Masthead header

Öykü: Sırlı kutu | İlkay Yılmaz

Seyla’nın “Sıra sende,” diyen sesiyle irkildim. Dinlemeyi bırakmış, üstünden yıllar geçen hikâyenin detaylarına dalmıştım. Anlatma sırası bendeydi. Kadehimden bir yudum aldım. Arkama yaslandım.                                                                                 

Çok eski bir evdi…

İstanbul’a üniversite okumaya gelmiştim. Devlet yurdunda bilmem kaçıncı yedektim, özel yurtlar ise ateş pahası… Kafa dengi arkadaşım Serap’la, kendimize bir çatı altı bulmayı vadetmiştik. Böylece tatil günleri İstanbul kazan oldu, biz kepçe… Dolaşmaktan ayaklarımız şişiyor, kaslarımız sızlıyordu. Ama öğrenciye ev yoktu.

Bir cumartesi günü, yorgunluktan helak eski evlerle çevrili bir çıkmaza girdik. Yüz, belki de iki yüz yılık, yamuk yılık duruşlu, yangına dayanıksız cumbalı evlerden. Onca yorgunluğun üstüne kararmış ahşap binalarla çevrili olmak ümitsizliğe sürükledi beni. Ev bulamayacaktık… Önümde yürüyen arkadaşıma aldırmadan bir setin üstüne çöküverdim. Serap, turuncu çiçekli sarmaşıkların ön cephesini sararak çatıya tırmandığı yemyeşil bir evi işaret ediyordu. Evin pencerelerini küpe çiçekleri ve sardunyalar örtmüştü. Bahçe içindeki ev, çiçekli yeşil kağıtla sarılmış bir hediye paketi kadar şirindi. Onca yeşilin arasında zar zor seçilen bir kâğıt vardı camda. ‘Kız Öğrencilere Kiralık’ Boyası sıyrılmış, ahşabı ağarmış kapıya yanaşıp pirinç eli tıngırdattık. “Geliyorum efendim, geliyorum,” diyen ince bir kadın sesi… Kapıyı rengi solmuş pazen bir elbiseyle, ak saçları topuz, yüzü buruş kırış, güleç bir kadın açtı. Mesafeli ifadesine rağmen çok candandı.  “Buyurun ne arzu buyurmuştunuz?” dedi. Camı işaret ettik. “Ah, demek oda… Görün bakalım. Çok şey beklemeyecekseniz!..”

Döndü, her adımda cızırtılar çıkaran merdivenlerden çıkmaya başladı. Arap sabunu kokan evin loş girişinde ayakkabılarımızı çıkardık. Merdivenlerin çıkardığı sesten suçluluk duyarak, döşemeleri esnemiş aralığa, usulca, çıktık. Salona açılan bakışımlı iki odadan sağdakini “Burası,” diye işaret etti. Odada Siirt Battaniyesi örtülmüş, yanlarında komodinlerle iki yatak, bir elbise dolabı, üstünde türlü izler taşıyan çıplak bir masa ve iki sandalyeden oluşan, eski ama iş görür durumda eşyalar vardı. Arkadaşıma baktım, gözleri parlıyordu.                                                                                                                                            “Ne düşünüyorsunuz?” dedi.

“Kirası?” dedim, çekinerek. “Tutacaksanız aşağıda konuşalım,” dedi. Bize gösterdiği kanepeye yan yana oturduk. Karşımıza geçti. Kira bedeli yüksek değildi. Buna karşılık her gün çöpleri atacak, sabahları tezgâha bırakacağı parayla ekmek alacaktık, odayı da kendimiz temizleyecektik. Gürültü istemiyordu, tabii bir de erkek arkadaş ziyareti. Odayı hemen tuttuk.

Mehlika Hanım Teyze, aslen Kastamonuluydu, İstanbul’a gelin gelmişti. Her hafta sonu, Kuzine sobanın üstünde tıkırdayan, sırları dökülmüş mavi çaydanlıkta demlediği çay, pişirdiği kek ve böreklerle yaşantımızı lezzetlendirirken tek dileği İdris Kaptan’ın ruhuna okunacak Fatihalardı. Fırtınalı havalarda binanın çatırtılarına, şiddetli yağmurlarda tavanın akmasına, merdivenlerin cızırtısına, döşemelerin inlemesine alışmıştık.

Serap’ın eve gittiği hafta sınavlara hazırlanıyordum. Bir ara sandalyemin ayaklarında bir tuhaflık hissettim. Oturma pozisyonumu değiştirdim. Düzelmedi. Ne olduğunu anlamak için tüyleri dökülmüş halının ucunu kaldırdım. Döşemede yama gibi duran, yerinden oynadığı için kayan, kısa bir tahta parçası vardı. El atınca dağıldı, elimde kalıverdi. Çürümüştü… Ne yapabileceğimi düşünürken oyukta bir şey fark ettim. Daha iyi görebilmek için çakmak tuttum. Bir kutu… Yerinden çıkarırken ürpermiştim. Kırmızı renkli, çevresinde sarı, yeşil şeritleri olan teneke bir kutu… Yer yer paslanmış. Üstünde; omuzlarına inen dalgalı saçlarına, tepesinde düğümlediği kırmızı bir bandana bağlamış, esmer güzeli bir kadın fotoğrafı. Abartılı halka küpeleriyle, inci dişlerini sergilerken Mabel Sakızlarını işaret ediyordu. İçinde bir şey olup olmadığını anlamak için salladım kutuyu. Vardı… Değerli bir şey olmalıydı! Kalp atışlarım hızlandı, avuçlarım terlemeye başladı. Daha o anda sınırlarımı zorlayan derin bir kuyuya yuvarlanmıştım. Kutuda ne vardı? Başkasına ait olup gizlenmiş olanın, bana yasak olanın doğurduğu arzu içimde sıkışıp yoğunlaşmış, güçlü bir isteğe dönmüştü. Biraz çocukça bulacağınızı biliyorum ama öğretmenimin meraklı olmak iyi bir şeydir, meraklı olmasaydık bilim olmazdı dediğini hatırladım. Ayrıca elimdeki kutu Pandora’nın kutusu da değildi ya! İçinde ne olduğunu gördükten sonra Mehlika Hanım Teyze’ye verebilirdim. Açmak zor oldu. Çakıyı kapağın kenarlarında gezdirip pastan, küften arıtınca açıldı. Düzgünce dürülmüş oyalı bir mendil vardı kutuda. Mendili açtım. Ne vardı dersiniz?                                                                                                                                            

Biraz soluklanmak, kadehimden bir yudum almak, biraz da dinleyicilerimin nabzını tutmak için sormuştum bu soruyu. Hepsi birden, galeyana geldi ne çıktı ne çıktı dedi.  Bu akşam en güzel hikâyeyi ben anlatacaktım! Biraz heyecanlanın bakalım, hikâye dinlemenin tadı böyle çıkar, dedim ama çok da yormadım onları.

Gizemli pusula…

Mendilin içinden, dörde katlanmış bir pusula ve bir yüzük çıktı. Pusula çok düzgün bir yazıyla yazılmıştı.

07. 05. 1977

Yârim, yani kalbim, yani benden ötesi, berisi, sağım, solum. Gitmek zorundayım. Burada kalamam, bu çok tehlikeli olur. Sağ salim dönersen beni burada bulamayacaksın. Akıbetini bilemeden beklemek, beni delirtiyor. Akyamaç’ta her durumda seni bekliyor olacağım. Bu yüzükle gel bana. Bu yüzük, sen varsan değerli…

Senin olan B. 

Tekrar tekrar okudum. Yüzüğe bakmak neden sonra aklıma geldi. Tuhaf bir yüzüktü. Tuhaf dediysem kadınların parmağında ya da ne bileyim kuyumcu vitrinlerinde gördüklerime benzemiyordu. Hatta bence, kehribar renkli iri taşıyla kabaydı, eskiydi, küflenmiş, oksitlenmişti… Yerde bulanın dönüp de almayacağı kadar itici görünüyordu… Ne yapmalıydım? Aklıma delice düşünceler geliyordu. Durup durup pusulayı okuyordum. O satırlarda beni çeken, büyü gibi, efsun gibi bir şey vardı. Kutunun gizlendiği karanlık oyuk şimdi benim içimdeydi. Mutlaka aydınlatmalıydım!.. Benden önce de bu odada öğrenciler kalmıştı Nazım Hikmet’in: Babasının yirmi beşinci kızı/ Benim üçüncü karım, / Gözlerim, dudaklarım/ Taranta – Babu. / Sana bu/ mektubu/ içine yüreğimden başka bir şey komadan/ yolluyorum Roma’dan. / Bana darılma sakın/ şehirlerin şehrinden sana gönderecek/ kendi yüreğimden daha akla yakın/ bir hediye/ bulamadım/ diye. Dizelerini seçebilmiştim duvarda. Masanın üstüne kazınmış ünlü şairlerden dizeler de görmüştüm. Mehlika Hanım Teyze’ye lafını etmiştim. Biliyorum, çivit boya kapatmadı, haylaz kız, duvarlara çıkmayan kalemlerle şiirler yazardı. Bircan her zaman tuhaftı, olmayacak bir çocuk yüzünden okulunu bırakıp evine döndü, demişti. Pusulanın sahibi o kız olabilirdi! Kutuyu yerine yerleştirmiş, masanın yerini değiştirmiştim. Fakat sorular yakama asılı kalmıştı. Nasıl bir aşktı? Hitap cümlesi dokunaklıydı. Kız şairdi belki de! Taşradaki ağaç kovukları, onlar için döşemenin altı olmuştu. Peki ama Mehlika Teyze, çocuğun eve girip çıkmasına nasıl göz yummuştu? Kızı öncesinden tanır gibi konuşmuştu, belki delikanlı da tanıdığıydı. Belki de gizli saklı buluşuyorlardı. O kızı görmek için dayanılmaz bir istek duyuyordum. Onun mahremiyetine girmiştim. Bu nedenle ona ulaştığımda söyleyecek hiçbir şeyim olamazdı. Öte yandan hissettiklerimin duygusal boyutu da vardı. Sanki kız, endişeli ve kederli, bir işaret olarak bıraktığı yüzükle delikanlının ona dönmesini hâlâ bekliyordu. Kızı bulmam, bir şekilde kutu ile buluşturmam şarttı. Delikanlı yaşıyor muydu? Hapiste miydi? Belki de buluşmuşlardı. Kutuyu unutmuşlar ya da gelip almak gereğini duymamışlardı. Sınava üç gün vardı. Bu üç gün hayati önem taşıyordu. Ama sorular yakama asılarak çalışmama izin vermiyordu. İki sevgilinin akıbetine duyduğum merak köpürerek büyüyordu. Duygu dünyam şiddetli bir kum fırtınasına tutulmuştu. Kum tanecikleri beyin loblarımı tıkamıştı. Elime kalemi aldığımda, kendimi o paslı kutuya hapsolmuş buluyordum. Bir karara varırsam, kutudan çıkabilirdim. Kastamonu mesleki açıdan görmem gereken şehirlerden biriydi. Kendime bir armağan verebilirdim. Yakında kredimi de alacaktım, neden olmasın? Nitekim öyle de oldu. “Mehlika Teyze senin memleketine gidiyorum,” diye haberi patlattım. “Aa niçün yavrucuğum?” dedi. “Mimar çıkacağım ya senin memleketinin özgün mimarisini görmem şart oldu,” dedim. 

“Ergin var orada. Belediyede. Onu gör, selamımı söyle, ayağını yerden keserler, yabancılık çekmezsin,” dedi.    

Her gidiş bir vazgeçiştir…

Bölgenin doğal güzelliğinden, evlerin özgün mimarisinden gözlerim kamaşmıştı. Şehirlerin henüz ev dağlarıyla tanışmadığı zamanlar tabii… Otele yerleştim. Fen İşleri Müdürü Ergin Taydaş’ı makamında ziyaret ettim. Kendimi tanıttım.

Otuz altı ya da otuz sekiz yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim Ergin Taydaş, Mehlika Teyze’nin adını duyunca koltuğundan fırladı, çok içten davrandı. Beni oraya hangi rüzgârı atmıştı? Mimarisi ile ünlü şehri tanımayı istemek yetmez miydi? “Çok doğru bir karar, kutlarım sizi. Sirkeli, Kırkodalı, Ballık, Sepetçioğlu, Hafızbey, Tahirefendi, Livapaşa, Eflanili Konakları görülmeye değer. Tavan işlemeleri ve ahşap oymacılığının en nadide örneklerini göreceksiniz. Hepsi birer harikadır. Çoğu kapalıdır ama size bir ayrıcalık yaparız! Kaleyi de gezin mutlaka.”

Akyamaç neredeydi?  Oturduğu yerden, pencereden görünen yeşil bölgeyi işaret etti. “Akyamaç’ı mı tanımak istiyorsunuz? Oradaki evler Cumhuriyetten sonra yapılmış. Beleş arazilerin içine kondurulmuş üç beş zengin evi…”  Güldü… “Böyle söylüyorum ama orada oturuyorum ben de kayınpederden eşime kaldı. Eski mimarinin kötü taklitleri. Kaç gün kalacaksınız? Bir akşam yemeğe alalım sizi, eşim Bircan’la tanışırsınız.        Eşi Bircan!.. Aman Tanrım. Sakin görünmeye çalışarak kalktım, pencereye doğru yürüyüp gösterdiği yöne baktım; yamaçta, koyu yeşilin ortasında birkaç tane, bol pencereli, konak benzeri ev görünüyordu. “Akyamaç değil de Yeşilyamaç demek daha doğru olurdu,” dedim.  

“Evet, yeşili boldur,” dedi.  İçim kıpır kıpırdı. “Ne içersiniz,” diye sordu. Aslında çıkıp dolaşmak, mimariyi sindirmek istiyordum. Ama eşim Bircan demişti. “Çay alayım,” dedim.  Telefonu kaldırıp çay söyledi. Sonra yeniden çevirdi telefonu. “Eşimi arıyorum, sizden söz edeceğim,” dedi. Konuşmaya başladığında yüzüne bir mutluluk örtüsü yayıldı.    

“Yanımda mimar adayı bir hanım var; Selda Hanım. İstanbul’dan Mehlika Teyze’den selam getirmiş. Kiracısıymış… Ben de öyle söyledim. Dur sorayım…”   Döndü. “Eşim de tanışmak istiyor sizinle,” dedi. Hiç düşünmedim, “Yarın akşam o zaman,” dedim. 

Telefona döndü, “Yarın akşam yemeğinde bizde. Otelinden alırız.”   “Sorayım,” dedi, yeniden döndü. “Hangi otelde kalıyordunuz?” “Kastamonu Palas, ben kalkayım artık,” dedim, araya giren sessizlikten sonra. “Yol yorgunusunuz tabii,” dedi. Kapıya kadar geçirdi beni.

Ağzım kurumuştu. Kadehimden bir yudum aldım. Başından beri gıkı çıkmayan Suat, “Bitli miydi?” dedi. “Ne bitli miydi?” dedim. “Kastamonu Palas,” dedi.” Zevzek!” dedim.

Heyecanım yol yorgunluğunu ötelemişti. Gelmekle ne iyi etmiştim, bir taşla iki kuş. Aklımı öpeyim. Evleri seyrederek yürüdüm. Eski evlerin çatı pervazlarındaki ince ahşap oymacılığı muhteşemdi. Tek tük insanla karşılaşarak, ilerlerken kendimi otelin önünde buldum.

Sabah, Bircan Hanım burada, sizi görmek istiyor, diyen resepsiyon telefonuyla uyandım. Saat onu geçiyordu. Nasıl da deliksiz uyumuştum! Çarçabuk giyindim, indim. Yüzü caddeye dönük oturan kadın olmalıydı. Sırtını örtmüş koyu renkli saçları ışıldıyordu. Yanı başında dikildim, “Merhaba,” dedim. “Merhaba,” dedi. El sıkıştık. İki yandaki saç tutamlarından sayısız belikler üretmiş, onları düzenli aralıklarla mavi boncuklarla bezemişti. Parmaklarında iri taşlı yüzükler vardı. Bir tanesi kehribar rengindeydi. Yöresel dokuma olduğunu düşündüğüm ilginç kumaştan asimetrik bir elbise giymiş, beline altın rengi metal bir kemer takmıştı. Belki özgün tarzından üniversite öğrencisi görünümünde çok hoş bir kadındı. Ses tonunu ve mimiklerini ilk anda Mehlika Teyze’ye benzettim. “Uygun bulursanız kahvaltı yapalım birlikte, daha sonra da görülmeye değer yerleri gezdiririm, size,” dedi. “Sevinirim, ama zahmet vermek de istemem,” dedim. “Hadi,” dedi, yaya uzata, “beni uzun zamandır tanıyormuşçasına koluma dokundu. Burası İstanbul değil! Benim için de çok güzel bir gün olacak. Sana Selda diyebilir miyim,” dedi. “Sevinirim,” dedim. “Sen de bana Bircan diyebilirsin, istersen.” Çantasını kapar gibi aldı. Seğirtti. Peşinden yürüdüm. Elbisesinin etek uçlarındaki altın taklidi pulları o zaman fark ettim. Hızla yan sokağa saptı. Beyaz bir Murat 124’ün koltuğuna geçti. Eğilip bana kapıyı açtı. Kutu geldi aklıma. Gidip alsa mıydım? Beni paniğe sürükleyeceğini düşünüp vazgeçtim. Şehir merkezinden uzaklaştık. Eğimli arazide ıhlamur, kestane, köknar ve ladin ağaçlarının koruyup gözlerden sakladığı bahçeli konakta, masayı gözleme, peynir, zeytin, sucuklu yumurta, çerez ve türlü sosla donattılar. İşletmecide ve garsonlarda Bircan’a acayip bir saygı…

Mehlika Teyze’nin sağlığını sordu. Sonra pat diye, “Hangi odada kalıyorsun?” dedi. Afalladım. Oteli mi kast ediyordu? Mehlika Sultan’ın evini diyordu. “Bahçeye bakan oda,” dedim. “Benim odam,” dedi, durgunlaştı. Reflekslerinin güçlü olması girdiği duygusal çukurları anlamamı kolaylaştırıyordu. “Duvardaki şiirleri siz mi yazdınız?” dedim. Gülümsedi. Gözlerinde yeşil hareler parladı. “Teyzem çok kızardı,” dedi. “Teyzeniz mi?” dedim. “Aslında babamın teyzesi… Ser verir sır vermez Mehlika Sultan.” “Şiir yazar mısınız?” dedim. Yüzüme bir şey arar gibi baktı. İşkillendim. “Yazmıyorum,” dedi, gözlerini yüzümden çekmeden. “Öyküler karalıyorum, edebiyat fakültesinden ayrıldım ben.” Lokmalarımı çiğnerken uygun zamanda ona yönelteceğim tek sorunun aydınlanmama yeteceği vardı, aklımda. Fırsat kollamalıydım. Daldan dala atlıyordu. Ana sınıfına başlayan kızından söz etmeye başladı. Anne olmak için doğmayan kadınlar vardı. Onlardan biri olduğunu düşünüyordu. Ergin her konuda çok anlayışlıydı. Bu fırsat kaçmazdı, karanlık oyuğumu aydınlatacak soruyu soruverdim. “Nasıl tanıştınız?”  “Ben döndükten sonra tanıştık. Ergin, annesini babasını, kendisinin sağ çıktığı bir kazada kaybetmiş. Amcası yanına almış onu.” Kocasının kızına olan düşkünlüğünden söz etti. Benim içimde kutuyu bulduğum gün göveren, dal budak saran merak sürgünü sölpüdü, düşüverdi. Hafifledim. Sabahları uyanamamak gibi bir sorunu olan Serap’ı uyandırarak, sınavını kaçırmaktan kurtarmışım gibisinden bir gönül hoşluğu ve ferahlık aldı beni.

Beni uğurlamaya geldi, vedalaşırken sokuldu. “Seni buraya neyin getirdiğini biliyorum. Günün birinde birisinin onu bulacağından emindim…” Sözlerinin yarattığı ürpertiyi hissederek anda kaldım. Tepkisizliğime rağmen devam etti.

“Bir yüzük ne kadar ağırdır bilemezsin! Geriye dönemeyeceğini bildiğimden…  At onu! Zor oldu, ama geçti…

edebiyathaber.net (6 Nisan 2021)                                          

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r