Masthead header

Öykü: İsmail’in rüyası | Esra Kahya

“Rüyamda seninle evlendiğimi gördüm,” dedi İsmail. “Ve benim rüyalarım hep çıkar.” “Ağzından yel alsın gudubet herif, ne ürkütücü bir kehanet bu. Anca rüyanda görürsün sen onu.” dedi Gülsenin. Ninesinin istediği bir külah şekeri İsmail’in elinden hırsla kaptı, avucunu terleten iki parlak metali tezgâhın üzerine attığı gibi öfkeyle çıktı bakkaldan.

Ardına bakmadı. Baksaydı İsmail’in kirli camların ardında nasıl keyiflendiğini, Gülsenin’in ardından coşkun bir hazla bakarken bıyıklarını nasıl burduğunu görebilirdi. İsmail yüzüne şehvetle oturan şeytanın ötesinde, derininde bir yerlerde kıpırdanıp duran haylaz delikanlıyı susturmak için hiçbir şey yapmadı. Tam tersi elini yaka cebine attı, ezilmiş paketten bir dal Bafra çıkardı, Gülsenin köşeyi dönene kadar ciğerlerine çektiği dumanı hayallerine katık etti.

İsmail Köşebaşı Bakkaliyesi’nin sahibiydi. Tıknazca bir adamdı, ne giyse eğreti dururdu. Annesi oğlunun kısa boyunun sebebini hep kendinden bildi. Oğlan doğduktan sonra kaynanasıyla birlikte boynundan ve bacaklarından tutup da karşılıkla çekiverselerdi İsmail şimdi selvi boylu olabilirdi ama değildi. Yukarı doğru gitmek yerine sağlı sollu genişleyen İsmail, otuzlu yaşların sonuna geldiğinde yusyuvarlak tostoparlak bir adam olup çıktı. Kafasındaki üç beş tel saçı da at yarışlarına kafa yormaktan, bakkalın bir türlü denk gelmeyen hesaplarına sövmekten yitirmiş; sapsarı dişleri, boş lakırdılarıyla pek itici bir esnaf olmuştu.

İsmail annesiyle birlikte pek güzel bir evde yaşardı. Babası bir ikindi vakti pisi pisine ölüverdi. Kayseri’den göçtükten altı yıl sonra, sıradan bir günün akşamında şantiyeden bir adam geldi kapılarına. Muaz Usta sizlere ömür, dedi. İsmail kalakaldı olduğu yerde. Muaz Usta öldükten sonra ömre ne hacet, dedi annesi. Ama hiç de öyle olmadı, asıl ömür o ölümden sonra yaşandı. İsmail pek ağlamadı, neticede ölüm Allah’ın emriydi. Kendi de bir gün ölmeyecek miydi, herkes gibi? İnşaatın balkonundan düşüp ölen babasının cenazesi kalkmadan şantiyeye koştu. Tazminatı almadan şuradan şuraya gitmem, dedi. Aldı da.

Annesi elem içinde sızlandı. Çarçur etme onca parayı dedi. “Atlara uyup da hayal mi kurulur, hayvan bu. Canı ister koşar, canı ister eğleşir. Varalım bir dükkân açalım biz.” dedi. İsmail’in aklına yattı. İyi de dedi, benim elimden ne iş gelir? Ortaokulun kapısından dönmüş, parmaklarıyla toplayıp gözleriyle çıkaran yazarken harfleri yerli yerine koyamayan, gözü köz eden bir adamdı İsmail. Nalbur desen eli dönmez, kalay desen gözü görmez; kıraathane açsa kıraatten haberi yok, çayın suyu kaynasa deminden aciz…Düşünüldü taşınıldı en zahmetsiz yola girildi. Evlerinin üç sokak berisindeki boş dükkâna vardılar. Gülsenin’in henüz ana rahmine düşmediği vakitlerde emlakçı Aziz Efendi’ye dil döktüler, şirinlik ettiler ve pahasının pek altında bir meblağ karşılığı Köşebaşı Bakkaliyesi’ni açmak üzere dükkânı satın aldılar. Annesi Hacer, kocasının ölümünü unutmuş, iki elinde birer bez eskisiyle dükkânı adam etme telaşına girişmişti. Becerdi de. Bir kadın kafasına bir şey koymayagörsün örümcek ağlarıyla kaplı, nemden bakımsızlıktan çürümüş odacığı komşularının bıyık altından gülmelerine aldırış etmeden iş görür hale getirmekle kalmadı, paraya kıyıp kapının üzerine kalın harflerle Köşebaşı Bakkaliyesi diye heybetli bir tabela yaptırdı ki bakkalın namı aldı yürüdü kaç sokak öteye. Ana-oğul paraya para demez oldu. Evvela yürüyüşü değişti Hacer’in. Sonra evinin eşyaları, artık bir örtü ile gizlemediği saçlarının rengi ve üstü başı. İsmail bile daha uzun boyluydu sanki, ne de güzel doğurmuştu bu oğlanı. Mahallelinin ayağı hububattan hırdavata; incik boncuktan kâğıt kaleme ne ararlarsa buldukları bu bakkala alışmıştı alışmasına ama veresiye hesaplarındaki bir gariplik yok muydu sanki?

Elbette vardı. Üç alana beş yazardı İsmail. Borcunu ödemekte gecikene faiz koyar, esnaf mağdur olacaksa faiz helaldir, diye de bir safsata uydururdu. Tarihi geçkin malları gözü görmeyene kakalar, pirincin buğdayın içine ufak taşlar atmaktan hiç de çekince duymazdı. Hal böyle olunca İsmail’in variyeti aldı yürüdü. Annesinin kolu boynu şıngır şıngır altınlarla doldu. İsmail hangi ata kaç basacağını şaşırır oldu. Mahalleli hilenin hurdanın farkında olsa da parasızlık onları susturdu. İsmail veresiye veriyordu, İsmail para için sıkıştırmıyordu. Parasız geçen uzun kış aylarında karınları doyuyorsa Allah İsmail’den razı olsundu. Susuldu…

İşsiz adamdı İsmail. Bakkalın sahibi olması dışında hiçbir vasfı olmayan, aklı şeytanlıktan başka işe çalışmayan İsmail nasıl oldu bilinmez bir hayale dadandı. Evlenmek istiyordu. Her gece, yatsıdan çıkanlar bakkala uğrayıp eksik gediğini alınca ufaktan toparlanmaya başlar, bakliyat çuvalının dibine fare kapanlarını kurar, dükkânın kepengini indirmezden evvel kaldırıma çöküp bir sigara tellendirirdi. Sonra bayat ekmeklerden birini koltuğunun altına sıkıştırıp evin yolunu tutardı. Evde onu bekleyen bir dilberin düşüyle üç sokağı arşınlar, sıcak bir koyna girmenin, üç beş cilvenin düşüyle evin kapısında bulurdu kendini. İçeri girince kömür sobasının sıcağı yüzüne vurur, annesinin aslan oğlum sıvazlamaları ile iyice gevşer mutlak evlenmem lazım diye iyiden iyiye ikna olurdu. Anasının elleriyle açtığı mantının üzerindeki tereyağına baktıkça içi erir, İsmail hepten iştahlanırdı. Yemekten ziyade erimeye, koklamaya, tatlanmaya… Her şey iyiydi, hoştu amma kiminle evlenecekti? Kız mı vardı?

Annesi Hacer kız diye kırk kapıya gitmiş, kırkından da geri yollanmıştı. Aklı almıyordu Hacer’in. Oğlunun gül gibi işi vardı. Para desen zil gibi. Tamam biraz boydan kısaydı ama kilodan halliceydi. Saçları açılmış olsa da gözleri güzeldi. İçkisi, sigarası, at yarışı vardı kabul de evine bağlıydı. Olmadı, bir türlü kız bulamadı oğulcuğuna. Yatırlara gitti, hocalara okuttu, döktürülen kurşunlar mahallenin bir ucundan diğerine yol olurdu. Adaklar adandı, paraya kıyılıp üç fakir doyuruldu. Köye haber salındı, eş dosttan medet umuldu. Filancanın kızı varmış dendi, gidildi. Dul Lebibe’nin bile ağzı arandı. Olmadı. Oldurulmadı.

 Sonra bir gece kuşluk vaktine yakın bir vakitte Hacer bir rüya gördü. Rüyasında bakkalın karşısındaki evin önünde davullar zurnalar çalınmaktaydı. Davulcunun hemen yanı başında zevk sefa içinde, kafasını sağlı sollu atarak kolları açık, gözleri kapalı bir meşk haliyle oynayan oğluna baktı. Damatlık giymişti, nasıl da yakışıklıydı. Boyu daha da uzamıştı sanki. Arada bir zevk naraları atarak oynuyordu. Sarhoştu evet ama Hacer bilemedi, mutluluktan mı yoksa içkiden miydi bu hâl?  Hacer o sırada bakkalın önündeki tabureye çökmüş, elindeki şekerleri çocuklara dağıtmaktaydı. “Alın yavrularım alın, oğlumun yuvası şeker lezzetinde olsun. Bıkana kadar yiyin!” diyordu ki karşıki evin kapısında gelinlikler giymiş bir melek kanatlarını açmış bir halde göründü. Gelin kafasını yerden kaldırıp duvağının altından kaynanasının gözlerinin içine içine baktı. Hanenize nur olmaya geliyorum, der gibi bir bakıştı bu. Hacer anladı. Masmavi gözlerin ardında saadetten ummanlar vardı, nurlar taşıyordu. Hacer gördü. Yol yol olup İsmail’in gözüne doğru akıyordu sanki. Ayaklandı Hacer, şekerleri ve çocukları unuttu. Deniz gözlü gelininin yanına vardı. Kızın kanatlarına sarılıp Gülsenin, dedi. Yuvana hoş geldin…

Hayrolsun inşallah, diyerek huşu içinde uyandı Hacer. Kulaklarında hâlâ davullar zurnalar çalınadursun Hacer aradığını bulan dervişçe mutluydu. Gelinini bulmanın sevinciyle sabah namazını unutmuş gibi yaptı. Allah affetsindi, öğlen kazasını kılardı. Daha elzem bir iş için yattığı yerden doğruldu, geceliğinin etekliğini indirip gözünün çapağıyla oğulcuğunun dağınık yatağının başına vardı.

Müjdeler olsun aslan oğlum, müjdeler olsun diye ağzı bir karış açık, horultular içinde uyuyan oğlunu dürttü. Oda leş gibi nikotin ve ter kokuyordu ama Hacer kendini miski amberin ortasında sandı çünkü kuzguna şahin görünen yavrunun kokusu da bittabi miski amber olabilirdi. İsmail gün daha aydınlanmadan dağınık saçlarıyla başında dikilen bu yaşlı kadını görünce korktu. N’oluyor sabah sabah, demeyi akıl etti kirli rüyalardan kopup gelen zihni. Annesi başucuna gelmeseydi neler edecekti o kenar mahalle dilberine. Kızdı annesine, saatten haberin var mı senin, diye.

Bırak saati İsmail’im. Müjdelendim ben. Allah bana neler bildirdi neler. Evleneceğin kızı gördüm oğlum rüyamda. Benim rüyalarım hep çıkar. Sen damatlık giymiştin, dükkânın karşısında hani Nedim Efendi yok mu… diye başlayarak rüyayı eksiği yok fazlası var kavliyle uzun uzun anlattı. Rüya Hacer’in dilinde ağdalandıkça İsmail’in heyecanı artıkça arttı. Bıraksalar sabahın o saatinde Gülsenin’e nikah kıyabilirdi. Hem gökler annesine müjdelediyse bundan kime neydi? Kim ne diyebilirdi? Öyle ki ana-oğul yatağın içine oturup da düğün telaşına düşünce bakkalı açmayı bile unuttular ve insanlar bakkal yıllardır ilk kez kapalı kepenklerin önünde ekmek alabilmek için bekleşti. İsmail’in bakkalı yediden sonra açtığı görülür şey değildi? Acaba bir şey mi olmuştu?

Olmaz olur mu? Hem de neler neler oldu. İsmail annesinin gördüğü rüyasın hevesi, heyecanı ve şevkiyle Gülsenin’e âşık oldu. Aklına gelen bütün olumsuzlukları süsledi püsledi ve yüreğinin peşi sıra zihnini de evlenmeye ikna etti. Gülsenin henüz on sekiz yaşında bile değildi. İyi ya işte dedi İsmail, dizimin dibinde büyür. Aralarında yirmi yaş fark vardı. Uygundur dedi, erkeğin olgunu (!) makbuldür. Gülsenin bir içim su, ceylan yavrusu, ahu devrandı. E, ben de fena sayılmam dedi, saçlarım biraz açılmış o kadar. Hem sonra o kız daha talebe değil miydi? Hacet yoktur dedi buna da. Ben onu evde eğitirim. Ve sonra pis pis sırıttı, bu iş olmuştu.Rüyanın görüldüğü günün sabahından akşamına değin İsmail gözünü karşı evin camından ayırmadıysa da Gülsenin’i bir yolcuk göremedi. Yatsıya yakın dükkânın önündeki yağ tenekelerine çarpan bir taş sesiyle irkildi olduğu yerde. Sizi dürzüler sizi, diyerek fırladı kapıdan dışarı ama karşısında âşık olduğu kızın sümüklü kardeşini görünce pek sevimli oluverdi İsmail. Fırsat ayağına gelmişti.

Len, dedi. “Sizin evde kimse yok mu? Bugün ekmek almaya gelen olmadı?” Çocuk ince bir yol halinde akan burnunu çekip eliyle karnını tutarak “Anamlar köyde, ninemle ben varız sade.” dedi ve peşindeki çocuklardan kaçmak için ayağına küçük gelen lastiklerin arkasına basa basa koşmaya başladı. İsmail soramadı. Ne köyü len, diyemedi. Ne zaman geleceklerini bilemedi. İsmail annesiyle geceler günler boyunca düğün hayalleri kurdu. Gülsenin yoktu. Yaz sonuna kadar gelmeyecekler dedi babası, kahvede laf arasında. Güç bela sordu da İsmail, nine külah şeker yemez mi artık diye. Nedim Efendi de “Köye gitti zıkkım yiyesice, yaz sonuna kadar yemeyiversin, dediydi.

Hele gelsinler, bir kolonya bir çiçek alır gideriz dedi annesi, oğlunu teselli etmek için. İsmail hemen ertesi gün karışık lokum paketi sardırdı, yanına bir de kuru çiçek. Üç beş dal aldı, çok pahalı olmayanlardan. Hayat bir manasız geldi ona, bakkala gitti, pirince taş, şekere kum karıştırdı. Veresiye defterindeki rakamlarla oynadı. Kul hakkına girdi. Çaldı çalabildiği kadar. Malum düğün yapacaktı, para lazımdı. Karşıki cama baktı. Gülsenin yine yoktu. İsmail gecelerce uyuyamadı.

Sonra bir gece, yazın bitmesine daha çok kalan gecelerin birinde, İsmail annesinin gördüğü rüyanın aynısını görmek için yaradana yalvarıp da yine eli boş döndüğünde yatakta doğruldu. İsteğini geri çeviren makama çok kızdı. Hop dedi içindeki şeytan “Ne dertlenirsin paşam? O senin rüyan değil miydi? Hani bir yaz gecesi, sıcak sıcak, çardağın altındaki döşekte… Sen görmedin miydi o rüyayı annenden evvel?”

Tabi ya dedi İsmail. Bu rüyayı annemden evvel ben görmüştüm. Hani bir yaz gecesi, sıcak sıcak, çardağın altındaki döşekte… Nasıl da unuttum. Rüyamda Gülsenin ile evlenmiştim. Karşıdaki evin önünde davullar zurnalar çalınmaktaydı. Davulcunun hemen yanı başında zevk sefa içinde, kafamı sağlı sollu atarak kollarım açık, gözlerim kapalı bir meşk haliyle oynuyordum. Damatlık giymiştim, nasıl da yakışıklıydım. Boyum daha da uzamıştı sanki…

Evet dedi İsmail. Bu kesinlikle benim rüyamdı. Ve benim rüyalarım hep çıkardı…

Ve İsmail annesinin rüyasını çaldı. Buna inandı. Rüyayı kendisinin gördüğüne sahiden de inandı. Görmediği rüyanın mutluluğunu her gün yaşadı. Her yeni gecede, uyumadan evvel çalıntı rüyasına bir sahne daha ekledi. Gülsenin yanında oluyordu çoğu vakit, kapat ışığı uyuyalım diyordu. İsmail dur kız diyordu, daha rüya çalacağım…

Yaz bitmeye yanaşsa da İsmail’in rüyaları hiç bitmedi. Aşkı daha da alevlendi. Öyle ki Gülsenin kimdir, yüzü nasıldır unutacak hale geldi. Çalıntı rüyalarında yüzler karışıyordu artık. Sinirlendi bir sabah, geleceksen gel sen de yelloz diye çıkıştı karşı cama bakarak. “Bir rüya gördük diye sana mühürlendim mi sandın?” demeye kalmadı, camdaki perde aralandı, Gülsenin’in taze başı göründü. Fırat, eve gel diye seslendi sümüklüye.

İsmail’in Fırat olup eve gidesi geldi. Gülsenin’in sesinden dökülen çiçekleri derip derip içine sokası, camdan uzanan o başı koynunda saklayası geldi. Oturduğu yerden kalktığı gibi kapıya fırladı. Bir elini beline dayayıp en hovarda bakışı ile göz süzdü camdaki kıza. Lakin kız küt diye camı kapattı. Bütün mahalle duymuş olmalıydı bu sesi. Perdeyi de çekti bir öfkeyle. İsmail gülümsedi, naz yapıyor yelloz dedi. Bir Bafra yaktı, dumanını nazlı yârine üfledi. Şehre Gülsenin gelmişti. Dünya güzeldi. Bunun hatrına biraz daha su ekledi şişedeki sütlere, terazinin ayarıyla az daha oynadı. İçini bir huzur kapladı. Çalmak rahatlattı.

Üç beş gün Gülsenin’in yolunu gözledi İsmail. Hacer sıkıştırıyordu “Ben artık evlerine gideyim de usulünce söyleyeyim. Hayırlı bir iş için geleceğiz Firdevsciğim diyeyim. İşin yolunu yapayım” diyordu ama İsmail kati surette karşıydı buna. Hele bir bakkala gelsindi Gülsenin. Ona nasıl da deyiverecekti aşkını. Ağzı dili bağlanacaktı kızın. He bile diyemeden eriyecekti karşısında. Günlerdir gözünü camdan, gönlünü kızdan alamadan hep aynı hayali kurdu lakin ekmek almaya hep o sümüklü oğlan geldi. Ablan nerde, diye sormak cesaretini buldu İsmail. Rüyadan sebep helali sayılırdı. Sana ne lan gavat dedi Fırat. Sövdü. Gitti.

Akşamın dar vakti Nedim Efendi çıktı kapıdan. Kolunun altında bir paçalı güvercin. Hayrola Efendi, nereye böyle dedi üstüne vazife olmayan İsmail. Nedim Efendi “Paçalının kanadı iyi değildir, bizim Rüstem anlar. Ona kadar gideceğim.” dedi. Sonra birden aklına geldi. Hay Allah, dedi. Kafasını cama doğru kaldırıp dünyanın en güzel adını bağırdı.

Gülsenin…

Dünyanın en güzel adının sahibi cama çıktı. Efendim baba, dedi. Baba konuştu sonra. “Az aşağı gel de bakkaldan ninene bir külah şeker alıver. Ben gecikirim, laf eder şimdi huysuz…”

Gülsenin bakkala ninesine şeker almaya gelecekti. İsmail aydınlandı. İçinde çağlar kapandı, çağlar açıldı. İsmail’in içine külah külah şekerler döküldü. İsmail’in yerleri tatlandı. Ve sonra bir ömürden daha uzun, bir andan daha kısa bir zaman kadar ilerledi saat. İsmail karşıya bakıyordu. Evin önünde davullar zurnalar çalınmaktaydı. Davulcunun hemen yanı başında zevk sefa içinde, kafasını sağlı sollu atarak kolları açık, gözleri kapalı bir meşk haliyle oynayan oğluna baktı. Damatlık giymişti, nasıl da yakışıklıydı. Boyu daha da uzamıştı sanki. Dünya hafif sallanır gibi oldu. Gülsenin dükkâna girdi. İsmail tezgâhın ardında öylece bekliyordu. Elinde şeker külahı vardı, helalimden sakınmak olmaz diye gramajını da fazla tuttu. Varsın yesindi şeker hastası ninesi. Gülsenin de mutlansındı.

Gülsenin ona doğru yürüdü. Üstünde bir elbise. Kolları kısa. Bilekleri nasıl da zayıf. Dizinden alt yanı yok eteğinin. Bacakları da süt gibi. Beli de incecik, kollarıyla iki kere sarar insan bunu. Gözleri umman. Yangına su. Toprağa tohum. Saçlarını örmeli geceden. Islak ıslak …

Derken bağırdı Gülsenin “Hey, ne bakıyorsun be alık alık? Şekeri ver de gidelim!” diye. Sonra kıza sahiden de alıkça bakan İsmail hatırladı nerede olduğunu ve ne yapması gerektiğini. Provasını yapmıştı. Bir kerecik öksürdü ve ilanı aşk ettiğini sanarak çalıntı gerçeği kıza fısıldadı: “Rüyamda seninle evlendiğimi gördüm. Ve benim rüyalarım hep çıkar.”

Cümlenin bitiminde Gülsenin “Hemen bu akşam gel, beni babamdan iste.” diyecek sandı İsmail. Sırıttı.

“Ağzından yel alsın gudubet herif, ne ürkütücü bir kehanet bu. Anca rüyanda görürsün sen onu.” dedi Gülsenin. Ninesinin istediği bir külah şekeri İsmail’in elinden hırsla kaptı, avucunu terleten iki parlak metali tezgâhın üzerine attığı gibi öfkeyle çıktı bakkaldan.

İsmail yine sırıttı. Hatta kahkaha attı. Olmadı gülmekten yerlere yattı.

Naz yapıyor yelloz dedi.

O gece daha bir keyifle yattı. Nedense Hacer Hanım pek sıkıntılıydı. Sağa döndü olmadı, sola döndü olmadı. En son kuşluk vaktine yakın biraz daldı. Rüyasında davullar zurnalar çalıyordu. Davulcunun hemen yanı başında zevk sefa içinde, kafasını sağlı sollu atarak kolları açık, gözleri kapalı bir meşk haliyle oynayan oğluna baktı. Damatlık giymişti, nasıl da yakışıklıydı. Boyu daha da uzamıştı sanki. Hacer ise elindeki şeker poşeti ile bekliyordu. Çoluk çocuk yoktu ortalıkta. Mavi gözlü, melek kanatlı gelin de bir türlü kapıdan çıkmıyordu. Hacer Allah Allah, dedikçe İsmail oynamaktan öleyazıyor ama gelin bir türlü gelemiyordu. Sonra Hacer kafasını kaldırıp evin camına baktı. Pencere bir kâğıt vardı…

İsmail… Kalk İsmail kalk ben rüya gördüm. Benim rüyalarım çıkar.” diyerek vardı yine oğlunun başına. Olduğundan fazlasını ekledi, süsledi, paketledi oğluna rüyayı anlattı.

İsmail sonuna kadar dinledi. Eğer severse bu rüyayı da çalacaktı. Bir kâğıt, dedi annesi. Camda bir kâğıt vardı. “Eeee, bana ne kâğıttan anne. Gelmedi mi Gülsenin?” diye sordu sabırsız damat uykunun kıyısından. “Vallahi gelmedi oğlum ama camda bir kâğıt vardı.” Bu rüyayı sevmedi İsmail. Manasız buldu. Çalmak istemedi. Kıçın açık yatmışsındır, dedi annesine. Çay koy da uykum açılsın, diye ekledi. Annesi de sorgulamadı. Sadece benim rüyam çıkar, dedi. O kadar.

İsmail yedi, içti, aksırdı, tıksırdı bakkalın yolunu tuttu. Kapıda bekleşen ekmek kuyruğunu görünce adımlarını hızlandırdı. Yine mi geç kaldık yahu, dedi. Bu iki etti. Kasadaki ekmekleri içeri taşıyıp kuyruktakileri sepetledikten sonra yorgunluk sigarası yaktı, kafasını yârinin camına doğru kaldırdı ki ne göre?

Camda bir kâğıt vardı. Annesinin rüyası geldi aklına. Ne yazıyor lan orda, dedi Rüstem’in ortancaya. Çocuk dünyadan bihaber okula gitmekteyken İsmail tarafından durdurulunca soruya paralel, gösterilen cama baktı.

Kör müsün abi “SATILIK” yazıyor dedi.

İsmail olduğu yere çöktü kaldı. Davulla zurna sustu. İsmail damatlığını çıkarıp attı. Şekerler çamurun içine düştü. Gülsenin’in kanatları rüzgarla havalandı, dükkânın önündeki yağ tenekelerine çarptı. Sümüklü oğlan geldi sonra, ayağında yeni lastiklerle. Evi sattık biz, dedi. Ablamı da Rüstem emminin büyük oğluna verdik. Paçalı güvercin havalandı. Kanadı iyilenmiş, dedi İsmail. Sonra ekledi, ben rüyamda görmüştüm. Ama emin değildi.

edebiyathaber.net (28 Kasım 2021)

  • Bengül Biroğlu Şahbaz - 28/11/2021 - 19:04

    Üslubunuz oldukça akıcı, hayatın içinden bir öykü olmuş. Keyifle okuduk. Kaleminize sağlıkcevaplakapat

  • Servet KOŞUCU - 28/11/2021 - 21:04

    Daha çok merak unsuru olan, sonu sürprizle biten olay hikayesi… Bu tür hikayelerde uzun uzun açıklamalar yapmak gerekiyor. Merak unsuru iyi ayarlanmamışsa bu anlatımlar sıkıcı gidebiliyor. bu hikayenin başlarında biraz onu gördüm. Durum hikayesi tarzında, daha kısa ama daha vurucu olabilirdi. Ama “İsmail” karakteri akılda kalıcı bir de rüyanın gerçek hayatın bir parçası olması etkileyici. Karakter, akılda yer ediyor. Tebrikler…cevaplakapat

  • Eser Avcı - 29/11/2021 - 12:42

    Keyifle bir öykü okudum,kaleminize sağlık.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r