Masthead header

Kedilerden sen anlarsın konuş onlarla! | Burak Soyer

William Baldwin tarafından bundan yaklaşık 525 yıl evvel yazılmış, İngiltere’nin ilk romanı sayılan ‘Kediye Dikkat’, kedilerin konuşabilmesinin, akıl yürütebilmesinin, düşünerek hareket edebilmesinin mümkün olup olmadığını, yapabilselerdi bizim nasıl davranacağımız hakkında tahmin yürütürken dönemin atmosferinin merkezindeki dini, kralı, kiliseyi, ahlaki konuları hicvetmeyi ihmal etmiyor.

İnsanın vazgeçemediği huylarından birisi, kendini dünyanın efendisi sandığı için ona en yakın gelen canlıyı, yani hayvanı “insanlaştırmak” oldu ve onlara yine kendince bazı huylar yapıştırdı: Kedi nankördür, köpek sadıktır vs. Listeyi uzatabiliriz. Ancak hayvanların et, süt, deri gibi bilumum ‘özelliklerinden’ işine yarayanları kullanıp sonrasında onları sallamaması ya da işine geldiği gibi kullanıp atmasının ardından hayvanların ‘gerçek’ birer canlı olarak insanla eşit yaşam hakkı olduğuna da kulaklarını tıkadı. Her kuşun farklı ötmesini, ineğin mö’lemesini, köpeğin havlamasını, kedinin miyavlamasını ‘nevi şahsına münhasır’ özellikler başlığı altında topladı, belgesellere bile konu yaptı. Ama onları gerçekten duyup anlayabilseydi ne olurdu sorusunu aklının ucuna bile getirmedi. Bundan yaklaşık 525 yıl önce William Baldwin’in yazdığı, kısa süre önce de Ketebe Yayınları etiketi, Tugay Kaban çevirisiyle Türkçede yayınlanan ve İngilizlerin ilk romanı olarak kabul edilen ‘Kediye Dikkat’, kedilerin konuşması, düşünebilmesi, harekete geçmesiyle ilgili o kritik soruyu masaya yatırıyor: “Kedileri duyabilseydik ne yapardık?” Bakalım ne yapardık…

Dönemin İngiltere kralının eğlencesi için bir araya gelen bir grup ‘üstat’, ‘usta’, ‘beyefendi’, tiyatro oyunu için yaptıkları okuma provasını bitirdikten sonra oyun üzerine muhabbet ederken mevzu bir şekilde kuşların ve canavarların akıl yürütüp yürütmediğine gelir. Usta Ferres kralın, çoğu oyuncuyu kuş rolünde görmekten hoşlandığını ve kendisinin Ezop’un kargasını oynarken eğlendiğini savunurken anlatıcı aklı olmayan yaratıkların böyle konuşturulmasını komik bulmadığını söyler. Araya giren Beyefendi Streamer ise karşıt bir görüş ortaya koyarak kuşlar ve diğer hayvanların da en az insan kadar akıl izan sahibi olduğunu belirtir ve örnekler sıralamaya başlar: İpte yürüyen filler, hava durumuyla ilgili tespitlerde bulunan kirpiler, şifalı bitkilerle yavrularını iyileştiren kırlangıçlar… Hararetli tartışmanın ardından anlatıcı (sanırım Baldwin’in kendisi oluyor), Beyefendi Streamer’dan kendini inandırmasını ister ve hikâye de böylece başlar.

Kitabın ilk kısmında ‘üstat’ Streamer, daha önce bulunduğu yerlerde bazen bizzat kendisinin bazen de tanıkların anlattıklarıyla kedilere dair yaşadığı tecrübeleri paylaşır. Sürekli ve bol et yemek isteyen kediler, cadı kılığına girmiş kediler, bol bol konuşan kediler, milleti korkutan kediler… Ancak bulunduğu meclislerde ve toplantılarda kimse ona inanmaz ve onun tezine karşılık herkes kralı, kiliseyi, Papayı savunur. Tam burada da kitaba alttan alta hizmet eden hiciv ve dönemin atmosferine yönelik sıkı söylevler devreye girer ve din, Papa, cadılık, ahlaki değerler, Streamer ve kedilerle karşı karşıya gelir. Kendisine karşı çıkanların savunmaları kafasına yatmayan Streamer da sazı eline alır ve kedilerin dilini çözmek için korkutucu bir deneye girişir. Streamer bir yandan yaptığı deneyle kafayı çamura bularken gerçek hayale karışır ama kediler de onu hiç yalnız bırakmaz… Kitabın bundan sonrası biraz bulanık olduğu için o kısımları okurun bakış açısına bırakıp konuyu ufaktan toparlayalım. 

‘Kediye Dikkat’in çevirisi için epey çaba sarf etmiş Tugay Kaban’ın kitabın önsözünün son paragrafı şöyle: “Tüm bunların dışında, bir okur olarak, bu kitabı okuyacak olanlara, kitap hakkındaki şeylerin hepsini bir kenara bırakarak hikâyeye odaklanmalarını önermek istiyorum. Zira Baldwin, her ne kadar metnine birçok şifre ve sair şeyler yerleştirmiş olsa da bence, her gece sokaktaki mırıltıları dinlediğinde, aslında yüreğini kaynatan o soruyu sual edip duruyordu kendisine. Kedilerin ne konuştuklarını anlayabilseydim, ne yapardım?” Bu minyatür kitabı elbette herkes kafasına göre istediği yere çekebilir ve illa bir bit yeniği arayabilir ama Kaban’ın sorusunun kitabın esas derdini ifşa ettiği de bir gerçek. Ezcümle biz de unutmadan ekleyelim: Sahi, kedileri duyabilseydik biz ne yapardık?  

edebiyathaber.net (18 Kasım 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r