Masthead header

Öykü: Gündüz düşleri | Melek Koç

“Kendi düşlerimizi başkalarının filmlerinde / görünce tanıyoruz…” Murathan Mungan

Günler domino taşları gibi birbiri ardınca devrilip gidiyordu. Kıpırtısız, renksiz, sıradan bir yaşamın günlük uğraşları içinde geçiyordu her şey. Sadece pişiren, doyuran, temizleyen, hizmet eden bir kadındı Ferhunde.  Mikroçipler ve kablo yığını yerine etten kemikten yapılmış bir robota benzetirdi kendisini.

Duyguları olduğu asla düşünülmeyen bir robot.

Evdekilere hizmet etmek için programlanmış bir teknoloji harikası.

Konuşmayan, istemeyen, sorgulamayan, en önemlisi de asla yorulmayan bir robot kadın.   “Her eve lazım!” türünden.

“Değiştiremeyeceğin şeyleri kabul et,”gibisinden çok tüketilen bir laf vardır ya Kişisel Gelişim kitaplarında. Çok kolay yazması tabii. Ama uygulamaya gelince… Yazanlara sormak lazım, kendileri kabul edebiliyorlar mıymış…     

Sevgisizliği, anlayışsızlığı, hoyratlığı kabul etmek, hem de bunca yıldır…       

 Biraz sevgi, azıcık be!

Bir gün bir demet çiçek getirse kocası.

Ya da “Eline sağlık!” dese yemekten sonra…

Kıyamet mi kopar?

Son zamanlarda kendisine bir kadına bakar gibi bakmadığını da fark etmişti kocasının.

Yatak odasına gidip aynanın önüne oturdu. Uzun uzun inceledi yüzünü. Yaşlanıyordu elbette. Saçlarını boyatsa, cildine bakım yaptırsa, biraz da makyaj.

Dünyada olmaz!

Geçen sene eltisinin oğlu evlenirken, berberde saçlarını yaptırmış, azıcık da ruj sürmüştü dudaklarına. Çocukların pek hoşuna gitmişti ama kocası demediğini bırakmamıştı.

 “Bu yaştan sonra kimlere süsleniyorsun?”

Ne demek kimlere?

Hep birileri için mi süslenir kadınlar?

Kocasının, duygularına bunca uzak oluşu başından beri üzüyordu onu. Gençliğinde neyse de şimdilerde pek kaldıramıyordu yüreği bazı şeyleri. İnsan yaşı ilerledikçe daha mı kırılgan oluyordu? Ya da bir yaraya mı dönüşüyordu bunca yıl içinde biriktirdikleri?

Kalkıp mutfağa, bulaşıklarının başına döndü. Şimdi yıkadığı şu çaydanlığın içinden bir cin çıksa ve tek bir şey dilemesini istese, ne dilerdi acaba? İstediği öyle çok şey vardı ki… Seçim yapamadı. Evet, bir şey vardı isteyebileceği. Ancak o olursa  yaşamının tüm olumsuz yönlerini görmezden gelebilirdi.

Mutlu olmak!

En son bu sözcüğü kullandığında annesi:

 “Evin, kocan, çocukların var, daha ne istiyorsun?” diye terslenmişti. Evli olmak, mutlu olmak anlamına geliyormuş gibi…

Yaşamını değiştirmesi için bir çelik çaydanlıktan medet umması acı acı gülümsetti Ferhunde’yi.

 “Olsun!” dedi içinden, “Biraz hayal kurmanın ne zararı var.”

Hayal kurduğu zamanlar yaşadığını hissediyordu. İçi yaşama sevinci ile doluyor, bambaşka kadınların kimliğine bürünüveriyordu. Mutlu olması için çaydanlıktaki cine ihtiyacı yoktu aslında. Hayal dünyasını gerçeğe aktarırken mutluğu yüzünden okunabiliyordu. O zaman gerçekten yaşadığının, bir kadın olduğunun farkına varıyordu.

Çoğu kez, televizyon dizilerinden birinin kahramanı oluyordu. Kendine yakın bulduğu, ya da yerinde olmak istediği kadın gibi davranıyordu gün boyunca. Genelde güzel, eğitimli iş kadınlarıydı tercihi.

Bazen bir öğretmen, bazen de bir yazar, bir oyuncu, bir doktor oluyordu.

Birden aklına takıldı,

“Neden hiç şarkıcı olmamıştı?”

Aynı anda içi burkuldu. Uzun yıllar önce bu isteği çok derinlere gömdüğünü anımsadı. O kadar derine gömmüştü ki, değil şarkıcı olmak, ara sıra sevdiği bir şarkıyı mırıldanmak bile aklına gelmemişti bunca yıl.

Buzdolabından çıkardığı patlıcanları tezgahın üzerine bıraktıktan sonra mutfak masasının altındaki tabureyi çekip oturdu. Canı kahveyle sigara çekmişti. Kahve yapmaya üşendi, rafa uzanıp paketten bir sigara çekti. İçi sıkıldığında hep böyle yapardı. Derin bir nefes aldı sigarasından, yüreğinde iz bırakan tüm kötü anıların, dumanın görünmez parmakları tarafından silinip yok edilmesini dilerken; ruhu, on bir yaşındaki küçük Ferhunde’nin yanı başına oturmuş onu izliyordu:

 Beşinci sınıftaydı. Tüm son sınıflar yıl sonu müsameresine hazırlanıyordu. Sesi çok güzel olduğundan  öğretmenleri her yıl ona şarkı söyletirlerdi. Bu yıl da söylemesini istiyorlardı ama bir farkla, okul şarkıları yerine Türk Müziğinden söyleyebileceği şarkıları. Çok iyi bildiği üç şarkıya karar verilmişti. Son provada öğretmeni müsamere günü en güzel elbisesini giymesini söylediğinde tüm sevinci yok olmuştu.

 En güzel elbise?   

 Evde giydiklerinin dışında elbisesi yoktu ki!

Geçen yıl komşuları Nefise ablanın elbisesini onun üzerine uydurmuşlardı, ya bu yıl? Nefise abla geçen yaz evlenip uzaklara gitmişti. Annesine konuyu açtığında ne söyleyeceğini çok iyi biliyordu:   

“Önlüğünün nesi varmış? Sanki gazinoda şarkı söylicen!”

Öğretmenine bir türlü söyleyememişti. O güne kadar bir mucize olmasını bekleyip durmuştu. Sonunda beklenen gün geldiğinde okula önlüğüyle gitmişti. Öğretmeni hiçbir şey söylememişti Ferhunde’ye. Sadece sevgiyle saçlarını okşayıp o  telaş arasında bir süre ortalıkta görünmemişti.

Ferhunde bir köşede sırasını beklerken, içinden söyleyeceği şarkıların sözlerini tekrar ediyordu. Bu yıl daha heyecanlıydı, babası da gelecekti onu görmeye. Annesi çok ısrar etmişti,“Gel de kızın gönlü olsun!” diye. 

Aslında kızının felaketini hazırladığını nereden bilecekti?

Birden bir el omuzuna dokundu, öğretmeni elindeki poşeti uzatarak:

 “Bunları bir dene bakalım,” diyordu.

Poşetin içinde beyaz bir elbiseyle ayakkabılar vardı. İncecik askılı, etekleri kat kat tül olan elbise düşlerinde bile göremeyeceği kadar güzeldi. Tam üzerine göre olmuştu da boyu biraz kısa mıydı ne? Annesinin hoşuna giderdi ama babası kızarsa? Böyle kolları, bacakları açıkta elbise hiç giymemişti o güne kadar. Sevinçle öğretmenine sarılıp teşekkür ederken mutluluktan uçuyordu.

Sıra kendine gelip sahneye çıktığında sesi bir başka güzel çıkıyordu sanki. Herkes alkışlıyordu onu. Birden bağırarak sahneye gelen bir adam gördü. Işıklar gözünü aldığı için gelenin yüzünü seçemiyordu. Ancak yaklaştığında gelenin babası olduğunu fark etti. Öfkeliydi, kıpkırmızıydı yüzü. Şaşkınlıktan şarkının sözlerini unutuvermişti Ferhunde. Öylece, kocaman açılan gözleriyle bakakaldı babasına. Yüzüne indirilen tokadın acısı mı, yoksa babasının:

“Orospu mu olacan kız?” diye gürlemesi mi daha çok canını yakmıştı, şimdi anımsayamıyordu.

 O gün yaşadığı utancı hiç unutamadı.

 O günden sonra hiç şarkı söylemedi.

“Artık o yılları unutmanın vakti geldi,” diye geçirdi içinden. Canı şarkı söylemek istiyordu. Hatta komşularına bir konser verebilirdi.

 “Bugün Muazzez Abacı olacağım!” diyerek sigarasını söndürdü.

Yemek yapmak için çıkardığı patlıcanları tekrar dolaba kaldırdı. Şimdi davetlilere haber verip hazırlık yapması gerekiyordu. 

Karşı dairenin kapısını çaldığında karşısına küçük bir oğlan çocuğu çıktı.

“Annem evde yok Ferhunde teyze.”

 “Allah Allah, sabahın köründe nereye gitti?”

“Markete.”

Merdivenlerden çıkan ayak seslerine kulak kabarttı,

 “Sen misin Ayşe?” Diye seslendi boşluktan.

 “Benim, benim… çocuklara bir şey mi oldu?”

“Yok, gel bak, işimiz var senle.”

 Ayşe yukarı çıktığında nefes nefese kalmıştı,

 “Yaşlanıyoruz Ferhunde, bak şu halime kalbim yerinden çıkacak gibi.”

 “Yaşlılıktan değil o, şişmanlıktan. Ne öyle her gün börekler, tatlılar?”

 “Çocuklar istiyor ayol, sanki kendim için yapıyorum.”

 “Tamam tamam, dinle beni: Öğleden sonra konserim var, kap çocukları gel. Hatçe’yle Binnur’a da haber veriver, benim işlerim var şimdi.”

    “Deli mi ne, şimdi de şarkıcı mı oldun başımıza?”

    “Karıştırma işte, saat iki de gelin. Kapıyı aralık tutacağım, girip salonda oturursunuz.”

    “Sana yine iyi saatte olsunlar geldi galiba.”

    “Hadi, çok söylenme, biraz eğleneceğiz  o kadar. Unutma, tam iki de!”

Ferhunde komşusunun yanıtını beklemeden içeri girdi. Ayşe, hem komşusu hem en yakın arkadaşıydı. Tüm hayallerini onunla paylaşır, küçük oyunlarına onu da katardı. Biraz fazla konuşurdu ama dünya iyisi bir kadındı Ayşe.

 “Şimdi hazırlanma vakti,” diye geçirdi içinden.“İlk önce bana bir tuvalet gerek, Muazzez Abacı olacaksam hakkını vermeliyim!”

Şifonyerin çekmecelerini karıştırıp bir şeyler aradı, sonra eski bir beyaz çarşafta karar kıldı. Aynanın önüne gelerek soyundu. Tamamen çıplak kalınca kendine şöyle bir baktı. Bu yaşına, bu kadar çocuğa rağmen hiç de fena sayılmazdı.

Kadın dediğin biraz yuvarlakça olmalı, böyle benim gibi…”

Çarşafın iki ucunu boynunun arkasından düğümleyerek bedenini sıkıca çarşafa sardı. Boşta kalan ucunu kalçasının üzerinde iri bir çengelli iğneyle tutturdu. İğneyi kapatmak için üzerine vazodaki yapma çiçekler arasından kırmızı bir papatya seçti.

Pek güzel olmuştu tuvaleti!

Şimdi biraz da makyaj.

“Nelerimiz var bakalım?” diyerek çantasındaki tüm malzemeleri masanın üzerine boşalttı. Ucu kütleşmiş siyah bir kalem, bitmeye yüz tutmuş pembe bir ruj, durmaktan kurumuş rimel, kutusunun içinde birkaç top kalmış allık, hepsi o kadar. Çoktandır yüzüne gözüne bir şey sürmediği açıkça belliydi. Siyah göz kalemini alarak çocukların odasına girdi. Büyük oğlanın kitapları arasında bir kalemtıraş buldu.

I-ıh olmuyor, kalem ince geldi.

Mutfağa gidip bıçakla açmayı denedi,  yine olmadı, kırıldı ucu. Zaten küçüktü, şimdi iyice ufaldı.

Yoo, pes etmek yok!

Kalemin kapağını arkasına takarak boyunu büyülttü. Daha küçük bir bıçakla dikkatlice yontmaya başladı. Çıkan ucu parmağına sürterek düzeltti. Zafer kazanmış kumandan edasıyla,

“İsteyince oluyor işte,” diyerek aynanın önüne oturdu.

Gözlerinin çevresine ince bir çizgi çekti ilkten. Farı yoktu ama olsun, pembe rujunu hafifçe göz kapaklarında gezdirip, parmağının ucuyla dağıttı. Aynı rujla dudaklarını boyadı.

Biraz da rimel olsa!

Fırçası bile kurumuştu. Fırçanın üzerine hafifçe tükürerek tüpü karıştırdı. Kenarında kıyısında kuruyanlar işini görürdü en azından.

Evet, işte bu! 

Kirpiklerini de boyadıktan sonra gözlerinin güzelliği iyice ortaya çıkmıştı. Sıra allığa geldiğinde, fırçasını son kalan birkaç bilyenin üzerine bastırarak sürttü. Sonra şakaklarından yanağına doğru hafifçe dolaştırdı.

Makyajını tamamladıktan sonra saçlarına şöyle bir baktı, beğenmedi. Bu kıyafete, bu makyaja pırasa gibi saçlar olur mu?

“En iyisi topuz yapmak” dedi.

Birkaç firkete ile saçlarını ensesinde topladı. Böyle olmazdı elbet, vazodaki çiçekler içinden kalçasına iliştirdiği çiçeğin eşini alarak topuzuna yerleştirdi.

“İşte şimdi oldu!”

Boy aynasının önünde durup elindeki malzemelerden yarattığı kadına bir daha baktı.      Aynadaki kadın  O muydu?

O’ydu tabii! 

Ferhunde,  gördüğü kadının aslında kendi gerçek görüntüsü olduğuna inanarak mutlu bir şekilde bir İstanbul türküsü tutturdu:

“Arabaya taş koydum civanım, arabaya taş koydum

Ben bu yola baş koydum civanım, ben bu yola baş koydum.”

Saatin ikiye geldiğini görünce telaşla salonun ortasındaki sehpayı kenara çekti, mutfaktaki iskemleleri boş yerlere koydu. Kapıyı aralayarak mutfağa geçti. Misafirlerin konserden önce kendisini görmemeleri gerekiyordu. Komşuların hepsi çoluk çocuk gelip salona yerleştikten sonra içeri girdi. Yürüyüşüyle, görüntüsüyle bir yıldız gibiydi. Herkes alkışlamaya başlamıştı, davetlileri selamlayarak ilk şarkısına başladı.

İki saat boyunca hem şarkı söylemiş, hem de herkesi oynatmıştı. Gelenler pek memnun ayrılmışlardı bu konserden!

Şimdi, hemen eski haline dönüp yemek yapmalıydı.

Yüzünü yıkamadan evvel bir daha baktı aynaya, gülümsedi. Daha sonra günlük kıyafetini giyerek, saçlarını yemeniyle topladı. Kendi halinde, sıradan bir ev kadını oluvermişti işte. Mutfağa girip buzdolabından patlıcanları çıkardı, yıkayıp şerit şerit soydu, suya bıraktı. Soğan sepetinden irice bir soğan seçerek soymaya başladı.

O da ne?

Kapı açılıyor, kocası bu saatte eve gelmez!

“Kim o?”

 “Kim olacak benim!”

 “Hayırdır, sen bu saatte eve gelmezdin?”

  “Bugün böyle oldu. Yakında işim vardı, erken bitince geriye dönmek istemedim.”

   “İyi etmişsin.”

   “Yemek hazırla bana, karnım aç. Öğle yemeği bile yemedim.”

Ferhunde’nin yüzü  sarardı, tüm bedeni buz kesti. Kocasının huyunu çok iyi biliyordu. Ivır zıvırla geçiştirmez, ille yemek isterdi. Ağzından dökülürcesine çıkan sözlerin onu çileden çıkaracağını bilerek umarsızca konuştu:

“Sana hemen iki yumurta kırayım, yemeği akşama yersin.” 

Kocasının yüzü bir an da değişivermişti.

 “Yine bütün gün hayal mi kurdun?”

 “ !?…”

Öfkeyle kalkan eli Ferhunde’nin yanağında patlayıverdi. Ardından bir diğeri…

Yere düşen Ferhunde’nin sırtına, başına yediği tekmeler kocası yorulana kadar sürdü.

Hayır, hiç canı yanmıyordu, hiçbir şey hissetmiyordu büzülüp kaldığı duvar dibinde.    Sadece içinde kırılıp dağılan duyguları, kırık cam parçaları gibi sivrilmiş yüreğine batıyordu. Ağzının kenarından incecik süzülen kanı elinin tersiyle silerek kalktı.

Ne zaman şarkı söylemek istese, yüreği hep kanayacak mıydı?

Korkudan her biri  bir köşeye gizlenmiş hayallerini sessizce toplayıp mutfağa girdiğinde gözü patlıcanların yanında duran bıçağa ilişti.  Geçen akşam televizyonda seyrettiği filmde kadın kocasını tek bıçak darbesiyle öldürmemiş miydi?

Birdenbire o kadın oluverdi!

Bıçağa uzandı, sapından sımsıkı tuttu. Kocası salona doğru yürürken hâlâ söyleniyordu.    Arkasından seğirtti, tüm gücüyle sapladı sırtının ortasına.

 Tıpkı filmdeki gibiydi her şey…

edebiyathaber.net (13 Ağustos 2020)

  • berna doğan - 14/08/2020 - 14:14

    elinize, yüreğinize sağlık Sayın Melek Koç. çok beğendim öykünüzü.cevaplakapat

    • Melek Koç - 17/08/2020 - 11:19

      Çok teşekkürler Berna Hanım. Sağolun.cevaplakapat

  • Fatma İyibilgin - 21/08/2020 - 07:23

    Hüzünlü…hem de çok…Hayranlıkla okuduğum denemelerinden sonra hikayelerinden de büyük keyif alıyorum.Yüreğine kalemine sağlık Sevgili Melek.Tüm kalbimle kutluyorum.cevaplakapat

    • Melek Koç - 23/08/2020 - 22:07

      Gönülden teşekkür ediyorum sevgili Fatma. Senden destek görmek başka türlü güzel. İyi ki varsın.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r