Masthead header

Öykü: Sessiz çığlık | Zeynep Aktaş

Arkamda duyduğum silah sesini anlamaya çalışırken bir anda savruldum ve dengem bozularak yere düştüm. Sırtımda bir sıcaklık ve aynı anda göğsümde bir acı… Burnuma gelen yanık et kokusu ve yere düştüğüm andan itibaren göğsümde akan kanın, düştüğüm duvarın dibinde göllenerek kokuları birbirine karıştı. Göğsümde sızan kan kaldırımda ince bir çizgi halinde yol alırken hiçbir şey hissetmedim. Tıpkı babama boşanacağımı söylediğimde, babamın bağırıp üzerime yürüyerek attığı tokattaki hissizliğim gibi. Bilincim kapanmadan önceki o muhteşem manzara! Çöp konteyneri ve İstanbul’un izbe sokaklarında biri. Sanırım burada ölmem layık görüldü. Bir çöp gibi çöp konteynerin dibine atılmıştım.

Bir ay önce babama “boşanacağım” dediğimde de babamın üzerime yürüyerek bana attığı tokat sonrasında ne söyledikleri ne de o takat, canımı yakmamıştı. Yediğim tokattın şoku vardı sadece. Başka bir şey hissetmedim. Yıkılacak olan yuvam mı yoksa kendisine yıllar sonra yük olacak bir boğaz mı babamı korkutan. Bunu da anlamadım daha.

“Bu yaştan sonra ne boşanması kaç senedir evlisin? Bu adamın ne kötülüğünü gördün. Eşek gibi çalışıyor, evine ekmek getiriyor, çocuğunuzun ihtiyacını karşılıyor. Neyin eksik senin? Altında araban geziyorsun tozuyorsun. Adamın hayatında içki yok, kadın yok. Bize bugüne kadar bir saygısızlık ettiğini görmedik.”

Hiddetle anneme dönüp: “Değil mi Fatma?”

Ah Fatma! Ah anacığım! Nasıl çığlık çığlığa onca zaman sessiz kalmayı başardın?

“Gerçi senin kızın sana çekmiş. Ben de sana, damat gibi yüz verseydim sen de çoktan boşardın beni bunun gibi.” Annem sessizdi, ama gözleriyle bağırıyordu. Dökülen saçlarının yerini hiddetten ter boncukları kaplamış, çakır mavisi küçük gözleri daha da küçülmüş, öne doğru fırlayan göbeği nefes almasını zorlaştırdıkça konuşurken etrafa tükürükler ve hırıltı şeklinde bir ses yayıyordu odanın içine babam.

Diyemedim babama, “Evet sana saygısızlık etmiyor. Ama bana saygısızlık etti, ediyor be baba. Bana, evlendiğim ilk günden beri defalarca tecavüz etti, hem de kocan dediğiniz adam. Kocam olması ona bu hakkı veriyor fikrini siz bana aşılamıştınız. Söylesene baba, sen kaç defa anneme tecavüz ettin? Ben de bir tecavüz çocuğu muyum? Artık 35 yaşımdayım. Bir kadın olarak bedenimin sahibi benim ve istemediğim bir adamın cinsel saldırısına daha fazla maruz kalmayacağım.”  Evet, bunların hiçbirini diyemedim. Sustum, hem de bağıra bağıra sustum. Annem gibi.

Sadece: “Ben artık bu adamı sevmiyorum baba, evet çocuğumun babası ama benim artık kocam değil. Boşanma davası açtım haberiniz olsun,” diyebilmiştim.

Bir gece yarısı terk ettiğim eve birkaç parça eşyamı almak için gittiğimde Umut, umudum, oğlum beni kapıda karşıladı. Bakışları hançer gibiydi. Her kelimesi suçluyor aşağılıyordu. Kâbusum olan yatak odasına girip elime geçen kıyafetleri çantaya yerleştirirken: “Dönmeyecek misin artık?” dedi. Yüreğim bu soru karşısında kanamaya başlamıştı. “Dönmeyeceğim,” diyebildim düğümlenen boğazımla. Ergenliğin verdiği ses çatlamasıyla bağırmıştı. Beyaz teni sinirden yüzünü al al yapmış, babasına benzeyen iri kahve gözleri irileşmiş: “Herkesin dediği gibi bir kadınsın işte. O yüzden dönmüyorsun. Babam seni seviyor ama senin niyetin başka o yüzden gidiyorsun.” Bir anda karşımda, koca olarak sıfatlandırılan Selimin konuştuğunu sanmıştım.

Evden ayrıldığım gece Selim de bu şekilde beni suçlamıştı. “Senin neyini eksik koyuyorum, cebinde paran, altında araban geziyorsun. Siz daha iyi yaşayasınız diye akşama kadar eşek gibi çalışıyorum. Etrafında senin yerinde olmak isteyen bir sürü kadın var. Ama yoook neymiş Aylin Hanım mutsuzmuş. Sen mutsuz falan değilsin. Benimle artık sevişmek istemiyorsun sana dokunmama bile izin vermiyorsun. Bunların bir tek açıklaması var Aylin Hanım! Senin hayatında biri var. Hangi pezevenge orospuluk yapacaksan ona git!..” Kendimi o gece de savunmamıştım. Bir tecavüze daha maruz kalmak istemediğim için Selim’i itmiş ve evi terk etmiştim. Giderken de artık Selim’in gözünde orospu olarak o evden ayrılmıştım.

Umut, umudum da aynı suçlamaları yöneltmişti bana. Tıpkı babası gibi.

 Yine öyle hissizdim. Bir şey hissetmedim. Ona göre de bir kadın eğer aldatılmıyorsa ayrılması saçmaydı.

“Babam seni seviyor ama.”

“Bana sordun mu peki benim babanı sevip sevmediğimi,” dedim. Aslında ben babanı hiç sevmedim demeyi çok isterdim. Ama bunu diyemedim oğluma. Onu daha da yıkmak istemiyordum. Soracaktı bana: sevmediysen onca sene neden durdun.  Ona, sen vardın senin için durdum diyemezdim.

“O zaman hayatında biri var, demek bütün söylenenler doğru.”

“Neymiş söylenenler?”

“Senin kötü bir kadın olduğun, herkes sana orospu diyor. Daha ne olsun?”

“Peki, sen buna inanıyor musun?

“Ne fark eder anne?” Bu son kurduğu cümle az önce içimden geçen kurşun gibiydi. Sadece acıttı. 

 Benim doğurduğum, can verdiğim oğluma kötü bir kadın olmadığımı anlatmaya çalışmadım. Çünkü oğlum benim söylediğim her şeyi farklı algılıyor gözlerinde nefret ve karanlıkla bana bakıyordu. Ve ben çok yorgundum.

On yedi sene dile kolay…

Gelip babamdan istemişlerdi, babam da usulen bana sormuş, ben de “sen bilirsin baba” demiştim. O zaman görücü usulü istenen kızlar öyle diyordu. Babama karşı çıkmak aklıma bile gelmemişti. Mesela diyememiştim “Hayır baba istemiyorum! Âşık olmam, sevmem lazım bir adamla evlenebilmem için.” Öyle görmüştü babam öyle de uyguluyordu. Ben de bu yürürlükteki görülmez yasaya boyun eğiyordum.

Evlendik. İlk gecede bana tecavüz etmişti. Nedenini bile anlamamıştım. Henüz on sekiz yaşımdaydım. Sevişmeyi izlediğim filmlerdeki romantik sahnelerde görmüştüm. Önce öpüşen, birbirine dokunan, birbirini hisseden çiftler gibi hayal ederken; bir anda üzerimdeki gelinliği parçalarcasına çıkartan ve üzerime abanan Selim bütün hayallerimi bacağımın arasında akan kanla öldürmüştü. Ben kendime ait değildim, hiç olmamıştım. Önce babama, sonra kocama aittim. İşte ölümüm de bu düzeni sürdürecek olan oğlumun elinde oluyordu.  O gece korktum, acı hissettim, değersizleştim. Daha sonra tekrar tekrar değersizleştim ve her seferinde biraz daha hissizleştim. On yedi sene geçti. Ben geçen her sene içinde biraz daha değersizleştim. İsteme ve reddetme hakkım yoktu. Ya da ben öyle biliyordum. Kocam olduğu için onun istekleri ve yasakları geçerliydi. Oğlumu yetiştirirken de aynı kurallarla yetiştiriyordu. Otoriter, dediğim dedik. Ben ne kadar müdahale etmeye çalışsam da o daha etkili oluyordu oğlumun yetişmesinde. Şimdi tam bu duvarın dibinde İstanbul’un bu izbe ve karanlık sokağında o tetiği çeken el, oğlumun eli, 16’sında anne katili…

Ah anacığım!

Nasıl sessiz ve nasıl isyankâr bakabiliyorsun? O isyankâr bakışların ses olsaydı eğer, ben daha güçlü olacaktım inan anne.  Bir tek annemin sessizliği canımı acıttı bu hayatta. Şu an sırtımda girip göğsümden çıkan kurşundan daha çok.      

edebiyathaber.net (5 Ocak 2021)

  • İsmail Akbaba - 05/01/2021 - 20:25

    Zeynep Akbaş, bin yıllardır kadınların maruz bırakıldığı köleliği, az ama öz bir durum öyküsü ile sunmayı başarmış. Çehov tarzı durum öyküsü yazmayı, olay öykücülüğüne nazaran hep daha zor bulmuşumdur. Hayatın içinden bir anı, kısa bir ifadeyle ama etkili bir şekilde anlatmak hem yetenek hem de uğraş ister. Etkili ve güzel bir çalışma olmuş. Zeynep Akbaş’ı yürekten kutluyor, tebrik ediyorum.cevaplakapat

  • İsmail Akbaba - 05/01/2021 - 20:31

    Zeynep Aktaş olacaktı. Soyadınızı yanlış yazmışım. Af buyurun hocam.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r