Masthead header

Öykü: Hıyarağası | Fatih Köse

-1-

Hiç bulaşmayacaksın bu işlere! Ne halleri varsa görsünler!

Bırakacaksın sabahtan akşama kadar uğraşsınlar, didinsinler, dövünsünler!

Ama olmuyor tabi. Yapamıyorsun. İçin içini yiyor sonuçta. Abisine bak derler, umurunda bile değil derler. Dönüp dolaşıp gelip bana soracaklar günün sonunda “Nerede bu kız?”diye.

Gamsızlık kadar güzel bir şey yok dünyada. Sorduklarında onlara dönüp “Bana ne lan!”diye bağırmak, “Ne haliniz varsa görün lan!”diye haykırmak kadar büyük bir lüks yok.

Çektim sandalyemi dükkânın önüne oturuyorum. Benim işim bu. Oturmak. Eğlencem burada oturup dükkânın önünden geleni geçeni izlemek. Arada bir de kazara içeri girip iki parça bir şey soran olursa müşteriyle ilgilenmek.

O da otursaydı işte benim gibi. Hepimiz gibi. Otururdu pencerenin önüne, evin önünde geleni geçeni izlerdi. Böyle yetiştirirsen olacağı budur işte. Önce sokaktan sıkılır, sonra mahalleden sıkılır, daha sonra semtten sıkılır, şehrin altını üstüne getirir ondan da sıkılır, haberleri izler memleketten sıkılır.

Ne olacaktı peki? Neye varacaktı bunun sonu? Ne olmasını bekliyordun?

Anneme böyle bağırır gibi olunca peder de bana çıkıştı tabi. Çok sinirlenmiştim. Benim sabah haberim olmuştu. Kız bütün gece eve gelmiyor ve abisine gecenin sabahında haber veriyorlar. “Ne yaptınız bütün gece diye?” diye soruyorum. “Arkadaşlarını aradık.” diyorlar. Ulan kızın aklını çelen zaten o arkadaşları değil mi?

Çarptım kapıyı çıktım. “Ne haliniz varsa görün!” dedim. Koca bir sıçan göğüs kafesimin içini kemirmeye başlamıştı sanki.

Dünyada akrabalık kadar lüzumsuz bir müessese yok. Şu olayda da anlaşıldı ki bu lüzumsuz akrabalık müessesine en yakınındaki ananı babanı bile ekleyebilirsin.

On iki yaşında başladım ben çalışmaya. O doğduğu gün bile eşşek gibi çalışmıştım o tornacı dükkanında. Patrondan izin bile alamamıştım hastaneye gitmek için. Gece vakti çıkıp tek başıma gelmiştim hastaneye. Babam çıkarmıştı beni onun yanına. Annen uyuyor demişti. Pencerenin ardından bakmıştım ona. Bir sürü bebek vardı. Babam “Bak şu mavi battaniyeli olan,” demişti. Sonra annemin yanına getirmişlerdi onu. “Neden pembe battaniye almadınız ona? Kız çocuğu değil mi?” diye sormuştum Anneme. “Senin battaniyeni getirdik,” demişti. Küçücüktü. Annem bana uzatmıştı ama ellerim çok kirliydi. Almak istemedim. Battaniyesi pislenir diye.

Bak işte taa ilk günden böyle prenses gibi yetiştirdiler onu. Bütün zorlukları ilk çocuklar çeker zaten. Ama bunda başka türlü bir burnu havadalık da vardı hani. Hiçbirimizi beğenmezdi. Hele beni. Neymiş efendim bütün hayatımı, gençliğimi bu mahallede, küçücük bir dükkânda cep telefonu satarak mı geçirecek mişim? Ne yapayım kızım? Tekne alıp dünyayı keşfe mi çıkayım? Ben daha dükkânın kirasını zor ödüyorum. Ama bu yeni neslin zaten para diye bir dertleri olmadı ki hiç. Bunlar varsa yoksa ne yiyecekler, nereyi gezecekler bunların derdindeler.

Ha bir de okul var tabi. İşte okul da böyle tipler için büyük sıkıntı. Orada da elli türlü insan görüyor tabi. Bilgisayarı açıyor orada neler görüyor, kimlerle konuşuyor kimsenin haberi yok.

Bak geçen sene başlamıştı ilk bundaki hareketlenme. Evde yemek yiyorduk. Yine televizyon açık, haberleri izliyoruz. Bizim başkan çıktı televizyona. Ben de “Durun Başkan çıktı, şunu dinleyelim dedim.” Başkan da sağ olsun bizi kırmaz, ne zaman yanına gitsek işlerimizle ilgilenir. Bak şu el kadar dükkânı bile onun sayesinde kiralamıştım. Televizyonun sesini açtım Başkan ne diyecek diye duyabilmek için. “Başkan yeni inşaat projelerinden bahsediyordu. İşte yeni binalar yapılacak, toprak sahiplerine yeni daireler verilecek falan.” Ulan piyango gibi bir şey bu. Bize kaç daire düşer, birinde oturur diğerlerini kiraya mı veririz diye Peder’le konuşuyorduk. Bu aradan lafa dalmasın mı “Parkı ne yapacaklarmış,” diye.

Hayatında kaç kez gitmiş parka acaba? Hayır gitse ne yapacak? İt kopuk dolu. Başka bir şey değil.

“Sana ne!” dedim buna. Vay efendim bunlar şöyleymiş de bunlar böyleymiş de, falan da, feşmekan da. Başladı anlatmaya. “Kime peşkeş çekecekler burayı acaba?” diyor bir de çok bilmiş. “Sana ne!” dedim. “Kime peşkeş çekeceklerse çekecekler. Sana mı soracaklar!” Öyle pis pis sırıttı ki bana. Yemin ediyorum küfretseydi daha iyiydi.

Bak tam bir sene geçti üzerinden. O gün anlamıştım bu kızla çekeceğimiz var diye.

İşte her şey o gün başlamıştı. Bir gün bunu arkadaşlarıyla çarşıda gördüm. Benim dükkânın etrafındaki dükkanlara girip çıkıyorlar, sokaktan insanları çevirip onlara bir şeyler anlatıyorlar, ellerindeki kağıtları onlara imzalatıyorlar.

Benim dükkânın önünden öyle transit geçtiler. Arkasından seslendim. Bakmadı bile arkasına. Koştum yetiştim, tuttum kolundan. “Ne yapıyorsunuz siz?” dedim. Yüzüme bile bakmadan “Sana ne!” demesin mi? Rezillik çıkacak mahallenin ortasında. “Kızım bak beni burada millete rezil etme,” dememle birlikte bu bir başladı bana bağırmaya. Yok kimi rezil ediyormuş da, yok benim kendime baksaymışım da, yok millete yalakalık yapa yapa ancak şu iki kuruşluk dükkanı almışım da. Daha neler neler. Köpeğe söylenmeyecek laflar etti bana milletin ortasında.

Hepsini yuttum. Ağzımı açmadım daha büyük rezillik çıkmasın diye. Akşam soracağım bunların hesabını dedim içimden. Tabi bizimkilerin dünyadan haberi yok. Ama hepsini anlatacağım. Her şeyi.

Akşam oldu. Peder oturmuş haberleri izliyor, annem de yemeği hazırlıyor. Bu ortalıkta yok. Balkona çıkmış, sözde ders çalışıyormuş. “Haberin var mı kızının bugün çarşıda çıkardığı rezillikten?” diye sordum Peder’e. Daha peder bey kafasını bana çevirmeden annem mutfaktan yetişti. “Ne rezilliğiymiş o?” diye sordu.

Bir bir anlattım. Annem oturmuş dizlerini dövüyor, peder ise kafasını bir sağa bir sola sallayıp burnundan nefes alıp veriyordu. Peder böyle yapıyorsa çok kızmış demektir.

Bu duymuş bizi. Çıktı geldi balkondan. “Sen ne anlatıyorsun be!” demeye kalmadan peder ayağa kalkıp buna bir tokat attı. Yere yığıldı kız.

Lan! Bizim pederin de sağı solu hiç belli olmaz. Dünya yerinden oynar ağızını açmaz. Ona sormadan kanalı değiştirirsin kalkar televizyonu camdan aşağıya atar. Böyle de bir adamdır işte.

Yerde kalmıştı öyle bir süre… Hiç kıpırdamamıştı ama… Ağlamıyordu da… Öyle yüzü halıya dönük beklemişti. Kafasını çevirip bana bakmıştı. “Hıyarağası” demişti bana. “Hıyarağası.”

-2-

Şimdi işin yoksa burada otur bekle. Gelmeyecektim. Ama işte Annem aradı. Polis evi aramış. “Kızı tutuklamışlar,” dedi. Mahkemeye çıkarılacakmış. İki cümleyi bitirmesi beş dakika aldı kadının. Ağlamaktan konuşamıyordu ki. “Baban hayatta gitmez,” dedi. “Nerede şimdi?” diye sordum. “Emniyette,” dedi. “Nerde emniyette?” diye sordum. “Emniyette işte. Tutuklamışlar yani.” Kalktık geldik buraya. Bekliyoruz. Diğer arkadaşlarının aileleri de gelmiş. Avukat da getirmişler yanlarında. Suratlarında meymenet yok zaten hiçbirinin. Böyle meymenetsizler ancak yetiştirir böyle tipleri. Bizimkini de bunların çocukları ayartmıştır kesin.

Annem buraya gelene kadar ağladı yolda. “Haber gelince baban hiçbir şey söylemeden evden çıktı gitti.”dedi. Peder’in dengesizlikleri işte. Ya hiçbir şey söylemez kıza, ya da salonun ortasında şak diye tokadı yapıştırır.

Burada insan nefes bile alamıyor. Dışarıya çıkmam lazım. Belki bir sigara falan içerim. Bırak balkonu açık bir pencere bile yok etrafta. Kim bilir içeride ne haldedir şimdi. Nerededir? Annem tanıdık birileri yok mudur diye soruyor? Başkanı arasak diyor? Başkan. Evet başkanı arayabilirim. Bize yardımcı olur. Ama ne diyeceğim adama. Benim kız kardeşim senin inşaat projeni durdurmak için olay çıkardı, polis onu göz altına almış, mahkemeye sevk edecek. Bir el atsan da kızı kurtarsak mı diyeceğim. Mutlaka kulağına gider zaten. Belki gitmiştir bile. Duymasıyla benim dükkânı elimden alması bir olur. Onu ancak dükkanı benden almaması için arayabilirim herhalde. O da bir işe yaramaz ya.

Burada başka kim vardır ki derdimizi anlatabilecek? “Derdini anlatmak.” Böyle de bir şey var. “Derdini anlatacak birini bulmak.” Annem sürekli bunu tekrar ediyor. “Burada derdimizi anlatacak birisi olsa keşke.”

Sen derdini yine anlatırsın da karşındaki senin derdini dinleyecek mi esas sorun bu. “Sen milletin derdini dinlemek ister misin?” diye soruyorum anneme. “Niye dinlemeyecekmişim?” diyor. “Hem buradakilerin işi bu değil mi? Bunun için devlet onlara maaş ödemiyor mu?”

Kalkıp koridorda yürüyorum. Bir polis memuru elinde bir kağıtla koridora geliyor. İsimleri okuyor. Tutuklanan yedi öğrencinin isimleri. “Tutuklanarak mahkemeye sevk edilmelerine,” diyor. Bekleyen ailelerden birinin avukatı soruyor. “Suçlama nedir?” diye. “Terör örgütü üyeliği,” diyor ve arkasını dönüp çıkıyor. Arkasından avukat birkaç şey daha soruyor ama ne dediğini anlamıyorum. Annem bana dönüyor. “Ne dedi?” diyor. “Nereye götürüyorlarmış kızı?”

Koridorda birkaç kişi ağlıyor. Birkaç kişi sesini yükseltiyor. Annem durmadan aynı şeyi tekrarlıyor. “Nereye götürüyorlarmış kızı?”

“Polis ‘Terör örgütü’ dedi değil mi?” diye soruyor yanımızda oturan yaşlı bir kadın. O da şaşırmış. Duyduklarına inanamıyor benim gibi.

Daha on altı yaşında neyin örgütüymüş bu diyor birisi. Başkası biraz cesaretini topladıktan sonra koridorda boşluğa bağırıyor “Benin çocuğum okuldan eve evden okula gider. Neyin terör örgütüne üye olmuş Allah aşkına!”

Koridorda ağlayanların sayısı gittikçe artıyor. Birkaç yaşlı adam da ağlayan kadınlara katıldı. Buradan çıkmak en iyisi. Annemi alıyorum ve çıkıyoruz. Birilerini, dert dinleyecek birilerini bulmak lazım. Diğer ailenin yanındaki avukata yaklaşıyorum.

“Nereye götürüyorlar acaba?” diye soruyorum. Adam yüzüme bakıyor. Acımış gibi. Yüzümde ne gördüyse artık. Adam konuşurken bir yandan annem arkada kendi kendine konuşmaya devam ediyor. “Ne yer ne içer bu kız oralarda şimdi,” diyor.

“Üç tane cezaevi var. Doluluk durumuna göre birine sevk ederler. Şimdilik tahmin etmek mümkün değil,” diyor Avukat. Şaşkınlıktan adama teşekkür bile edemeden anneme dönüyorum.

Merdivenleri iniyoruz birlikte. Girişte ‘Danışma’ var. Acaba oraya sorsam mı diye düşünüyorum. Yaklaşıyorum üzerinde ‘Danışma’ yazan masaya. İki memur var masada. Birisi bana bakıyor.

Ne soracağım onlara? ‘On yedi yaşında liseye giden kız kardeşimi terör örgütü üyeliğinden tutukladılar. Biz de böyle terörist yetiştiren bir aileyiz işte. Ama yine de kızımızın nereye gittiğini merak ediyoruz,’ mu diyeceğim?

-3-

İki gecedir uyumadım. Güneş doğmadan da kalkıp bu kadar yolu geldim. İlk kez geliyorum mahkemeye. Girişte kimliğimi sordular. Gösterdim. Sanıklardan birisinin abisi olduğumu söyleyince içeriye aldılar. Bir avukat bulmuşlar. Gönüllüymüş. Gönüllü avukatın nesinden fayda gelecek ki? İki gün önce benim dükkâna geldiler. Bunların avukatı bir kadın ve bir gazeteci. Bunları görmüşler cezaevinde. İyi olduğunu söylediler. Artık ne kadar iyi olabilirlerse.

Avukat bir sürü şey anlattı. İddianamedeki yalanları falan nasıl teker teker çürüteceklerini söyledi. Dediklerinden hiçbir şey anlamadım. “Bu dükkan kira mı?” diye sordu en son. “Evet dedim. Yakında boşaltacağız.” Niye diye sordu. “Mahallede oturmamıza izin verdiklerine şükrediyoruz,” dedim. “Duruşmaya gelecek misiniz?” diye sordu. Neden gelecekmişim ki? Bana gerek mi vardı?

“En azından ailesinden birisini görmesi ona moral olur,” dedi Avukat.

İki sene önce memlekete gitmiştik otobüsle. Bu yanına yine bir dolu kitap almış. Yolda okuyor. Baktım tuğla gibi bir şey. Gazete kağıdıyla kaplamış bir de kitabı. “Ne okuyorsun?” diye sormuştum. Cevap vermemişti. “Neden gazete kağıdıyla kapladın ki kitabı?” diye sormuştum ona da cevap vermemişti. Sonra kapağını açtı. Kitabın adını gösterdi bana. “Suç ve Ceza”. “Avukat mı olacan kız yoksa?” demiştim. Gülmüştü.

Bari doktor falan ol demiştim. Avukata kim ihtiyaç duymuş bizim ailede bugüne kadar. Ama doktor öyle mi? Her hafta en azından iki gününü bizimkilere ayırman gerekir.”

Nasıl da gülmüştü ama. Bebekken de böyle güldürürdüm onu. O zamanlar güldürmesi çok kolaydı tabi. Bir şeyden anlamıyordu. Annem bağırırdı mutfaktan “O kadar çok güldürme çocuğu! Kusacak!” Hakikaten de kusardı çok güldüğünde.

Birazdan mahkeme salonuna getirecekler hepsini. Beni gördüğünde yine gülecek mi acaba?

İşte giriyor içeriye. Eski bir gömlek giymiş. Saçlarını da kısacık kesmişler. Bir de zayıflamış. Çok zayıflamış. Bu kadar zayıfladığını bilse Annem burada kesin bayılırdı. Gözlerinin altı morarmış. Etrafına bile bakamıyor. Bana doğru baksa diyorum içimden. En azından burada olduğumu görse. Adlarını okuyorlar. Sonra bir dolu laf dolaşıyor mahkeme salonunda. Bizimki kafasını öne eğmiş öyle bekliyor.

İnsanlar sanki her şeyi bir kağıttan okuyormuş gibi konuşuyorlar. Beni görmesi için kafasını arkaya çevirmesi lazım ama o kafasını kaldırıp hakimlerin olduğu bölüme bile bakmıyor. Sonra omuzlarının oynadığını görüyorum. Başı hafifçe hareket ediyor. İki yanına bakıyor. Sonra arkaya. Arkasında duran iki askerin arasından göz göze geliyoruz. Zayıflayınca yüzü ufalmış ve zaten büyük olan gözleri daha büyümüş gibi görünüyor. Bana baktığında gülümsüyor ama gözleri doluyor. O kocaman gözleri parlamaya başlıyor. Gözlerini kapatıp önüne dönmeden önce iki damla yaş akıyor yanaklarına.

-4-

Yine gri renkli bir koridorda bekliyorum. Tutuklandığında emniyet binasında annemle birlikte beklediğimiz koridora benziyor. Mümkün olan en uzaktaki cezaevine göndermişler onu. Araban yoksa eğer buraya gelmek iki buçuk saatini alıyor insanın. Dün geceden anneme bir şeyler hazırlatıyorum. O da gelmek istiyor ama yol çok uzun diye bir bahane uyduruyor. Aslında babamdan korkuyor biliyorum. “Bari yiyecek bir şeyler hazırla. Birkaç parça da eşya koy da götüreyim,” diyorum. Bir şey söylemeden içeriye gidiyor.

İki torba hazırlamış annem. İkisini de kontrolden geçiriyorum. Avukat “Bunları sokmana izin vermeyebilirler,” diyor ama yine de şansımı bir deneyeyim diyorum.

Daha altı ay öncesine kadar okulda öğlen yemeğini yedi mi acaba diye düşündüğümüz kız şimdi iki aydır hapiste yatıyor. Ve biz ne yaptığını, başına neler geldiğini ne yiyip ne içtiğini hiç bilmiyoruz bile.

Annemin hazırladığı yemeklerin arasına bakkaldan aldığım bir kutu çikolatayı da ekliyorum. Aslında iki kutu alacaktım ama işte durumlar sıkışık bu ara. Allahtan Avukat para istemiyor. Yoksa elde avuçta ne olsa satardık. Hoş avukata para vermenin de ne anlamı var diyorlar ya. Haklılar aslıda.

İki saattir bu koridorda bekliyorum. Benden önce gelenler geçiyor sıraya. Mesainin bitmesine bir saat kala benim adımı bağırıyor birisi. Bir odaya giriyorum. Tel bir kafesin ardında mahkumlar geliyor. Kapının önündeki masada bekleyen memur bana “Beş numaraya geç,” diyor.

Kafeslerin ardındaki koridorda görüyorum onu ilk. Mahkemedeki kadar zayıf ama yaklaştıkça sanki biraz kilo almış gibi görünüyor.

Karşıma oturuyor. Gülümsemeye çalışıyorum ama beceremiyorum herhalde. Yüzüme bakıyor sanki bana acıyormuş gibi. Sonra o da gülümsüyor. Ama garip bir gülümseme. Bana acıyormuş gibi.

“Annem sana bunları gönderdi. Ben de bir kutu çikolata koydum içine,” diyorum.

“İçeri sokmana izin vermezler,” diyor.

“Zayıflamışsın,” diyorum. Yine gülümsüyor. Dişleri sararmış. Dudaklarında da uçuklar çıkmış. Yüzünde küçük yaralar var.

“Neden geldin?” diye soruyor. Oldum olası en zor soruları sorar bu kız hep. Küçükken bile bir şey sorardı öyle apışıp kalırdım, cevap veremezdim.

“Keyfimden geldim. Canım sıkıldı,” diyorum. Gülüyor.

“Dükkân ne oldu?”

“Kovdular dükkândan,” diyorum. “Amelelik yapıyorum inşaatlarda.”

Dirseklerini önündeki masaya dayayıp ellerini kavuşturuyor. Büyümüş gibi, büyük bir adam olmuş gibi bakıyor bana. “Yerinde olsam kaçardım buradan,” diyor. “Bunlar esir falan almıyorlar.”

“Esir mi almıyorlar?” Ne demek istediğini anlamıyorum.

“Kurtar kendini,” diyor.

Kendimi mi kurtarayım? Neden? Kimden? Sormuyorum ama anlıyor anlamadığımı. Yine gülüyor halime.

“Sen beni düşünme burada. Kendini kurtarmaya bak,” diyorum. Yine gülüyor. Her şeyi biliyormuş, söyleyeceğim her şeyi önceden ezberlemiş gibi bakıyor yüzüme.

Sonra gittikçe hızlanıyor gülmesi. Kafasını öne eğiyor. Sarsılarak gülmeye başlıyor. Kafasını kaldırdığında yanaklarındaki yaşları görüyorum.

“Neden buradayım sanıyorsun?” diye soruyor. “O şerefsiz arkadaşların seni kandırıp o gösteriye gittiğin için değil mi?” diyorum. Polislerin söyledikleri buydu en azından.

“Öyle mi? Peki neden gittim oraya sence?” Yine bilmiş bilmiş konuşmalar.

Gülümseme bıçak gibi kesiliyor. Başkası gelmiş sanki onun yerine. Gözlerini kocaman açıyor. Yüzünde hareket eden tek şey gözlerindeki yaşlar.

“Sen gidip babama olanları anlatmasaydın o da bana o tokatı atmasaydı bunların hiç biri olmazdı,” diyor ve ayağa kalkıp çıkmadan önce arkasını dönüp son bir şey söylüyor ve çıkıyor. “Hıyarağası”

-5-

Bir sene geçmiş üzerinden. En son geldiğimde yanımda getirdiğim iki torbayı kapıdaki memura bırakmıştım. Üzerinde onun ismi yazıyordu torbaların. Tam bir sene. Bir sene boyunca hiç gelmedim buraya. Bana birkaç ömür geçmiş gibi geliyor. Hani derler ya parmağına bir iğne battığında bir saniye bir saatmiş gibi gelir. Acı da böyle zamanı yavaşlatıyor. Bir yıl bir ömürmüş gibi geliyor. İğneye bakmadığın sürece acısını unutman daha kolay oluyor.

Buraya bir sene gelmedim ama en azından Avukat ara sıra beni arayıp davası ile ilgili bir şeyler anlatıyordu. Ben de ayıp olmasın diye dinliyordum onu. Bir süre sonra Annem de sormayı bırakmıştı. Peder mi? O zaten hiç oralı olmamıştı en başından beri.

Şu bir yıl öyle geçti ki artık ne bebekliğini ne de çocukluğunu hatırlayabiliyorum. Dün evde otururken Annemin balkonda bir şeyler karıştırdığını gördüm. Yanına gittim. Eski fotoğrafları almıştı. Elinde bir makas. Fotoğrafları kesiyordu. Onun olduğu fotoğrafları kesiyor, onun olduğu kesik parçaları bir torbaya atıyordu. “Ne yapıyorsun?” diye sordum. Cevap vermedi.

“Neden fotoğrafları kesiyorsun?” dedim. Yine bir şey söylemedi. Makası aldım elinden zorla. Fotoğrafları ve kestiği parçaları koyduğu torbayı da.

“Telefon geldi,” dedi. “Olay çıkmış,” diye devam etti. Parça parça konuşuyordu.

“Ne olayı?” diye sordum. “Hapishanede olay çıkmış,” diye devam etti. Kim telefon etti? Ne zaman? Bana niye söylemedin? diye sordum ama nafile. Yaşlı kadın kendini kaybetmişti. Aklına gelen tek şey hapisteki kızının kalan fotoğraflarını kesmek olmuştu.

Avukatı aradım. Hapishanede olanları o da duymuştu ama bilgi vermiyorlardı. Evde beklemeye başladık. Peder akşam eve geldi. Her akşam yaptığı gibi iki tane ekmek ve bir şişe ayran almıştı. Aldıklarını masanın üzerine koyup içeriye geçti. Annem balkonda ağlamaya devam ediyordu. Peder balkonun önünden geçerken duraksadı o kadar. Yoluna devam etti. Pijamalarını giydikten sonra salona yanıma gelmişti. Tam o sırada olanları ona anlattım. Hapishanede olay çıkmıştı. Televizyonu açtı. Başına bir şey gelmiş olabilir dedim. Televizyonun sesini açtı. Ona bir şeyler anlatmaya çalıştıkça televizyonun sesini daha da açıyordu. En sevdiği dizi başlamıştı artık.

Evin telefonu çaldı. Açtım. Karşıdaki ses adımı, onun nesi olduğumu sordu. Söyledim.

Sonra “Cenaze işlemleriyle siz mi ilgileneceksiniz?” diye sordu. “Ne cenazesi?” diye sordum.

Nedense bir süre adamın buna cevap vereceğini düşünmüştüm. Bir süre öyle bekledim bir şey söyleyecek diye. Bekledim… bekledim…. herhalde on saniye falan beklemişimdir ama hayatımda o kadar uzun süre bir şey beklediğimi hatırlamıyorum.

“Kız kardeşinizin cenazesi,” dedi. “Dünkü olaylarda müdahele sırasında vuruldu.”

Sonrasını hatırlamıyorum. Ahizeyi orada bıraktım herhalde. Salona geçtiğimi hatırlıyorum. Peder ile birlikte televizyondaki diziyi izledik sesi sonuna kadar açık halde.

Dışarıya çıktığımı hatırlıyorum. Mahallede dolaştığımı. İlkokulunun önünden geçtim. Okula ilk başladığı günü hatırladım. Annemin elinden tutmak istememişti. Okula kadar onun elinden tutmuştum. Ona kapıda bekleyeceğimi söylemiştim ama aslında işe gitmem gerekiyordu. Bütün gün orada onu bekleyeceğime söz verdikten sonra okul binasına girmeye ikna edebilmiştik onu.

Okulun karşısında bir dondurmacı vardı. Yazları oradan her gün dondurma alırdık. Büyümeye başladığında dondurmacıyı bırakıp yanındaki pasajda bulunan sahafa uğramaya başlamıştı.

Onu son görüşümde buradan kaçmamı söylemişti. Ona çok kızmıştım evet. Ama dediğini de dinlemiş olmalıyım ki o günden bu yana para biriktiriyordum. Çok fazla değil ama işte. Kaçmaya yetecek kadar. Bin iki yüz lirayı bulmuştu biriktirdiğim para.

Buraya gelmeden önce o parayı cebime koydum. Şimdi burada sıramı bekliyorum. Cezaevinin en alt katındayım. Benim gibi bekleyen birkaç kişi var burada.

Cenaze işleri için belediyeden bir görevli geliyor. Mezar yeri, nakil ücreti, morg kirası diyor ve bir kâğıt uzatıyor önüme. “Bin beş yüz lira,” diyor. Cebimdeki parayı çıkarıp masanın üzerine bırakıyorum. Üç yüz lira eksik. “Tamamla gel. Ama her güne yüz elli lira ekstra morg kirası eklenecek ona göre hesapla,” diyor.

“Nerede?” diye soruyorum. “Kim?” diyor. “Kardeşim nerede?”

“Beş numarada,” diyor. Kafasıyla arkasındaki dolaplardan üzerinde beş yazanı işaret ediyor.

Masanın üzerine koyduğum paraları alıyorum. “Ödemeyi yapmayacak mısın şimdi?”

Elimdeki paraya ve beş numaralı dolaba bakıyorum.

“Hayır,” deyip çıkıyorum.

Dolabın içinden bir ses duyuyor gibi oluyorum kapıdan tam çıkarken. Bana sesleniyor sanki.

‘Hıyarağası’ diyor.

edebiyathaber.net (16 Nisan 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r