Masthead header

Öykü: Kuralsız oyun | Sibel Oğuz

Akşamın yorgunluğu çöküyor arsız şehrin çatılarına. Kaldırımlar kulak kesilmiş, birazdan ay görünecek. Karanlık evvela bizim evi seçiyor. Rastlantılar tekrar edilebilir şeyler mi?

Yarın Antep’e gidiyorum, diyor babam. Annemin bu yolculuğu onaylamadığını anlamak için özel yeteneğe sahip olmam gerekmiyor. Siparişleri topluyor evin önde geleni. Annemin bir şeye ihtiyacının olmadığını sessizliğini sürdürmesinden anlıyorum. Kardeşim üç tekerlekli bisiklet istiyor. Siparişi renksiz, mekanik bir zekâyla tasarlanmış. Sıra bende. Bebek istiyorum diyorum. Gözleri mavi olsun, omuzları dik. Saçları dalgalı olmasa da olur. Bu gibi durumlarda babamın seçimine saygı duymaktan başka çarem yok. Bebeğimde olmasını istediğim özellikler babamın  garibine gidiyor. Anlam yüklü bir gülümseme yayılıyor geniş yüzüne. Benimse dizginleyemediğim öz güvenim.

Okul dönüşü odama koyup hatırlamak için kendime fırsat tanımadığım çantamdan defterimi çıkarıyorum. İkinci sayfada karekterimin yazıma yansıması kendimi dışardan seyretmeme olanak sağlıyor. “O” harfinin içine hapsettiğim dairesel hareketler, sığdıramadığım onca şey ve babamın çemberin dışında kalıyor olması. Bunda bir tuhaflık seziyorum. Bazılarını yamuk çizdiğimi şimdi fark ediyorum. Herkes kendi ekseninde dönerken ben görüş alanının dışında kalıyorum. Kendi kaderimi, çizmeyi beceremediğim yamuk daireler mi belirleyecek? Bu korkunç son olmaz mı? Gelecek kaygısı taşımak yaşımla uygun değil. Olumsuz düşüncelerimden sıyrılarak siparişime yoğunlaşıyorum. Defterimin son yaprağını kopararak istediğim bebeğin resmini çiziyorum. Sağ kulağı diğerine göre orantısız ve büyük. Güldükçe büyüyen, çoğalan kocaman dişleri var. Çizdiğim resmi babama uzatırken acemi bir ressamın kaleminden taşan mavi boyalar suyu çekilmiş bir kıyı kadar terk edilmeye müsait.

Haftalar sonra kavuşacağım daha doğrusu henüz doğmamış bebeğime isim bulmakta zorlanmıyorum. Berri. Hayır, sonunda n harfi yok. Bu ismin bebeğimde nasıl bir karşılık bulacağını merak ediyorum doğrusu. Ellerimi yukarı kaldırarak Tanrı’ya, bebeğimin  uzun ömürlü olması için türlü dualar ediyorum. Annem bizi gözetenin mekanla sınırlı olmayacağı uyarısını yaparak tövbe de, diyor. Üzerimde gelecek sene düşünülerek alınmış omuzlarımdan kollarıma taşan pijamam, dilimde özürle dalıyorum uykuya. O gece Berri’nin gülüşüyle sabahlıyorum. Güldükçe dişleri bir canavarınki kadar arsızlaşıyor. Meşakkatli bir uykunun ardından, buna uyumak denirse güneşin pencereme çizdiği garip figürlere uyanıyorum. Annem olması gerektiği gibi. Kırgınlığını unutmuşa benziyor. Evde genellikle fazla seçenek tanınmıyor anneme. İki şık arasında kalıyor. İstemsizce a seçeceğini işaretler. Babama duyduğu koşulsuz itaat öfkesine baskın geliyor her seferinde. Şimdi ise durum farklı değil. Dile getirmese de bakışlarında babamı affettiği gerçeği var. Ekmekleri kızartma makinesine koyarken kardeşimi uyandırmam gerektiği görevini hatırlatıyor. Tereyağının eriyerek peynirleri alt ettiği kızarmış ekmekler aromalı bir koku yayıyor mutfağa. İşaret parmağımı kullanmadan sayabiliyorum ekmek dilimlerini. Sekiz tane. Zihnimde paylaşımlar yapıyorum. Eylemlerim adil ve sessiz. Bir parça fazla kızartmış annem, gelen olursa diye. Bu varsayımın gerçekleşmemesi için çabuk davranmalıyım. Bencilce dualar dökülüyor ağzımdan.

O yıllara ait hatırlamak istediğim şeyler bir kaç maddeyle sınırlı. Benliğimde derin izler bırakan pazar sabahlarının vazgeçilmezi, annemin sindirilmiş duygularıyla yoğrulmuş kızarmış ekmek dilimleri. Bu geleneği sürdürmek istemem ailecek ortak bir tadın verdiği zevkin bulaşıcı mutluluğu olmasıydı. Şimdi ise bir kısır döngünün içindeyim.

Saate bakıyorum. Onu yirmi bir geçiyor. Yumurtalı, peynirli karışımı ekmek dilimlerine sürerken çocukluğum saf duygularıyla aralıyor kapılarını. Aradan kaç yıl geçtiğini hesaplamak erken zayıflayan hafızam için oldukça güç. Dikkatimi o güne yoğunlaştırıyorum. “O” harfi takılıyor alıcılarımın ağlarına. Hayır deme hakkını kullanma fırsatı verilmeyen, çizdiğim küçük dairemle sınırlı dünyamda gülmeyi becerebilen birinci sınıf çocuğu dikiliyor karşıma. Zihnimi başarısından dolayı ödüllendirmem gerektiği fikrine kapılıyorum. Nerede, ne vakit gerçekleşeceği muamma.

Evimizin işlek mekânı olan mutfakta, pencerenin kenarında oturan Berri koca ağzıyla gülüyor. Değişmeyen tavırlarında bezginlik seziyorum. Yağlanmış saçları, eskimiş pazen elbisesiyle birkaç bozukluğa güzellik satan falcılar gibi. Gülüşü anlamını yitirmiş. Of Berri!

Eşim oturuyor sandalyesine. Her daim aynı yeri seçmesi kendini özel hissetmesi için yeterli bir sebep. Rüzgar boşlukları fırsat bilerek salona doğru ilerliyor. Habersiz misafirden beklenmeyen rahatlıkla sürdürüyor eylemini. Ağzında daha önce işitmediğim melodisi.

Masa düzenimiz ilk günkü gibi, değişime kapalı. Bütün suç karpuzda. Kahvaltı soframıza girdiği günden bu yana kaybettiğimiz huzuru olmadık yerlerde arıyorum. Bir yaz meyvesinin üzerimizde hâkimiyet kurması aklın kurallarına aykırı olsa da bu gerçeği ortadan kaldırmıyor ne yazık ki. Evlendiğimiz günün sabahında kahvaltıya benim çayla eşimin ise karpuzla başlaması olası ortak yönlerimizin temelini sarsmaya yetiyor.

Zıt tercihlerimiz yiyecek ve içecekler üzerinden birbirimize üstünlük sağlama çabalarıyla kalmıyor elbette. Uzuyor, büyüyor, genleşerek kabına sığmıyor. Duygu ve düşüncelerimiz uykusundan uyanmış, saldırıya geçmek için fırsat kolluyor. Masada suskunluğumuz devamlılığını korurken kaşıklarımız bu kuralın dışında. Sessiz gürültüden korkan Berri köşesine çekilmiş, hikâyemizin sonunu yazıyor olmalı ve tabii finalde kendisinin yer alacağını aklından geçirmiyor. Zavallı Berri…

Saçlarımın önden bir kısmını işaret parmağıma doluyor, bırakıyorum. Ufak dalgacıklar oluşuyor. Karşıt eylemlerim yaşamın anlamı veya anlamsızlığını sorgulayarak keşfetmek değil. Ne vakit canımın sıkılacağı hissine kapılsam ki sezgilerim beni yanıltmaz kırılgan parmaklarımı alet ederim kirli işlerime. Süreci yönetiyor olmam açısından bu yola başvurmam mantığımla çelişse de anı kurtarma derdindeyim. Aksi hâlde duymak istemediğim sözcükler aynı amaç için toplanıp çıkacak eşimin ağzından. Kurallarını kendim belirlediğim kurnazca oyunlar oynuyorum. Doymak bilmeyen çocuk ruhumla. Temennim mutlak beraberlikten öte. Olduğum gibi değil, olmasını istediğim gibi sergiliyorum davranışlarımı. Bu hareketimin argoda neye karşılık geleceğini bilmeyecek kadar uzağım sokak diline. Hedefim sınır tanımayan öz güvenim ve yenilgiyi kabullenmeyen gülüşümle rakibimi alt etmek. Oyunumu sürdürürken kendi sonumu bu denli erken getireceğimi hesaba katmıyorum.

Eşim, zihninde on dokuz yıllık beraberliğin yıkım aşamasında. Yapımında bu denli zorlanmamıştı hâlbuki. Evliliğimiz dudakları arasına sıkışmış. Konuşsa kağıttan evimiz ıslanacak, su geçirecek tavanlarımız. Buna müsaade etmeyeceğim. Beni görmezden gelmeyi ustalıkla sürdürürken anlaşmalı suskunluğumuz uzun sürmüyor. Aşkın matematiğini kavradığım, birbirimiz için yaratıldığımıza inandığımız o güne lanet okuyorum.  Anlaşmalı boşanalım, diyor. Çatışmayla geçen bunca yılın sonunda tek taraflı uzlaşmaya gidiyoruz. Alakasız bir şarkı mırıldanıyorum. Parmaklarım saçlarımın arasında. 

Eşim -hâlâ ona böyle hitap etmeli miyim bilmiyorum- sandalyesinden doğrularak pencereye ilerliyor. Bu sessiz hareketin neye mal olacağını kestiremiyorum. Önsezilerim ufacık bir ipucu vermeyecek kadar ketum. Dolgun ve hızlı atan kalp atışlarım yaklaşmakta olan felaketin habercisi olabilir mi diye düşünürken… Berri’nin kolundan tuttuğu gibi camdan aşağı fırlatıyor. Bütün bunların birkaç saniyede gerçekleşmesi ve Berri’nin savunmasız olması. Tanrım! Sindirilmesi oldukça güç değil mi? Pencereye koşuyorum. Dostum, sırdaşım Berri kaldırımda hareketsiz yatıyor. Sağ ayağı kopmuş, bedenine ait olmayacak kadar uzağında. Saçlarını yandan topladığım mavi tokası yer çekimi etkisiyle paramparça. Dağınık saçları, vücudundan eksilen uzuvlarıyla çocukluğumun rüyalarını kollayan cadılardan farksız. Ölüme teslim olan Berri sonunu getirecek bu seçimi kendisi yapmış olamaz.

Bütün bu olanların sorumlusu ben miyim? Bilmiyorum doğrusu.Tek bildiğim her şeyin benim açımdan yeni başlaması bir diğer ifadeyle kaçınılmaz yalnızlık.

Başımı pencerenin kenarına çeviriyorum. Eski alışkanlıklar kolay unutulur mu? Berri’yi arıyor gözlerim. Bıraktığı koca boşlukta yitiriyorum kahkahalarımı. Annem telefonda, bir kere de cevap versen, diyor. Azarlama işleminin ardından haberlere geçiyor. Neriman eşinden ayrılmış, basit nedenlermiş, ortak yönleri yokmuş sözüm ona. Baban duyunca küplere bindi. Kadın dediğin kocasının fikirleriyle bütünleşirmiş, evlilikte ayrı gayrı olmazmış. Havadisler önemini yitirerek devam ederken başa sarıyor. Mevzu mühim. Az kala unutuyordum, diyor. Baban gururlanıyor seninle. On dokuz yıl dile kolay…

edebiyathaber.net (13 Ocak 2022)

  • Muzo - 13/01/2022 - 17:45

    Alttan alta “gerilimin” surdugu mizahi dille yazilmis guzel kurgulanmis bir hikaye.
    O lar hepimizin gencligini mahvetmis demek.Ben universite sinavi kilavuzunun seceneklerin kusursuz isaretlenmesi uyarisinin kurbaniyim.Elim alismis.Hala durmamam bir bos o gorsem.cevaplakapat

    • Sibel Oğuz - 13/01/2022 - 20:14

      Güzel yorumunuz ve bana yeni malzemeler çıkardığınız için teşekkür ediyorum:)cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r