Masthead header

Öykü: Karanlık yutar | Enes Dündar

Güneş uzanan kollarıyla yolda dans ediyordu. Zamanla şekiller belirmeye başladı. Sanki köpek ve kurda benzer hayvan siluetleri gördüm. Rüyamda ormanın derinliklerinde bir kuzuyu kucağıma almıştım. Peşime takılan kurtlar ve köpekleri görünce kuzuyu bırakmıştım. Uyanır uyanmaz içim yanmıştı. Kuzuyu… istememiştim.

Suzan’ın vermiş olduğu adrese, Derya’yı bulmak ümidiyle gitmiştim. Ancak elim boş dönüyordum.

Çay ocağı görünümlü dükkânı gördüğümde motoru istop ettirdim. Brandalarla çevrili, kış bahçesi görünümlü bir alana oturup, sigaramı çıkardım. Çakmağım cebimde yoktu.

Şaka yapmalı. Çay ocağıyla uğraşan adamın ateşi yok. Başka birisi var mı? Kimsecikler yok etrafta. Caddeye çıkayım bari, çakmak alıp, dönerim.

Ocaktaki, “Yukamaalede düğün va, bekleyemem seni,” deyince sandalyeme tekrardan oturdum. Sigarasız bir çay içer, ardından çeker giderdim.

Gözlerim nasıl da Derya’yı arıyordu. Sahi biz onunla ilk başta böyle küçük bir yere kaçmamış mıydık? Daracık bir oda. Hatta bitlenmiştik pansiyonda.

Ailesi bu itten adam olmaz dediklerinde, Derya sahip çıkmıştı. “Seviyorum,” demişti. Şimdiki gibi otobüs terminalinde bilet kesmiyordum. Hareketli bir muavindim. Günlerim ek seferlerle geçiyordu. Derya o vakitler memleketinden üniversitesine gidiyordu. İki gün sonra otobüste yine karşılaşmıştık. “Dersler üç hafta sonra başlayacak, dönüyorum,” demişti.

Ailesinin inadı yüzünden giyemedi gelinliği. İsteme bile istetmediler. Babası kükremiş, yıkmış ortalığı, bu zamanda da okumayan ayyaşın tekidir demiş. Hiç gelmesinler, yakarım canlarını.

  “…”

Çaycı başını dükkânından dışarıya çıkarıp, “Gelecem lan kıt kafa,” diye bağırdı. “Düğün pilavından bana da sakla, he.”

  Gülüşürlerken eliyle işaret etti. Gencin yanına gidip, ateşledim dalı. “Sağ olasın,” dedim. Kafasını sallayıp koşa koşa düğün alanına geçti.

  Sigaramdan uzunca bir fırt aldım. Derya’yla kaçtığımızdan bu yana kaç yıl evliydik? Önümüzdeki ayın beşi dördüncü evlilik yıl dönümümüz değil miydi?

  Çayların parasını buruşmuş bir onlukla ödedim. Ses etmeden pansiyonumun yolunu tutacaktım. Beyaz tenli genç yine geldi. “Abi, sen de gelsene, pilavımızdan yersin.” Kahveci de dükkânı kapatırken seslenmez mi, “Gel la gel. Beeketli olu düğün pilavı,” diye. İçimde bir tatlılık. Nazikçe teşekkür ettim. Telefonum çaldı. Arayan Suzan. Derya’yla konuşmuş, “Beni bulmaya çalışmasın,” demiş, “kafamı dinliyorum,” diye de eklemiş. Telefonu kapatır kapatmaz arkama döndüm.

  Mesire yeri gibi bir alana girdik. Girişte konukları renkli ampuller selamlıyordu. Dört kişilik çardağa çaycıyla beraber yerleştik. Genç heyecanla pilavlarımızı getirdi. Rüstem Abi, “Damadın kadeşi ya, heyecanı ondan,” diyerek eline aldı kaşığı. İlk lokmasını yutmasıyla beraber, her meraklı gibi, “Ee, evlat anlat bakam hangi üzgâr attı seni bualaa?” diye sordu.

  Alana bir kuzu getirdiler. Damat kuzuyu kucaklayıp geline kadar taşıdı. Elleriyle kuzuyu sıvazlayan gelin, sonunda başından öptü alacalıyı.

  Birden, “Abi bu ne?” dedim.

  Bıyıklarını silerken, “Bualaın adetidir,” dedi Rüstem Efendi. “Kuzu masumiyetti. Damat kuzuyu yuvaya getiince hanımı da damadı sahipleni.”

  Sanki binlerce kez dejavu yaşamıştım. Havsalam, hadiseyi bir türlü almıyordu.

  Ben artık kalkayım, acele bir işim var gibi bir şeyler geveledim ağzımda. Delikanlıyı tebrik edip dükkânın önüne yeniden döndüm. Marşa abandığımda pansiyondaydım.

  Masanın üzerinde unuttuğum çakmakla, odayı dumana boğdum. Ardından çantaya attım çakmağı. Eşyalarla dertleştim. Özellikle de sarı çarşafla. Çarşafın kırışıklıklarında aradım günah izlerini. İz yok. Duvarın dökülen sıvasında hatamı görmek istedim. Duvarlarda anlamsız. Son bir ümitle evden getirdiğim eşyalarla konuştum. Sessiz kaldılar. Masumdum işte, yoktu bir sorun.

  Kendime yeni bir çakmak alarak, bu köhne yerden ayrıldım.

  Kolumu rüzgâra dövdüre dövdüre sürüyordum arabayı. İçimdeki öfke galeyana gelmiş, vicdanımı uyandırmıştı. Gökyüzünde güneşin parıltısından eser yoktu. Güneş, dünyadan çoktan çekilmiş, yerini karanlığa bırakmıştı.

  Yol ayrımına gelmiştim. Otoban yoluna değil, orman yoluna kırdım direksiyonu. Çakıl taşlarının arasında, çukurlu bir âleme girdim. Vitesi ikiye taktım, araba sanki uyarmak istiyormuşçasına bedenimi salladı. Az daha gidersem, çıkamayabilirdim.

  Toprağa ayağımı değdirdiğim an, “Ben buradayım,” diye bağırdım. Kuzumu yiyen, kurtlarla köpekleri bekliyordum. Rüyamdaki gibi kaçmayacak, canlarına okuyacaktım.

  Bagajdan Suzan’ın hediyesi olan çakmağı çıkardım. Pansiyonun odasında aradığım günah izlerini metal çakmakta buldum. Artık onu unutmak ve gizlemek yok. Yaşadıklarımızın bir şahidi de bu metal çakmak.

  Derya hâlen daha Suzan’la konuştuğuna göre herhalde haberi yoktu yaptıklarımızdan. Ama yüreğinde bir yabancıya dair kesin şüphesi vardı. Onun için sığınmıştı otel odasına.

  Arabama binip çalıştırdım. Gaza yüklendikçe tekerlikler olduğu yerde dönüyordu. Çukurdaydım. Ayrılamıyordum saklı ormandan.

***

  Ne kadar süre geçti, habersizim. Önümdeki çalılara vuran far ışığıyla başımı çevirdim. Rüstem Efendi ve düğündeki delikanlı traktörle gelmişlerdi.

  “Komşular bir araba orman yoluna atladı deyince…”

  Rüstem Abi iri kollarıyla, gövdeme sokuldu. “Aabana benziyen bi taif yaptıla. Bi de aayılık meselesi va kafanda, dedim bu sensindi.”

  Delikanlıyla beraber elim yüzüm yıkandıktan sonra, renomu römorka bağlayıp, çektiler.

  Asfalta çıktığımızda şoför koltuğuna delikanlı geçti. Rüstem Efendi tarafından asker gibi görevlendirildi. Pansiyonun kapısı açılır açılmaz, görevli, “Bu size gelmiş,” deyip bir zarf uzattı. Üzerinde sadece benim adım vardı.

“Sinan;

  İnsan, içinde tutamadığı zaman yazarmış. Mektubu belki içimdeki demonla beraber yazıyorum. Ancak şunu bilmeni isterim ki yeminle şu an yalnızım.

  Defalarca kez kınadım kendimi. Evlilik cüzdanıma baktım durdum, yüzüğümü uyumadan önce hep öptüm. Ancak bedenlerimiz ve ruhlarımız birbirine soğuktu. Dünyada bir kere varız, acıyla yaşamaya değmez.

  Evden uzaklaşıp, otel odasına yerleştim. Düşünmeye çalıştım ama olmadı. Suzan’a anlatmak istedim, vazgeçtim. En iyisi bunları bir tek senin bilmendi. Yalvarırım dellenip, bir delilik yapma. Yüreğindeki sonsuz anlayışa güvendiğim için karalayabildim. Beni daha arama. “    

D.G

  Zarfı buruşturup, geceye doğru adımlarımı savurdum. Boğazımda sert bir yumru cirit atıyor. Kâğıdı ağzıma atıp, diri diri yuttum evliliğimizi.

edebiyathaber.net (17 Aralık 2020)

  • Rüstem - 17/12/2020 - 16:16

    Rüstem Abi iri kollarıyla, gövdeme sokulducevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r