Masthead header

Öykü: Lol bebek | Sibel Oğuz

Okullar tatil olmuş, ikinci sınıfa geçmiştim. Bütün sözcükleri rahatlıkla okuyup yazabiliyordum. Kendi düzeyimdeki hikâye kitaplarını bir çırpıda okumam bana heyecan veriyordu. Bu durum benim olduğu kadar öğretmenimi ve annemi de mutlu ediyordu elbette. Babam mı? O beni kekeme cümlelerimle yargılamaz, aksine birlikte eğleneceğimiz malzemeler çıkarırdı. Akıcı okuyor olmam babamın gözünde herhangi bir statü değişikliğine yol açmadı. Babamdan birçok şeyi öğrenmenin yanı sıra kusurları görmezden gelmeyi de öğrenmiştim. Sevdiğim kitaplar arasında birbirini tamamlayan, mutlu sonla biten aile hikâyeleri vardı. Tekrar etmekten sebep ezberlediğim bu hikâyeleri hangi çocuk okumak istemezdi ki?

Ansızın neler olduğunu kavrayamadığım olaylar zinciri ailemizin mutlu hikâyesini trajediye çevirdi. Beklenmedik fırtına kopmuş, aile fertlerimizi birbirinden bağımsız mekânlara savurmuştu. Annem başka evde yaşıyordu. Bu zorunluluğu kestiremiyor oluşum ne acı. Çocuk aklı dedikleri bu olmalı. Çıkış yolu aradıkça düşüncelerim büyüyor, devleşiyor kabına sığmıyordu. Benden dört yaş büyük olan ağabeyimle, ellerimizde benim pembe, ağabeyimin bordo renk bavullarla dedemlerin evine yerleştik. Çok eşya koydu annem. Terleme olasılığını göz önünde bulundurmamız lazımmış, sıcaklık artarak devam edecekmiş, bu ayrıntıları düşünmemiz gereken yaştaymışız. Ağabeyim cevap vermedi. Bazı durumlarda ağabeyimi taklit etmem gerektiğini bildiğimden sustum. Annem pencereye doğru yürüyerek perdeyi ürkütmeden araladı. Yağmurun yağacağına hüküm veren bir ses tonuyla şemsiyelerimizi unutmamamız gerektiğini hatırlattı. İkimiz de iyi biliyorduk yağmur havasının olmadığını. Lâkin annemin dönmekten yorulmuş dünyasına karla karışık yağdığını hissediyor, anlıyor biliyordum. Görmezden gelmeliydim, bu gerekliliği de biliyordum. 

Annemle kaçak göçek görüşüyorduk. Nedenini sorduğumda söylediği, duymak istediklerim değildi. Olay örgüsünden yola çıkılarak yüksek kurgu barındırıyordu. Birilerinin ailemiz üzerinden hikâye yazdığını, daha doğrusu yeniden yapılandırdığını kestirebiliyordum. Ağabeyim benim sorgulayıcı yönümün aksine neden aramıyor, soru sormuyor? Sorarsa yaklaşmakta olan olası felaketin hız kazanacağını düşünerek susuyordu. Babamın nerede olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Dedem şefkatli olduğu kadar sinirlerine hakim olamayan biriydi. Bu yüzden babaannemi kendime daha yakın bulurdum. Evde yalnız kaldığımız bir gün korkularımın arkasına gizlediğim zedelenmiş cesaretimi toplayarak babamın nerede olduğunu sordum. Babaannemin vaktinden evvel yüzleşmeye yanaşmayacağını pekâlâ kestirebiliyordum fakat daha fazla içimde tutamazdım. İş için uzaklara gittiğini, uzun süre dönmeyeceğini söyledi. Aldığım cevap beni tatmin etmemişti. Sorularım beklenmedik yerlerden geliyor, babannem üzerinde durmadan geçiştiriyordu. Konuyu dağıtarak, balkona çıkalım, dedi. Pencereye kadar uzanan akasya ağacının dalları, rüzgârın etkisiyle sallanıyordu.  Babaannem kurumaya bıraktığı cevizlerin azaldığını görünce suçu kargalara yükledi. Hırsızlıkla suçladı kargaları.

 Gün geçtikçe babamla ilgili kaygılarım artıyordu. Bir gece yarısı dedem, babaannem, ağabeyim ve ben kocaman bir otobüse bindik, üzerinde Antalya yazıyordu. Uzaklara gidiyor oluşumuzun tedirginliği hecelemeden okumamın sevincine gölge düşürmüştü. Geceyi çoğunlukla uyuyarak geçiriyor olsam da firmanın ikramlık limon kolonyasının bayramları anımsatan kokusuyla uykuma minik aralar veriyor, bir süre sonra kaldığım yerden uykuma devam ediyordum. Sabahın ilk ışıklarıyla otobüs terminalinde indik. Küçük  ellerim dedemin koca avuçlarından cesaret alıyordu. Babamın yanına varıncaya kadar tuttuğum eli bırakmadım, yabancı şehirde kaybolurum korkusuyla. Ağabeyim büyüdüğünü kanıtlıyor olmalıydı ki önden yürüyor, ara sıra arkasını dönerek mevcut sayımızı kontrol edip tekrar sabit hızla yola devam ediyordu. Nihayet babamın bizden ayrılmayı göze aldığı iş yerine geldik. Hayalime sığmayacak kadar büyük demir parmaklıklar matematiksel zekânın ürününden öte kabahatli bir demir ustasının ellerinden çıkmış gibiydi.  Binanın giriş kapısında sevimsiz görevli karşıladı bizi. Randevuya geciken hastalar kadar mahcuptuk. Otoriter duruşundan taviz vermeyen dedem görevlinin karşısında herhangi bir hasara sebebiyet vermek istemiyor, elinden geldiğince hassas davranıyordu. Hepimiz sıkı kontrolden geçtik. Sıra babama getirdiğimiz kıyafet çantasındaydı. Görevli özenerek katlanmış kıyafetleri ters çevirip ceplerini inceledikten sonra rastgele attı çantanın içine. Bu hareket karşısında yutkunarak dedeme baktım, gözlerinde susmanın gerekliliğini işaret eden uyarı vardı. Mecburiyet, zehirli bir sardunyaydı, hepimizi ele geçirmişti.

Nihayet garip suallerden sınıf geçerek ki bu pek kolay olmadı, babamın yanına vardık. Sımsıkı kucakladık birbirimizi. Arkama sıra dağları almış kadar güvende hissediyordum kendimi. Babamın her daim yana taranmış saçları birbirine karışmış birer firariydi şimdi. Elimden gelse zamanı durduracaktım fakat babamla geçirdiğimiz bu kısa vakit su bardağının içine atılmış buz parçacıkları gibi hissettirmeden eriyerek suya karışıyordu. Yüzünde merhamet kırıntısı aradığım görevli seri adımlarla yanımıza gelerek görüşme vaktimizin dolduğunu, hemen çıkmamız gerektiğini söyledi.

Neden bütün bu olanlara bir anlam veremiyordum? Çok istediğim kuşu almayı, kafes tutsaklıktır diye bir türlü babama kabul ettiremezken kendisi neden parmaklıklar arasında daire çiziyordu?

Arkamıza bakmadan dar koridordan çıkış kapısına ilerledik. Yol boyu mutlu çocuğu oynuyordum. Babamı kilometrelerce uzağımızda bırakarak evimize vardık. Günler geçiyor dedemin evindeki yaşam kurallarına ayak uyduruyorduk. Okullar açılmıştı, kitaplar bu kez öğreticilikten çıkmış, bedenime ağır gelen yüke dönüşmüştü. Arkadaşlarımın, annen nerede, sorusuna evdeki günlük tembihler doğrultusunda cevap veriyor, okulumdan, arkadaşlarımdan ve oynadığımız oyunlardan çabucak sıkılıyordum. 

Bir akşam evimiz hiç tanımadığım insanlarla doldu. Oyuncaklarımı alma bahanesiyle odadan odaya geçiyordum. Duyu algılarım sonuna kadar açılmış, konuşulan hiçbir cümleyi kaçırmak istemiyordum. Buna rağmen söylemlerin üstü örtüktü, anlamakta zorlanıyordum. Misafirler iş birliği yapmış gibiydiler. Kurdukları cümleler aynı amaca hizmet etmenin yanı sıra teselli ağırlıklıydı. O akşam onca telaşın içinde doğum günümün unutulduğunu düşündüm. Birkaç yakınımız dışında herkes evine çekildi. Evde tebessüme dahi yer yoktu. Gülmenin büyüğü, küçüğü olmazdı nihayetinde. Ağabeyim kulağıma fısıldayarak beni yattığımız odaya çağırdı. Halam doğum günümü unutmamıştı, elindeki kırmızı fiyonklu hediye paketini bana uzattı. Kalbim hızla vurmaya başladı. Evdeki kasvetli havaya rağmen çok mutluydum. Uzun zamandır istediğim lol bebeğe sahip olmuştum fakat lol bebek çok katmanlıydı. Sabırsızlıkla açıyordum her bir katını. Uzun uğraşlar sonucunda nihayet bebeğime ulaştım. Halam iri kasede su getirdi. O gece beni mutlu etmek için elinden geleni yapıyordu. Bebeği suyun içine koyup merakla beklemeye başladık. Gözlerime inanamıyordum. Bebeğimin pembe elbisesi kırmızıya dönüşüyor, bununla da yetinmeyip ağlıyor, bütün hünerlerini tek tek sergiliyordu. Hızlıca çıkardım sudan. Evimizin  yeni üyesinin ağlamasına izin veremezdim. Sıra onu çocukların erişemeyeceği bir yere koymaktı. Salondaki konsolun bebeğim için emniyetli bir yer olduğunu düşündüm. Dikkatlice şamdanın yanına koydum. Gözüm mavi kapaklı dosyaya ilişti. Yeni olmalı dedim. Geçen yıla oranla azalmış olsa da hâlâ okuma hevesim tam olarak geçmiş değildi. Büyük harflerle yazılmış bölümleri rahatlıkla okuyabiliyordum. Babamın ismi sıkça dolaşıyordu sayfalar arasında, onun adına düzenlenmiş olmalıydı. Yedinci sayfaya geçtiğimde yukarıdaki ismi beyan olunan kişi on bir yıl, dokuz ay hüküm giymiştir, yazıyordu. Yukarıdaki isim babama aitti. Aylardır aradığım soruların cevabını yedinci sayfada bulmuştum.

 Işığı el çabukluğuyla kapatarak ağabeyimle uyuduğumuz odaya geçtim. Sokak lambası içeriyi aydınlatıyordu. Halam uyuduğumuzdan emin olmak için odaya girdi. Sıkça başvurduğum uyumuş numarasını yaparak gözlerimi yumdum. Halam, dini ritüellerini yerine getirmekle eş değer tuttuğu akşam öpücüğünü kondururken yanağıma kutsal bir görevi tamamlamış kadar rahat ayrıldı odadan. Duygularımla baş başa kalacağım bu anı bekliyordum. Ağabeyim, dedim. Efendim, dedi. Gerisini getiremedim, soracağım şeyi tahmin etmiş olmalıydı. Çok uykusunun olduğunu söyleyerek  arkasını döndü. Gerçeklerden kaçtığının ikimiz de farkındaydık. Okumayı öğrendiğim için kendime öfke duyuyor, kısmak istedikçe iç sesim büyüyordu. Duanın gücüne sığınarak bütün içtenliğimle Tanrı’ya isteklerimi söyledim. Dualarımın karşılık bulacağını biliyordum. Herkesin uyuduğundan emin olunca lol bebeği kutsadığım yerden alarak balkona koydum. Kargaların bir daha getirmemek üzere götüreceğini umarak. 

Böylelikle evimize giren uğursuzluktan kurtulmuş olacaktık.

edebiyathaber.net (5 Haziran 2022)

  • berna doğan - 06/06/2022 - 12:19

    Çok beğendim. Anlatım, metaforlar… Yazarımızı kutluyor, başka öykülerini de okumak istiyorum. Saygılarımla.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r