Öykü: Gidiş | E. Ezgi Kayaoğulları

Haziran 1, 2026

Öykü: Gidiş | E. Ezgi Kayaoğulları

Valizin tekerlekleri arada bir tık sesi çıkararak döndü. Parke zemin bitip, defalarca yıkanmaktan rengini kaybetmiş olan halının üzerine çıkınca, teker sesi kesildi. Halının tam ortasında, ceviz ayaklı salon takımının orta sehpası duruyordu. Parlak cilası ufak çiziklerle hırpalanmış sehpanın üzerindekiler burayı müzeye çevirmişti. Koyu yeşil camdan yapılmış en az üç kilo ağırlığındaki sepete benzer objeye takıldı gözü, babasının cenazeden sonraki gün getirip koyduğu yerdeydi hâlâ. On yıldır milim kıpırdamamıştı yerinden. Büyükannenin yadigârıydı ve evin orta yerine öyle bir ağırlık çökmüştü ki o günden beri, gülüp eğlenmekten çekinir olmuşlardı. Ne kendisi ne de kız kardeşi cesaret edememişti onu oradan kaldırmaya. Yeşil sepetin hemen yanındaki kristal camdan kesme çakmak, yıllardır hiç alev almamıştı ama amca beyin yadigârı diye konuşlanmıştı oraya. Oysa yadigârdan çok bir ibret abidesiydi, zira amcası beş yıl önce akciğer kanserinden vefat etmişti. Bu iki objenin altına serilmiş olan krem renkli yuvarlak dantel örtü ise Fadime Halanın el emeğiydi. Büyükanne tarafından susturulup konuşması engellene engellene sesi kısılalı o kadar uzun zaman geçmişti ki, bir şey sorulduğunda cevap vermesi en az beş dakika sürüyordu. O da kendini yetmiş numara ören bayan yumaklarla örülen dantellere vermişti. Evin her köşesinde serili beyaz veya krem renkli dantel örtüler, çeyiz sandığında mürüvvet bekleyen oda takımları, hepsi onun emeğiydi. Bir tek o hayattaydı. Bir bakımevi odasında yaşayan, beş ameliyat geçirmiş ve gözleri neredeyse görmeyen yetmiş sekiz yaşındaki bir kadın hayatta sayılabilirse tabi. 

Orta sehpayla vedalaşması gereğinden uzun sürmüştü. Kış güneşi, salonun büyük penceresini örten iki tül perdenin arasındaki üç santimlik açıklıktan içeri giren yatay ışıklarıyla salonu iki parçaya bölmüştü. Minik toz zerreciklerini görünür kılan bu ışık dilimi, ortama iyice mistik bir hava katmıştı. Macera filmlerindeki dünyalar arası geçiş kapılarını hatırladı. Sanki iki adım daha atıp o ışığın içinden geçerse, salonun öte tarafına değil de başka bir dünyaya geçecekti. Adım atmaktan çekindi o yüzden. Duraksadı. Neyse ki o an sokaktan bir korna sesi duyuldu.

Başını çevirip az önce çıktığı odasına baktı, yirmi sekiz yıllık yatağı ve başucundaki komidin hiç olmadığı kadar tertipliydi. Herhangi bir otel odasındaki kadar sıradan görünüyordu şu an gözüne. Diğer odanın kapısı kapalıydı. Zaten epeydir hiç açılmamıştı. Kız kardeşi evlenip gideli iki yıl olmuş, gittiği günden beri onun odasına hiç dokunulmamıştı. Geri döner diye değil, kıymetli hatıralarına dokunulmasın diye de değil. Bu eve ne yatılı ne de oturmaya pek misafir gelmezdi de ondan. Doğup büyüdüğü bu iki katlı pembe boyalı ev, Kuzguncuk’taki daracık sokakların birindeydi. Bahçesindeki kocaman çam ağacı, sokak ile ev arasına bir mesafe koymuş, demir korkuluklara dolanan sarmaşık güller, ne zamandır budanıp şekil verilmediği için arapsaçına dönmüştü. Ayşen evlenip Avcılar’a taşındıktan sonra bahçe kapısından içeri girenlerin sayısı da hepten azalmıştı. Aile büyüklerine ait olan üst kat zaten boşalmıştı. Alt kat da bugünden itibaren sadece babasına kalacaktı.     

Son bir kez durup dinledi yorgun evi.  Salondan çıkıp antreye doğru sürüklenirken parke ile seramik döşeme arasındaki metal eşikten geçti valiz, oradan geçerken farklı bir tıkırt sesi çıkardı tekerlekler. Antredeki duvara monte edilmiş mermer konsolun üzerindeki pirinç çerçeveli oval aynaya takıldı bakışları. Aynadaki kendisine hoşça kal dedi gözleriyle. Bu evin dışında başka bir kendi olacaktı, biliyordu. Konsolun üzerine elindeki zarfı bıraktı. Zarfın üzerinde tek bir sözcük yazılıydı: Babama.

Babasının yıllardır tek başına kullandığı yatak odasına ve mutfağa da veda etti. Tam o sırada, mutfaktaki buzdolabı sanki içini çekip birkaç kez hıçkırdı gibi geldi, motor sesi kesildi sonra. Aylar sonra bu anı hatırlayıp, sadece bu sahne yüzünden evdeki eşyalardan en çok onu özleyecekti. Buzdolabının en üst rafına boyunun yetmediği günleri ve halasının sütlaç kâselerini hep o rafa koyduğunu hatırladı. Fadime Hala hem kendi oturduğu üst katın hem de bu evin bütün işlerini üstlenmiş, hatta iki kız kardeşi, Ahsen ile Ayşen’i de o büyütmüştü. Fıtık ameliyatı olduktan hemen sonra, yani dört ay kadar önce, kendi isteğiyle gidip bir bakımevine yerleşmişti. Bu evden çıkardığın son cenaze ben olmak istemiyorum demişti giderken.

Ahsen portmantodaki mantosunu giydi. Terliklerini çıkartıp rafa bıraktı. Ayakkabılarını giymeden önce bakışları az önce bıraktığı zarfa takıldı. Açıp son bir kez okudu kendi el yazısını.

Ben gidiyorum baba. Sana veda etmek isterdim. Hatta senin dur gitme kızım demeni bile isterdim. Ama yapmazsın biliyorum. Öylece durursun, hiç konuşmadan bakarsın yüzüme. İşte bu yüzden yazıyorum baba. Karşına geçip bunları söyleseydim duymazdın çünkü. Kulakların duymadığından değil, dinlemeyi hiç bilmediğin için duymazdın. Hem duysan bile unuturdun. Belki bu mektubu atmaz da saklarsın, dönüp tekrar tekrar okursun diye yazıyorum. Belki o zaman anlarsın diye yazıyorum. Anlasan ne fark eder, bak onu hiç bilmiyorum.

Gidiyorum çünkü bu evde artık nefes alamıyorum baba. Daha ne kadar zamanım var bilmiyorum ama ben yaşamak istiyorum. Sen kendini dedemin lokantasına gömdün, amcam kendini içkiye sigaraya verdi, halam ömrünü buraya, hepimizi çekip çevirmeye adadı. Bu evde tüketti ömrünü. Sonunda o da dayanamadı gitti işte. Ayşen evlendi, o zaten buraya hiç yakışmıyordu baba. Hepimizden daha iştahlıydı yaşamaya. Ne güzel oldu, eşini buldu ve artık kendi hayatını yaşayacak. Peki ben baba, hâlâ ne yapıyorum burada?

Gidiyorum çünkü annemi buldum baba. Evet, annemle tanıştık biz. Ayşen’le birlikte bulduk, çünkü kocasını tanıştırmak istedi. Hep birlikte kahvaltı yaptık, sonra biz tekrar tekrar buluştuk. Uzun yürüyüşler yaptık. Annem giderken de susup kaldığını, gitme diyemediğini öğrendim ben baba. Büyükannem kızlar burada kalacak derken bile öylece sustuğunu, onlar giderse ben de giderim diyemediğini öğrendim ve biliyor musun hiç şaşırmadım baba.

Sana kızamıyorum, annem bizi terk edip gitti diye yıllarca ona o kadar çok kızdım ki, artık kimseye kızamıyorum. Şimdi sadece üzülüyorum. Geçen yıllarınıza üzülüyorum. Büyükannem hepinizin üstüne karabasan gibi çökmüş, hiçbirinizin yaşamasına izin vermemiş. Bir tek senin, en küçük evladının evlenmesine itiraz edememiş. Yine de dizinin dibinden ayırmamış işte. Herkesi hapsetmiş buraya. Ama ben artık gidiyorum.

Sana ne olacak bilmiyorum ama ben yaşamak istiyorum.

Ahsen

Mektubu katlayıp tekrar zarfa koydu. Sokak kapısını açıp valizini sürükleyerek evden çıktı. Mermer eşikten kayan valiz, iki santim aşağıda duran paspasa düştü, bu kez hiç ses çıkarmadan. Kapıyı yavaşça çekip, kilidin deliğe girme sesini duydu: çıkırt. Bir anlığına, ama sadece kısacık bir anlığına korktu. Anahtarı yanına alsaydı o an vazgeçebilirdi gitmekten. Tekrar içeri girip hiçbir şey olmamış gibi eşyalarını boşaltıp valizi de yerine koyabilirdi. Ama hayır, o an hızla geçti gitti. Valizi sürükleyerek bahçe kapısına doğru ilerledi. Arnavut kaldırımlı sokağa çıkan iki basamaklı merdiveni çıkarken valiz küt küt çarptı basamaklara. Sokağa çıkınca sağa döndü ve yokuş aşağı yürümeye başladı.

Güneş batmak üzereydi ve son ışıklarıyla solundaki binaların arasından geçip, önündeki sokağı dilimlere ayırmıştı. Bir ışık bir gölge, bir ışık bir gölge. Denizi hedefleyen adımlarını, valizin tekerinden gelen tıkırtıların ritmine uydurarak ilerledi. 

Yorum yapın