Masthead header

Öykü: Parktaki çocuk | Hülya Tamzok

Yüksek ağaçlarla dolu parkta, saçağın altındaki bankta oturuyorum. Kuğular nazlı nazlı süzülüyor. Kahverenkli olan, yorulup annesinin sırtına çıkıveriyor. Büyük olanın kafası suyun içinde. Diğeri kuvvetli kanat çırpışlarıyla gökyüzüne yükselmek istiyor ama belli ki kanadı kırık, suya çarparak durabiliyor.Sonra ikisi birden gagalaşıyor. Yaprakların, iri ekmek parçalarının o tarafa bu tarafa yüzdüğü havuz simsiyah görünüyor.

Eve gitmem gerek ama park öyle güzel ki.Bir görünüp bir kaybolan güneş içimi ısıtırken,rüzgâr ağaçların yapraklarını hışırdatıyor. Beyaz bulutlar, yerini grilerine bırakıyor.Yağmur bastırdı bastıracak.Sağlı sollu pastanelerin, mağazaların olduğu caddede araba klaksonlarını,sokağa dökülmüş insan seslerini duyuyor, etrafı seyrediyorum.Gözüm uzaktaki bir çocuğa ilişiyor. Başımı eğerek dikkatlice baktığımda,iri yarı adamın arasıra kalkıp çocuğa yaklaştığını, sonra oturduğunu fark ediyorum.Çocuk, hiç kıpırdamadan, aynı noktada duruyor, bacak arasını tutarak.Sağ tarafımdaki sarı,yeşil kaydıraklardan neşeli sesler geliyor.Yemyeşil çam ağaçlarının tepesine bir ara güneş o kadar yaklaştı ki, elimi uzatsam dokunabileceğim sanki.Yanımdaki bankta genç kızla sevgilisi elele, gözgöze. Belli etmeden, onlara bakıyorum.Görmüyorlar beni. Oturacak yer bulamayanlar,şırıl şırıl akan derenin etrafındaki çimenlere yayılmış.

Dallardaki kuşlar bir haber getirir gibi çağrışıyor, sonra da anlaşmış gibi hep birden havalanı veriyor. Onlara bakarak, “Kuşlar gibi olacaksın hayatta, konduğun dala değil, kanatlarına güveneceksin,” diyorum kendime. “Doğa ne güzel, hayvanlar ne güzel,” düşüncesi aklımdan geçerken yine o an geliyor gözümün önüne:“Çocuk, hiç kıpırdamadan, aynı noktada duruyor, bacak arasını tutarak.”Gökyüzünün yaşları ince ince dökülüyor, sesi bir ezgiye dönüşüyor. Şıpşıp, şıpşıp, şıpşıp da şıpşıp. Bir köpek koşar adım ağacın kovuğuna sığınıyor.Güvercinlere buğday veren kadın, avucundakinin tamamını atıp lokantaya giriyor. Aniden ortaya çıkan seyyar satıcılar, olanca sesleri ile bağırıyor, söyledikleri birbirine karışıyor: “Şemsiye beş lira, çay bir lira, şemsiye beş lira, çay bir lira, şemsiye, çay, bir lira, beş…”

Bir daha bakıyorum, göremiyorum. Görüntü kayboldu.Kara bulutlar nöbeti devralıyor bu kez.Yağmurun şakır şakır indirmesiyle insanlar parktan koşar adım çıkmaya başlıyor.Hah, şimdi gördüm çocuğu yine. Bir durup bir başlayan hıçkırıkları kulağıma çarpıyor. Kimse duymuyor, herkes kendi âleminde. Şemsiyemi açıp, çantamı alarak yanlarına gitmeye karar veriyorum. Tam ulaştığımda adam, “Koca günde bu kadar mı para topladın, kızlardan utan,senin iki mislin para getiriyorlar, eve gidince ben sana göstereceğim,” diyerek çocuğun bacak arasına şiddetli bir tekme savuruyor. Minicik ellerdeki bozuk paralar yere saçılıyor. Bacak arasını sımsıkı tutarken,“Vurma, acıyor, tamam, daha çok toplayacağım,” diyor. Adam yine bağırıyor: “Çek elini oradan.” Çocuk bu kez bacaklarını sıkıyor, ama eli yine orasına gidiyor. Ağlıyor çocuk gözyaşı dökmeden, dudaklarını büzerek.

Pantolonu yarı beline kadar ıslanmış, ayakkabısının bağcıkları çözülmüş, çorapları yok. Sarı, kıvırcık saçları gözünün önüne düşmüş.Birkaç gün önce gazetede gördüğüm kayıp ilanındaki çocuğa ne kadar da benziyor. Kemikleri, tenini delip çıkacak neredeyse. Dört yaşında var yok. Yüzü, kulakları kıpkırmızı.Bir eliyle başını, diğer eliyle de dört tekerlekli arabasının demirini tutuyor.“Adam başına da mı vurmuş acaba?” diye düşünürken, gözüm, boş kutular, mendil paketleri, yiyecek kırıntıları, kırık dökük eşya ile dolu olan arabaya takılıyor.Küçük bir kartonun üzerinde, “Annem böbrek hastası, yardım edin,” yazıyor. “Niye vuruyorsunuz yavrucağa? Babası mısınız?” demeye kalmadan adam elini arka cebine atıp,“Karışma sen,” diyerek üzerime yürüyor.Korkuyorum.O esnada çocuk, gözlerini kırpıştırarak, bir çare umar gibi bana bakıp, “Babam yok benim,” deyince cep telefonuma davranıp polisi arıyorum. Gökyüzünün yaşları çoğalıyor.

Çocuk, göz pınarlarında tuttuğu yaşları bırakıveriyor.Öfkesini yenemeyen adam yine bağırıyor:“Kes sesini, hadi git para topla.”“Tamam,” diyor çocuk. Arabasının demirinden çekerek, hıçkırıklarını içine ata ata, su birikmiş çukurlara bata çıka yola doğru yürümeye başlıyor, gözden kayboluyor.

Hülya Tamzok kimdir?

Ankara Üniversitesi Sosyal Çevre Bilimleri AnaBilim Dalı Doktora programını bitirdi. Halen Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı’nda Gelir Uzmanı olarak görev yapmaktadır. Öyküleri Varlık Dergisi, Yeni e. Aylık Kültür Dergisi, Öykü Gazetesi, Deliler Teknesi Edebiyat Dergisi ve www.oggito.com web sitesinde yayımlanmıştır.

edebiyathaber.net (6 Haziran 2019)

  • Hilal GÜMÜŞKAZMA - 11/06/2019 - 15:43

    Çok güzel bir öykü, akıcı bir dil kullanılmış ve toplumsal sorunlara dokunması etkileyici.Tebrik ederim Hülya Tamzok.cevaplakapat

    • Murat ÖZSARIKAMIŞ - 19/04/2022 - 10:02

      Dr. Ali Cemil Tamzok

      Tarih: 24 Mart 1963
      Bolu-Elmalık Yakubunyokuşu

      SEVGİLİ HEMŞERİM

      Köyden ve etraftan araya sora nihayet nüfus tezkeresinde (Elmalık) yazılı olanların bir listesi meydana geldi. Bu iş bitti derken ikinci bir sıkıntı baş gösterdi: Her birinize yazılacak birer mektubu hazırlamak…

      Bu işte de gördüğün gibi Düzce‘de bulunabilen bir baskı makinesi yardıma yetişti. Geriye ne kaldı? Derdi anlatabilmek. Bu işi de yazma sanatı olan biri yapsa idi bana sırf seyretmek düşer;d aha güzel bir mektup da meydana gelirdi. İçinizde mutlaka bu meslekten de kimseler vardır. Mübarek köyde neler yok ki? Bana gelince: Emekli vaktimde kimseyi kendime güldürmek istemem şüphesiz… Ne çare ki hem hekimliğin ve hem de askerliğin güzel yazı yazma sanatı ile yakınlığı kıt… Ben düpedüz okur yazar bir Elmalıklı olarak aklıma geliverenleri, gördüklerimi, hissettiklerimi sıralayıp kendimi bu sıkıntıdan kurtaracağım. Biraz da siz okuyanlar sıkıntı çekerek ve iyi anlatamadığım yerleri, tekrarlayarak terleyin. Böylece de ilk zahmetleriniz başlamış olsun!.. Esasen bu satırlarda sıralananlar yalnız benim değil; hepimizin türküsüdür. Seçim beyannamesi değil… O halde Bismillahirrahmanirrahim.

      İşin geçmişe dokunan tarafı uzun sürmemeli: Yeni teğmen rütbesinde genç bir hekim olarak bir yaz köyü görmeğe gelmiştim. Yıl 1937 idi… Rahmetli Şaban ağanın şimdi çürümüş ve metruk koca evi bembeyaz badanalı idi. Bir Pazartesi günü, sanki köyün tenhalığından faydalanarak toplanan 15 kadar yaşlı arasında (şimdi çoğu rahmete kavuştu) ben de kar rengindeki o nefis yayla kaymağı yığınına kaşık uzatanlar arasında idim. Aşırı mide dolgunluğundan olacak ki vaktinde yol alıp gidemedik de saatlerce fındık ağaçlarının diplerinde uzanıp kalmıştık. Dün gibi hatırlarım. Sonradan Van Edirne arası yıllarca dolaştım da o renk ve lezzette bir benzerine rastlayamadım. Bunu söylemekle henüz lafın başında köylümü methetmeğe başladığımı sanma! Aşağıda sıralananların çoğu köyün aleyhine gibidir…

      O gün o evde bir araya gelmekten bir murat var idi: Muhtarların, fakir ve bilgisiz, teşkilatsız köy sakinlerinin öteden beri yapamadıkları bazı köy işlerinin topluca yapılıp yapılamayacağını konuşmak…

      Bu yana yıllar geçti. Çeşitli kifayetsizlikler, yokluklar, uygunsuzluklar ileri sürüldü. Olmadı bu işle… Olmadı da, bizim köy 1963 yılında benim şu son Pazar sabahı gördüğüm hale kadar geldi. Böyle demekle acaba ben fazla bir kötümserliğe mi düşüyorum?

      Seyrek, görüp inanmayanları veya nüfuz edemeyenleri bu yaz ben davet ederim görmeye… Birlikte yoklayalım: On beşimizin önüne bir karavana kaymağı; değil bir evin mutfağında; mahalleden toplayabilecek miyiz bakalım?!..

      Bir kaymağın üzerinde bu kadar durulur mu? Şahsen pek yemediğime sizi temin ederim. Durulur… Neden bakın:

      Yıllar yılı mutlaka (yılda) iki üç kere, son on yıldır pek sık yoklamadığım bu köyde azalan kaymakla mütenasip olarak un çuvallarının da küçüldüğünü, bir aileye mahsus harman gününün 10-15’ten bir tek güne kadar düştüğünü; bunun yanında öksürüklerin arttığını, bel kemiklerinin vaktinden evvel öne kıvrıldığını şu hekim gözlerimle gördüm… Bu hakikati acı da olsa-bu mektubumda sana duyurmadan geçersem ne yazacağım?!.. Selam ve kelam mı hep?!…

      Sana anlatmak istediklerimi hangi kelimelerle iyi ifade edebilirim?. Biraz sabırla dağ ve yayla karakteri icabı bizim köy doğumlu olanlar acelecidir ve yavaş yavaş -bu mektup da birden fazla yazılacak değil- okumak külfetine katlanmak şartı ile ve ben şimdi oturduğum şu pencere kenarından sabahın bu erken vaktinde gördüklerimin bir kısmını olsun; bu kağıda geçirebilirsem zannederim durum anlaşılacak,başkaca ecnebi maharete lüzum kalmayacaktır…

      Yine (köyde bir gün) hevesiyle dün akşam çoluk çocuk köye gelmiş idik. Bu köyün iyiye yönelmeyen hali herhalde kafamın düzenini bozmuş olacak ki gece uyuyamadım. Nihayet saat 4’te büsbütün kalkıp oturdum. Önüme koyduğum bardak çayı sobanın üzerinden tazeledikçe saatte fecre doğru ilerledi… İnsan beyni boş durmuyor. Ben de yıllardır kafamın içinde gezdirdiklerimi son bir kere hizaya getirmeye çalıştım. İşin can ve püf noktası olarak evvela Elmalıklılara (şu dakikada burada uyuyanlara değil!) birer mektupla işe başlamayı uygun bularak kalemi elime alıp lüksü pompalamayı da unutmadım.

      İşte buraya kadar yazmışım. Artık ortalık aydınlanıyor.

      Saat 5.40, 24 Mart 1963 Pazar… Önümdeki kağıdı şimdi daha iyi seçebiliyor, dikdörtgen köy çayırını güney-batı köşesinden gözetleyebiliyorum. Bak neler görüyorum: Hava soğuk. Köyün koyu yeşil çayırında yer yer kar kümeleri katılaşmış duruyor. Bu yeşillikte hanginizin hissesi yok? Çayırın batı tarafındaki -geçmiş yıllara nazaran o bile- ufalmış gölcüğün kenarında birer (bu gölcükte kışın biz boynuzdan yapılmış üzeri kırmızılı topaç çevirirdik çocukken. Orta yaşlı olanlarınız hatırlar) ayakları üzerinde, başları gövdelerine çekik, tüylerini kabartmış iki leylek düşünüyorlar. Baharı umarak geldiklerinden olacak; azıcık pişman ve perişan bir halleri var… Vefakar mahluklar… Bunlar oldum olası bu köyü bırakmaz, öbür yıl şahıslarına kısmet olmasa da haleflerine teslim ederler. Hem rast gele değil; bir intizam ve disiplin altında, birbirlerinden haberli geliş ve gidişleri ne kadar güzel ve manalıdır! Vazgeçemez bu köyden bu hayvancıklar! Kendime soruyorum: Nerede bu leylekler kadar olamayan bu çayırın asıl çocukları? Onların ilk yıllarına ait yalın taban izlerini sabahın bu alaca vaktinde bu çayırın her tarafında görür gibiyim! Büyüyünce neden faydasız olmuşlar buraya?

      Ekmek derdinden mi? Bizim leylekler de bu mücadele de onlardan aşağı mı kalıyor sanki? Üstelik her sene hem de vaktinde -düğünlerde değil- yetişerek köy mahsulüne zarar veren haşere mücadelesine de katılıyorlar. Neden katılmasınlar? Onlar bu köyde büyümediler mi?

      Ortalık daha iyi seçilir hale geldi şimdi. Yakınımdaki göçmenin horozu telaşla arka arkaya feryat ediyor… Herhalde halkı uyandırmak istiyor… Dikkatle bakıyorum. Henüz tüten baca yok… Karşı ki yamaçları yalayan bir sis doğuya doğru savrularak atılıyor. Ben çocukken bu yoktu bu vadide. Bu, elinden baltayı bırakmayanların musallat ettiği zararlı bir misafirdir.

      Bu ne uzun bir aşk mektubudur! Hissettiklerimi yazabilmem çok zor. Ya okuyucuyu bulmak! Ama devam edeceğim. Niyet ettim bir kere… İstersen çöp sepetine at sen!

      Nihayet kahve ocağının koyu renkli dumanı savruldu. İşsizlerin otağı burası… Önü mavi boyalı bir kamyon orada bekliyor… Bu kamyon bana köyün iyi huylu kötü talihli bir çocuğunu hatırlatır: Şecaattin’nin arabasıdır bu… (Bu köy için iyi şeyler düşünür ve didinirdi o. Kaç kere yanıma gelip bu konuda söylediklerini ve yağlı pantolonunu unutamam hiç.)

      Bir köpeğin uzaktan gelen kısık sesi, Emine’nin horozu, kamyon ve Nazım’ın baca dumanı olmasa bu köyde insan oturduğuna inanmak zor bu dakikada… Halbuki saat 6.50 oldu. Başkaca hayat izi yok şimdilik… Esasen evlerin çoğunun kapıları gündüz de kapalı… Duvarları maili indiham (yanpiri). Bacaları yenik yenik… Yer yer başlamış ve ilerlemiş kanser yaralarını hatırlatıyor insana…

      Çayır yan yana tümsekçiklerle dolu. Eski bir göl dibi olmalı burası. Bizimkiler yüzyılda bir gün bir araya gelip bunu düzeltmeyi bile akıl etmemişler de hem romatizmaları artan kalçalarını daha zor duruma sokmuşlar hem de istikballerini bağladıkları sevgili öküzlerine etmediklerini bırakmamışlar… Şu uyuyanları uyandırıp sorsam: bu birkaç tümsekçiği de hükümet makinelerinin düzeltmesi lazım geldiği cevabını alacağımı düşünüyorum… Ne ayıp ve ne beyhude bekleyiş! Mezar çukurlarımızın hazırlanmasını da mesela karayollarından beklememiz yerinde olmaz mı diye düşündüm ama fırsat ve rahat vermez ölüler!Kokar başımıza mübarekler! Bekletmeye gelmezler…

      Demin ki sis çayırı da kapladı şimdi… On metre önümdeki bahçe kapısını zor seçebiliyorum. Herhalde göze görünmemesi daha hayırlı, bir çok çirkinlikleri saklamak ister…

      Köydeki numeraj 140 kadarmış… Bunların yarısı boş. İçinde oturanlar için de bir sözüm var: Bunlardan da -köylümüzün kullandığı tabiri- kullanayım: Adına hane denebileceklerin sayısı 25’i bulmaz. Hakikate bir adım daha yaklaşalım mı? Bu yirmi beşten de bu gece -pirinçten vazgeçtim- beşer kilo kuru fasulye ve nohutu yan yana birer torbada muhafaza edenler elimizdeki parmak sayısını bulmaz… Pek genç olanlarınız hariç çoğunuz iyi hatırlarsınız: Çocukluğunuzda evlerinizde teneke ile bunlar yok muydu? Bildiğiniz tarlalar havaya mı uçtu? Hayır… Hepsi yerinde… Bir kısmını yaban otlar bürüdü, bir kısmını da çalılar kapladı… Seyirci kalmakta daha devam etmeli mi bu hale? Bir düşün bakalım!

      Sisin içinden iki çarşaflı kadın göründü: Bu geniş çimenlik köyde hediyelik
      -veya nazarlık- bir tek hindi olmadığına göre herhalde birinin koltuğu altındaki hasta bir çocuk olmalı… Konuşmamıza ara verelimde sen ve ben dinlenelim azıcık…

      Evet! Gelen bizim odunculardan birinin 14 aylık yavrusu idi. 25 senedir kaçakçı atölyelere yok pahasına tomruk yetiştirmekten kendi evinin tavanına on tahta çakmaya eli değmeyen (!) iş bilmez bir babanın biricik oğlu bronkopnömoni dediğimiz hastalığa -tabii olarak- yakalanmış… Ağzı burnu morarmış… El ve ayaklar soğuk… İçinizden pek çoğu azraille didişen bu küçüğün akrabasıdır. 900 metrelik çamurlu bu köy yolu yüzünden Bolu taksileri buraya 20 liraya nazlanırlarmış… Zaten çağırıncaya kadar öğlen olur… Bizim çocuk gözünü yumar. Doktor ve eczacı beyler de 15-20 lira isterler. Pederini bulup acele elli sopa atsak şimdi nereden bulur bu parayı? Yapacağı bir şeyi olmadığından kendisi başını alıp kahveyi boylamış zaten. Bu çocuğa gerekenleri ben şu dolaptan temin ettim bu gün ama ya öbür çocuklar!

      Yeter artık bu can sıkıcı hallerin sayılması… Sonra bu mektup bitmeyecek… Birazda gelecekten bahsedeyim sana… Böylece tatlı ümide kaptıralım kendimizi… Dikkat et! Bu kısım bu mektubun mühim ve ikinci bölümüdür:

      Halini tasvire çalıştığım bu köy için bir tek kurtuluş ümidi var: Senin de dahil olduğun ve köy dışı okur yazar 10’a yakın çocuğu… İşte bu imkan on yıl önce yok idi. Bu büyük bir kuvvettir. Köyü kurtarmak için tutulacak tek yol,b aş vurulacak tek çare ve beslenecek tek ümit kaynağı köyün dışarıdaki bu varlığıdır… Memleketimizin kırk bin köyünü bilmem ama bu vasıfta yetişmiş 100 çocuğa sahip köy sayısının Türkiye’mizde bir tek değilse bile parmakla sayılacak kadar az olduğunu iyi biliyorum… İmkanı bu hale yükselmiş bu köy için çamur ve yokluk, düzensizlik için de bundan fazla bırakılmak ne insanlık ne de memleket sevgisi ile bağdaştırılamaz! Mektubun bu son paragrafında fazla söze ihtiyaç hissetmeyecek kadar her birinizin yetişmiş olduğunuz muhakkaktır… O halde işi iyice basitleştirmek için ne yapılması gerektiğini sıralıyavereyim: Dürüstlük şartları içinde ve eser meydana getirilmek şartı ile içinizde kendi köşesinde ve küçük imkanları nispetinde köyünden yardımını esirgeyecek kimse olduğunu sanmam şahsen… İşte basitçe köy kalkınması ve planlaması.. İşte şahsi endişelerin ötesinde memlekete hizmet…Üst tarafı laftır…

      1) Hemen köyün yakınlarında bu işi arzu edenlerden beşinin müşterek imzası ile ELMALIK KÖYÜ KALKINMA DERNEĞİ Ana Tüzüğü vilayete verildi. Şu günlerde müsbet vilayet cevabı beklenmektedir. Haberin ola!

      2) Böyle teşekküllerde mühim olan tüzük, edebiyat ve balo vaatleriyle değil Elmalığın çamur ve diğer özelliklerine göre hazırlandı. Baskı yapılabildiği zaman görüp okuyanı memnun edecek niteliktedir sanırım.

      3) Bu yazı ilk genel toplantının yapılabilmesi, bu mektubu alanların çabuk hareketlerine bağlıdır. Giriş aidatı 10, her ay gönderilmesi gereken miktar senin yani köy dışı belirli bir iş ve mesleği olanlar için 5 lira olarak düşünüldü. Fazla görülürse ilk kongrede indirim yapılabilir. Köydekiler için bu rakamlar 5 ve oldu. Bu bir paradoks gibi görünüyor ama; nidelim! Beş kıtada ve edebiyatta odunculuk fakirliğin sembolüdür. Hariçtekiler bu rakamdan alınmamalı bence… Sanırım hepiniz böyle düşüneceksiniz…

      4) Aidatı postalayacağın adres şudur: Düzce Ziraat Bankası Elmalık
      Derneği 6139 No.lu hesabına. Banka gönderenin adı ile muhafaza edecektir.

      5) Mümkün süratle: Bana (Düzce-Dr. A.C.Tamzok) -kabul halinde- “Beni üye yazınız. Giriş aidatı 10 lira bankaya postalandı”dan ibaret mektubunuzu yollayın. Okunaklı adresinizi unutmayın…

      6) İlk genel kongre de bulunabilmeniz şansınızın yüksek olacağı tarihi de lütfen yazın. (Yani sizin için Mayıs veya Haziran veya bir diğer ayın birinci mi ikinci yarısı mı uygun olur?)

      7) Kurucular şimdilik kağıt ve kaleme ait kısımlar ile meşgul olacaklar.

      İçinizde çoktandır köyü ziyaret edememişleriniz veya kısa ziyarette etrafı iyi görememişleriniz vardır. Bu mektup sanırım sana karlı bir Pazar gezisi yaptırmıştır… Müşterek işimiz olduğu için acı taraflarını çekinmeden yazdım.Bir son soru sorulmalı: Acaba bu teşebbüs muvaffak olur mu? Yoksa memleketimizde denenmiş binlercesinden bir çokları gibi kağıtları bir rafta küllenir, iş güme gider mi? Teşebbüsün muvaffakiyetine inanmasa idim bu kadar nefes harcar mı ve seni üzer miydim! Ama işin yani muvaffakiyetin bir de derecesi var! Bu derece senin göstereceğin alakaya bağlıdır. Üyeler aidatını gününde öder ve yönetim kurulu yerinde çalışırsa dernek geniş bir bölgeye numune olacak seviyeye bile ulaşır… Köy kurtulur… Arzu edip ileri adım atanlara (kenara çekilenlere değil) Hak yardımcıdır. Şimdilik biz 5 kişi gidebildiğimiz yere kadar yavaş da olsa yürüyeceğiz…

      Son söz:Senin gözlerinden öpmeye imkan ve fırsat verdiği için ben şahsen bu kadarından bile şimdiden hudutsuz memnunum. Muvaffakiyet dediğimiz de bu değil mi zaten? Hoşça kal aziz köylüm.

      Dr. Ali Cemil Tamzok

      DÜZCE

      NOT: Mektubun yazılış ve postalanış günleri arası mecburi sebeplerle uzadı. Bu gün 20 Mayıs 1963 Düzce Ziraat Bankasına uğrayıp Elmalık kalkınma derneği hesabına ilk çoban armağanını vererek hesabı açtırdım. Buyurun da devam etsin bu iş!cevaplakapat

      • Hülya Tamzok - 19/04/2022 - 11:16

        Sayın Murat Özsarıkamış Bey çok teşekkür ederim Ali Cemil Tamzok’un yazmış olduğu yazıyı gönderdiğiniz için. Benim için çok değerli. Okuyacağım ve size yazacağım. Saygılarımla. Hülya Tamzokcevaplakapat

  • Hulya Tamzok - 11/06/2019 - 15:55

    Çok teşekkür ederim Hilal Hanım zaman ayırıp okuduğunuz için. Sağ olun. Sevgiyle. Hulya Tamzokcevaplakapat

  • Fatma Koçköprü - 22/06/2019 - 17:19

    Öyküye esas olay ve kahramanlar kadar olayın yaşandığı yerdeki değişkenler zengin bir betimlemeyle anlatılmış.Son bağlamda öykü tahmin edilebilir bitirilmiş.Okuyucuya bırakılabilir veya daha zengin bir anlatım olabilirdicevaplakapat

    • Hulya Tamzok - 22/06/2019 - 23:21

      Fatmacigim çok teşekkür ederim. Son bölümle ilgili eleştirini göz önüne alacağım. Sevgiler.cevaplakapat

  • Ali Yılmaz - 19/08/2021 - 09:57

    Çok güzel bir öykü.tebrik ediyorum.cevaplakapat

    • Hülya Tamzok - 26/08/2021 - 16:04

      Ali Yılmaz Bey merhaba, zaman ayırıp öykümü okuduğunuz ve değerlendirmenizi yazdığınız için çok teşekkür ediyorum. Sağlık dileklerimle.cevaplakapat

  • Murat ÖZSARIKAMIŞ - 19/04/2022 - 10:06

    Merhaba Hülya Hanım ,

    Öykünüz harika bir dille ve betimlemelerle yazılmış . Sizi tebrik ediyorum . Sürpriz olarak da – dedeniz olabileceğini düşündüğüm – rahmetli köylüm Ali Cemil dedenin bir mektubunu gönderiyorum .

    Saygılarımla ,cevaplakapat

    • Hülya Tamzok - 19/04/2022 - 11:15

      Sayın Murat Özsarıkamış Bey çok teşekkür ederim zaman ayırıp Parktaki Çocuk’u okuduğunuz için. Ayrıca rahmetli Ali Cemil Tamzok’un yazmış olduğu bir yazıyı gönderdiğiniz için de teşekkür ediyorum. Okuyup size yazacağım. Saygılarımla. Sağlık ve esenlik dileklerimi iletiyorum. Hülya Tamzokcevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r