldı. Başlarda kimsenin umurunda olmayan domuzlar artık gündelik hayatın sorun teşkil eden bir parçasıydı. Benim açımdan sorun yoktu, aksine çok seviyordum onları. İlk zamanlar çekine çekine hareket ediyordum ama durum sonradan değişti. Arkadaş olduk onlarla. Bazen beş altı tanesi birden gelirdi önüme. 2 numarada gerçekleşen olay talihsizlik olmalıydı. Başka türlü düşünemiyordum.

Toplantı bitiminde babamla eve dönüyorduk. Benimle konuşur gibiydi ama önüne bakıyor, ağzından çıkan sözcükleri tekrarlıyordu. “Ben başından beri demiştim. En başından beri. En başından beri.”

Babamın en başından beri dediği şey domuzları bu bölgeden uzaklaştırmaktı. Gerekirse silaha bile başvurulabilirdi bunun için. Öyle ki, bir keresinde tüfeğiyle domuz kovalamıştı sitenin içinde. Site sakinleri, çocukların da bulunduğu bir yerde tüfekle dolaşılmasından pek hoşnut olmamıştı o zaman ama son olayla birlikte babama hak verenlerin sayısı arttı. Toplantıda da  ortak bir karar alındı. Domuzları uzaklaştırmak için babamın önerdiği gibi her gece bir site sakini nöbet tutacak, gördüğü domuzu vuracak, vuramazsa uzaklaştıracaktı. “Böyle böyle gidecekler,” diyordu babam. “Başka çaresi yok.”

2 numaradaki o olay -çocuk hâlâ hastanede, ayağında kırıklar olduğu söyleniyor- olmasa yine gül gibi geçinip gidiyorduk. Bakmayın siz 5 numaradakinin yardım etmem bakışlarına. Domuzun saldırdığı yoktu bana. Elimdeki yiyeceği görünce üstüme geldiler sadece. Azıcık koşuşturmak zorunda kaldık. O kadar da olurdu. Bu olay 5 numara ile aramızda sırdı. Babam duysa dışarı yollamazdı beni. Belki de tekrar tüfeğini eline alır, domuz avına çıkardı.

“Sen hâlâ domuzlara bir şey veriyor musun bakayım?”

Babamın sorusuyla kendime geldim. “Yok,” dedim kısaca.

“Annen görmüş geçende, buna ne diyeceksin?”

Cevap vermedim. Sessizce önüme bakıyordum. Babamın solumaları gittikçe artıyordu. Bu kez, “Sus bakalım Bartu, sus bakalım, sus,” diye tekrarlamaya başladı.

Eve vardığımızda annem, babamın kızgın olduğunu anladı. Hemen demlediği çaydan bir bardak getirdi. Annem böyle zamanlarda katiyen konuşmaz, ilk sözü babamın söylemesini beklerdi. Babam, bardakta kalan son yudumu kafaya dikince konuştu.

“Sonunda aldırdım kararı. Sırayla nöbet tutacağız. İlk nöbet yarın bizde.”

Babama baktım. Ben nasıl kaçırmıştım bunu? Hep 5 numaranın yüzünden.

“14 numara bir şey dedi mi?” diye sordu annem.

“Söylese ne olacak? Herkes benim dediğime geldi sonunda. Bir musibet bin nasihatten yeğdir, derler, anladılar.”

“Yine de zorluk çıkarmasın. Hayvan hakları filan…”

“Çaresi var, satar yazlığını, gider. Zorla tutmuyoruz ya onu.”

“Bir yere şikâyet ederse…”

“Ederse etsin, çoğunluğuz artık. 2 numaranın halini görsen acırsın. Kim ister evladına zarar gelsin.” Babam annemin zayıf noktasını biliyordu. Yine de annem teslim olmamakta kararlıydı.

“Görmüyor musun haberlerde, bir sürü aktivist var bu işlerle uğraşan. Bence 14 numara da onlardan. Yığar bir sürü insanı buraya.”

“Yığsın, onlar için ayrı nöbet tutarız.”

“Ne diyorsun!”

“Yeter!”

Annem konuşmayı burada kesti. Babamın dediğim dedik zamanındaydık. Orada durmaya hiç niyetim yoktu. Babam tekrar söze başlamadan sessizce odadan ayrıldım.

*

Ertesi gün, gün boyu babamı bu işten vazgeçirmeye çalıştım. Dayak yeme pahasına hem de. Ne varmış yani bu hayvanlarda? Asıl biz onlara rahatsızlık veriyorduk. Kim yapmış bu evleri buraya? Asıl suç onundu işte. Küçücük bir deniz manzarası için işgal etmişlerdi buraları. İçimden söylüyordum tabii. Dışımdan söyleyebildiklerimle bile ağzımın payını almıştım zaten.

“Dur bakalım, şu domuz işini halledelim, domuzları buraya alıştıranlara sıra gelecek,” dedi babam son hazırlıklarını yaparken. Biraz da bu durumun sorumlusu olarak beni görüyordu. İyi ki sadece o görüyordu. Sitedekiler de beni suçlasa, burası benim için iyice çekilmez bir yer olurdu.

Tüm bunlara rağmen evde kalmak istemiyordum. Babam gece vakti domuzların peşinde hırsına yenik düşebilirdi. Domuzların vurulmasına gönlüm razı gelmiyordu. Belki de kalabalık bir domuz sürüsü denk gelirdi. Yaban domuzları da olduğu söyleniyordu bu civarda. Ben hiç görmedim. Bu da babam için bir problemdi. Aklımın bir köşesi babamı bir köşesi domuzları düşünüyordu. Bu iki rakibi yalnız bırakamazdım. “Ben de geleceğim seninle,” dedim babama. Bana tüfek vermezdi, biliyorum. Belki sapan. Kaçmaları için güzel bir silah. Annem, “Senin ne işin var domuz avında,” diye sordu. Cevabını almadan, araya babam girdi. “Beyefendiye bak, benimle domuz avına gelecekmiş. Her yerde ayak bağı olduğu yetmiyormuş gibi,”  diye söylenerek hazırlanmaya devam etti. Sonunda ikisini ortak bir noktada buluşturdum. Bu da bir şeydi. Ama izin çıkmamıştı.

Çok uzun süredir aynı düşüncede buluşmadıklarından babam biraz yumuşadı. Annemin her zamanki tedirgin hallerine karşı yatıştırıcı sözler söylemeye başladı. Domuz görebilirse vuracaktı. Uzaklaşmaları bile yeterdi domuzların. Sürü ile karşılaşması çok düşük bir ihtimaldi. Yaban domuzu da bulunmazdı burada. Bakmasındı söylentilere, her zamanki domuzlar yaralamıştı yavrucağı. Sıraladı da sıraladı babam. Annemin hoşuna gitmişti bu durum. Devam etsin diye birkaç soru sordu babama. Bense bir tiyatro oyunda en ön sırada oturan bir izleyici gibi merakla izledim bu gösteriyi. Oyuncular gerçekten iyiydi. Seyircilerse kötü.

Babam gitti. Ben evde kaldım. Annem etrafı toparlarken, bana laf yetiştirmeye başladı. O çoraplar öyle atılır mı? Bardakları yerine koymalıymışım. Yatağım düzensiz duruyormuş her gün. Herhalde sıra bana gelmişti yine. Babamın rolünü annem oynuyordu. Duymazlıktan geldim. Odama geçtim. İçim hiç rahat değildi. Yatağıma uzanır uzanmaz kalktım. Kitaplarla oyalanmaya çalıştım biraz. Olmadı. İçim rahat etmiyordu. En ufak ses olsa yerimden sıçrıyordum. Sonunda kalktım. Sessizce kapıyı açarak anneme baktım. Televizyona dalmıştı. Beni fark etmezdi. Babam, neden geldiğimi sorarsa, su getirdiğimi söyleyecektim. Hemen kendi odamın penceresinden dışarıya çıktım, hızlıca yürümeye başladım. Gideceğim yer pek uzakta değildi. Domuzların geldiği ormanın, girişini gören bir yerde olmalıydı babam. Domuzlar bu noktadan siteye giriyorlardı. Onlarla hep bu girişe çıkan yolda karşılaşırdım. Bazen yukarılarda da gördüğüm olurdu. Ama oradan inmezlerdi. Gelebilecekleri en rahat yol burasıydı. Birkaçını da dönerken burada görürdüm. Babam bunları biliyordu. Buradaki en büyük düşmanını en iyi tanıyan oydu. Bu yüzden buralarda bir yerde olmalıydı. Diye düşünürken, “Kim o!” bağırdı babam.

Hemen yanımdaymış. Tüfeğin namlusunu görünce korktum. “Benim baba, benim,” diye bağırdım hemen.

Babam, sesimi duyunca bir soluklandı. “Hay Allah kahretmesin seni! Nereden çıktın sen?”

“Su getirdim,” dedim, “ihtiyacın olur, diye.”

Küfür savura savura suyu aldı babam. Bir dikişte bitirdi. “Eve dön,” derse planım hazırdı. Nerede olduğunu bildiğime göre bir ağacın arkasında olan biteni görebilirdim. Hem belki birkaç domuzu da kaçırabilirdim. Ama düşündüğümün aksine çantasını verdi babam. “Şunu taşı da bir işe yara bari,” dedi. Canıma minnetti. Zaten burada olmak için gelmiştim.

Beraber beklemeye başladık. Soluk alışverişlerimizden başka ses yoktu. Babam pürdikkat karşıya bakıyordu. Beni hemen bir metre yanına konuşlandırdı. Yolda gelirken cebime büyüklü, küçüklü taşlar attım. Ses çıkarıp domuzları kaçırmak için iyi bir silahtı. Karanlıkta görebildiğim kadarıyla babamın elindeki tüfek her an ateşlenmeye hazırdı. Etraftan gelebilecek her sese karşı elini tetikte tutuyordu. Allah’tan ben geldiğimde eli tetiğe gitmemişti. Yarım saat kadar böyle bekledik. Sonunda babam sıkılmaya başladı.

“Gâvurun dölleri aldılar kokuyu, anladılar ne yapacağımızı, görünmüyorlar,” dedi. Neredeyse zor duydum söylediklerini. “Baba…” diye tam konuşacakken, “Susss!” dedi tıslarcasına. “Yavaş konuş, uyandıracaksın hayvanları.”

Babamı taklit eder gibi sesimi iyice alçaltarak, “Neden domuzların eti yenmiyor?” diye sordum. Onun dikkatini dağıtmak istiyordum. Babam iyi bir nişancıydı. Bir hareketlilik oldu bu sırada önümüzde. Babam hemen doğrulttu tüfeğini. Bekledi, bekledi, bekledi. Ses çıkmadı. Sonunda bana dönerek, “Burada sorulacak soru mu bu, bak kaçırdık hayvanı,” dedi.

“Belki kedidir, bugün domuzların gelmeye niyeti yok,” dedim. Normal bir ses tonunda konuşmuştum. Babam tam bana cevap vereceği sırada, çalıların arasından bir hayvan fırlayıp gitti. Babam arkasından nafile bir çabayla iki üç el ateş etti.

“Allah kahretsin! Sus Bartu, sus!” Babam da önemsemiyordu artık sessiz olmayı.

Belki de domuz değildi kaçıp giden. -Öyle olmasını umuyordum- “Kesin domuzdu, kaçırdık senin yüzünden,” diye kızdı babam. Sinirlerini iyice zıplatmak istemiyordum. Beni eve gönderebilirdi. Sustum. Birlikte sessizliğe gömüldük. Kaçıp giden bir domuz olmalıydı. Başka hayvanlar bize pek gözükmezdi buralarda. Sincap, tilki, tavşan, kirpi görürdüm bazen. Ama bunlar nadirdi. En çok domuzlar görünürdü.

İleriye odaklanmış bir şekilde beklerken arkamızdan bir ses duyduk. Babamı durdurmasam ateş edecekti.

“Durun, durun, benim,” dedi bir ses. Yaklaşınca tanıdık. 5 numaraydı.

Babam az kalsın tetiğe basıyordu. Bir süre konuşamadı. Korkmuştum. Demek bende de böyle olmuştu. Ucuz kurtulduğumu anladım. 5 numara devam etti. “Silah seslerini duyunca merak ettim, bakayım dedim.”

“İyi yaptın,” dedi babam, kendini toparladıktan sonra. “Ama toplantıdan haberliler sanki, bugün pek uğramıyorlar. Az önce bir tanesini kaçırdım.”

Karanlıkta fark etmemiştim. 5 numaranın oğlu da vardı. Hemen yanıma geldi. Fenerin yansıyan ışığından 5 numaranın da elinde tüfek olduğunu gördüm.

“Ne yapıyorsun,” dedi çocuk, fısıldayarak.

“Hiç. Bekliyoruz.”

“Silah seslerini duyunca geldik. Vurabildiniz mi?”

“Yok.”

“Belki vururuz şimdi.”

  “…”

“14 numara da gelecek gibi.”

Fısıldayarak konuşuyorduk. Ben bile zor işitiyordum çocuğun sesini. Ama 14 numara deyince babam bize döndü.

“14 numara mı?”

Bu sefer babası sözü aldı. “Yolda gelirken karşılaştık. O da merak etti. Gelirim az sonra, bir yoklarım, dedi.”

“Bizi vazgeçirmek, işimizi engellemek için gelir ancak o,” dedi babam. Ağzından sözcükler tıslar gibi çıktı. Yine sinirleniyordu.

Bu sırada bir ses daha duyduk. Babamla 5 numara hemen döndü. Sesin geldiği yöne odaklandılar. Biz de sessizce yanlarına geçtik. Domuz vardı muhakkak. Bu ses onu gösteriyordu. Bir şeyler yapmalıydım.

“Baba…” derken, yanımda bitiverdi babam. “Sus Bartuuuu, sus!” diye sessizce bağırdı bana. Kulağımı çekti. Kaçırmak istemiyordu bu sefer. Babamın öfkesinden kendi acımı duymadım.

“İlerleyelim,” dedi babam 5 numaraya. “14 numara gelirse hiçbir şey yapamayız.” İleriye doğru yürümeye başladılar. Orman ıssızdı. En ufak ses bile duyulabilirdi. Bir şeyler yapmalıydım. Yanımdakini dürttüm. El kol hareketleriyle babamlardan ayrılıp ayrılamayacağını sordum. Önce olmazlandı ama ikna ettim onu. Tamam, diye işaret verince arkadan ayrıldık. Ormanın sağına doğru yürümeye başladık. Babamlar ilerlemeye devam ettiler. İyice uzaklaştıktan sonra, “Bir şeyler yapmalıyız,” dedim. “Babam elinden kaçırdı bir tane. Vurmadan dönmez bu gece.”

“Ne yapabiliriz bu halimizle?” İşbirliği yapmaya pek niyeti yok gibiydi.

“Ses çıkartalım. Domuzları kaçıralım buradan.”

İleriye baktı. Babamlar iyice uzaklaşmıştı artık. Normal ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Olmaz, öldürürler bizi.”

“Korkma, iki tokat yeriz, olur biter.” Pek yanaşmıyordu söylediklerime. Ormanın sessizliğinden korkmaya başlamıştı.

“Babamlara yetişelim,” dedi. Yürümeye başladı. O an içimden saldırmak geldi. Yapmadım. Hâlâ işime yarayabilirdi.

“O zaman sadece beni gözetle. Başka bir şeye karışma. Ben hallederim kaçırma işini.”

  Sustu. Tam babamın istediği gibi. Ama ben konuşsun istiyordum. Üsteledim. “Eğer yakalanırsak da söz bütün suçu üsteme alacağım.”

Yine de durmadı. İlerledi. Babamlar da görünmüyordu artık. Tek başıma yapamazdım bu işi. Yetiştim arkasından. “Olmaz, beni bırakıp gidemezsin,” dedim. Sertçe çekmiştim kolunu. Bundan olsa gerek koluma vurdu. “Bırak beni,” dedi. Neredeyse kavga edecektik. Tekrar gitmeye yeltendi. Bu sefer ilerlemesine müsaade etmedim.  Hayır, bırakıp gidemezdi böyle. Arkasından boynuna sarılıp yere devirdim. Yuvarlandık. Artık ses çıkarmak umurumda değildi. Babam da öyle. Madem amacım domuzları uyarmaktı. Böyle de yapabilirdim bunu. Babamlar en fazla kızardı kavga ettiğimiz için. Bu yüzden arada küfürler de savuruyor, olabildiğince yerlerde yuvarlanmaya çalışıyordum. Sonunda benden kurtuldu. Arkasına bile bakmadan koşmaya başladı. Onu tutmak için epeyce güç harcadığımdan takip etmekte zorlanıyordum. Sonra bir anda durdu. Yoruldu, diye düşündüm. Tam yine yere düşürecekken karşıya baktım. Dondum, kaldım. Önümüzde bir domuz ordusu vardı! Sıra sıra dizilmiş, bizle karşılaştıklarına bizim kadar şaşırmış bir domuz ordusu. İkimizde bu manzara karşısında tek kelime edemiyorduk. Arkadaşıma baktım. Domuzlara döndüm tekrar. Bir farklılık vardı bunlarda. Siteye gelenlerden değillerdi. Burunlarının üstü tüylüydü. Karanlıkta yanlış mı görüyorum acaba, diye düşündüm. Yok, bunlar onlardan değildi. Sanki aklımı okumuş gibi arkadaşım söyledi.

“Yaban domuzları…”

Evet, yaban domuzlarıydılar. İsmini duyduğumuz, kendisini görmediğimiz domuzlar. Dün, bir dahaki domuz saldırısında yardım etmem, demişti 5 numaradaki çocuk. Bu sözünde durmak istercesine gerisin geri koşmaya başladı. Yaşadığım şok, beni birkaç saniye yerimden kıpırdatmadı. Ancak domuzların üzerime doğru gelmesiyle kendime geldim. Ben de koşmaya başladım. Bütün gücümle koşuyor, bir yandan 5 numaraya bir yandan babama sesleniyordum. Sahi, babam neredeydi? Çok mu uzaklaşmıştık onlardan? Gelmiyordu sesi ya da koşuşturmadan duyamıyordum. Bir silah sesi olsa belki peşimi bırakırdı domuzlar. Bir an yanlış yöne mi koşuyorum, diye geçirdim içimden. Öyle olsa bile artık çok geçti. Yönümü değiştiremezdim. Siteye gitmeyi düşündüm. Ama sık ağaçlardan ışıkları göremiyordum.   Arkadaşımı aradı gözlerim. Yoktu. Göremeyeceğim kadar uzaklaşmış mıydı? Nefesimi kontrol edemiyordum. Sanki koştukça, soluk alış verişim hızlanıyordu. Ciğerlerimin üstüne her saniye ağır bir yük biniyordu. Dayanamıyordum. Nefesim tükeniyordu. Öksürmeye başladım. Ayaklarım kontrol ediyordu artık beni. Beynim, yorulmayı unutmuştu. Domuzlar yorulmaz mıydı hiç?  Arkadaşıma seslenmek istedim. Ağzımdan birkaç homurtu çıktı sadece. Bu sırada bir öksürük krizine tutuldum. Gücüm kalmadı. Yığılacaktım artık yere. Ne olursa olsun…

Pat! Pat! Pat!

Yere düşerken, eğer bilincim bu kadar yerindeyse, saydım. Üç el ateş edildi. Domuzlar tam tersi istikamete kaçmaya başladı bu sefer. Kurtuldum, dedim. Ama kalkamadım yerden. Ciğerlerim o kadar ağrıyordu ki, içimde bir ateşin yandığını hissediyordum. Gözlerim bulanıklaşmıştı. Endişelenmiyordum yine de. Az mı nefes nefese kalmamıştık, böyle oynarken. İşte, bu da buna benzer bir şeydi. Şimdi geçerdi. Kurtulmuştum ya ben, önemli olan oydu. Yalnız babamdan çekiniyordum biraz. Şimdi yine bir ton söylenecekti. Eve gidince annem de payını alacaktı tabii bundan. İyi ayrılmışlardı oysa. Berbat edecektim yine her şeyi. Uzaktan gelen sesleri duydum. Belli belirsiz. Göğsümün ateşi kulağımı da mı etkilemişti yoksa?

Bu sırada fark ettim. Ilık bir şeyler akıyordu göğsümden. Su muydu yoksa bu? Babama vermemiş miydim? Biri beni tuttu. Biri? Herhalde babamdı. Gözlerim bulanık görüyordu. Yine bana kızmasın, istiyordum. Gücümün son damlasını babamı yatıştırmak için kullandım. Merak etmemesini, sustuğumu söyledim.

edebiyathaber.net (2 Aralık 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r