
Dünyanın son günü gibi bir gündü. Ya da dünyanın son gecesi. Gökyüzü, uzansak yıldızlarını ellerimize tutuşturacak kadar yakındı. Yer ile gök birdi sanki. Sıcak, her bir yandan vücutlara nüfuz ediyordu. Az önce duş almış olmama rağmen, sanki hiç su değmemiş gibi kuruyuvermiştim. Saç diplerimdeki hafif nem de olmasa hiç değmediğini düşünebilirdim. İçimin sıkıntısı dünyayı boğuyor gibiydi, ya da dünyanın derdi içimi yakıyordu. Şu an ayırt edemiyorum. Uzaklarda köpeklerin uluduğunu işittim. Biri bırakıyor, diğeri başlıyordu. Sonsuz bir senfoni gibi.
Balkona çıktım. Körfezin mavisi, ne yapacağı kestirilemeyen insanların gözleri gibi tekinsizce parlıyordu. Gözlerindeki parlaklık, sevgiden mi hinlikten mi anlayamadığınız türde insanlar… O gece olacakları Körez biliyor muydu? Biliyordu da çığlık çığlığa birbirini kovalayan martılara muştulamış mıydı? Bilmiyorum. İçimi çekerek geri yatağıma uzandım. Çocukken tanrının olduğunu düşündüğüm ve uyumadan tüm ailem, ülkem, dünya ve türleri tehlikeye giren tüm hayvanlar için dua ederken baktığım tavana diktim gözlerimi. Olduğum yerde kıvrıldım. Uzun zamandır şiir yazamıyordum. Oysa beni bu saatlerde uyutmayan tek şey, şiir olacak sözcüklerdi. Gözlerimi kapatıp da uyku âlemine tam dalacakken, açık kalan kapıdan esen cereyan gibi başka âlemlerden gelirdi sözcükler. İrili ufaklı, sakin, kavgacı… Hepsi de başka âlemlerdendi, emindim. Onları anneannemin alıçları ipe dizip de kurutması gibi yan yana sıralar, kendi sözcüklerimden adeta kolye gibi şiir yapardım. Sabahına okuduğum bu şiirler bazen anlamsız gelirdi. Utançla saklardım çekmeceme. Ama yırtıp atmazdım hiç. Başka bir âlemden gelmeydi o şiirler. Bana özel gelen vahiy gibi sadece bana kutsaldı. Yeniden şiir yazabilseydim keşke. Bu sıkıntılı gecede tavana dikip gözlerimi öte âlemlere seslendim içimden. Dışarıdan gören biri dua ediyorum sanabilirdi, tıpkı 5 yaşımdaki gibi.
Birden öteki âlemler aşka geldi. Ya da ben öyle sandım. Tam da gözlerimi diktiğim köşesinde rutubet lekesi olan tavan, beni kucaklamak ister gibi üstüme geldi. Öte âlemlerdendi, başka bir şey olamazdı bu gürültü. Ev sesleniyordu bana. Dolaplar kapaklarını öfkeyle birbirine çarpıyor; annemin gençliğinden beri öteden beriden topladığı kristaller büyük bir hayal kırıklığıyla kendilerini öldürmek üzere aşağılara atlıyorlardı. Her şey paramparçaydı, her şey tane tane sesleniyordu bana. Dolap, cam, yatak, yerdeki halı, kitaplarım, odanın kapısı… Kaç buradan diye kızıyorlardı. Kaç yıllık eşyalarım tabi, korumak istiyorlardı beni… Uykuya dalmış mıydım, bunların hepsi rüya mıydı? Bir çığlık duydum, o kadar keskindi ki, bunun artık benim rüyam olmadığına emindim. Sanki yatağım beni uyutmak için zorla sallıyordu. Bebekliğimi anımsadım birden. Bebekliğimde olduğumu zannettiğim anlara gittim. Annemle babam beni beyaz bir çarşafın içine koymuşlar, sağa sola doğru hırsla sallıyorlardı. Uykularını sürekli bölen bir baş belasıydım ne de olsa. Ama bu sefer kimse ninni söylemiyordu. Öyle öfkeli homurdanıyordu ki yer, peş peşe özür dileyesim geliyordu. Yeter ki sussun. Sonra her şey karardı.
Partilerden hep en son ayrılan ben olurdum. Aklım geride kalmasın, ben gidince asıl eğlence başlamasın diyeydi tüm çabam. Sıkılsam bile sonuna kadar beklerdim. Ev sahibi ışıkları söndürünceye değin. Dünyanın son gününe kadar da yaşamak isterdim. Benden sonra neler olacak neler bitecek, hem merak edeceğimi bildiğimden hem de hiçbir şeyi kaçırmak istemediğimden. Ölen herkes için zaten o gün dünyanın son günü değil miydi? Bunu düşününce dünyanın son gününe kadar yaşamış sayılırdım aslında. Geride ışıkları söndüren ev sahibi ve karanlık vardı.
Öldüğümü zannediyorum. Kapkaranlık bir boşluğun içindeydim. Öldüm ve ruhum uzay boşluğunda sessiz, havasız süzülüyordu. Vay be dedim, demek böyle bir şeymiş. Banyodan sonra kombiyi kapatmışımdır umarım. Geri dönüp kontrol etme şansım ilk defa gerçekten yoktu. Ölmüş bir insanın geride kalan kombiyi düşünmesi saçma mıydı? Kaç yıldır yaşıyordum, kuşkusuz beynim hala yaşadığımı sanıyordu. Öldükten sonra bilinç kaybolmuyorsa vah halimize. Aniden sağ ya da sol, anımsayamıyorum hangisi, kolumu hissettim. O ölmemişti! Korkunç bir ağrı ve uyuşukluk vardı. Kolum ölmediyse belki ben de ölmemiştim. Bütün gücümü kullanarak oynatabildim. Sanki kollarıma yüzer kiloluk ağırlıklar bağlanmıştı, öyle zordu ki kıpırdamak. Yüzümün hizasına kadar getirebildim elimi. Yanağım soğuk, sert bir yere yaslanmıştı. Çok sonradan bunun yan apartmanın duvarı olduğunu öğrenecektim. O anda düşündüğüm tek şey öldüğümü sanmaları ve gömdükleriydi. Dokuz tahta altındaydım ve nefes alıyordum. Kâbus! Nefes alış verişlerim hızlandı, her an ağzıma bir yerlerden toprak gelebilirdi. Onun yerine inlemeler duydum. Allah’ım ölüler canlanıyor muydu? Kafam o kadar hızlı çalışmaya başlamıştı ki, midem bulandı. Ağzıma safra suları geldi. Kesinlikle ölmemiştim. En son ne yaptığımı hatırlamaya çalıştım. Köpek ulumaları, tavan, ses… Anne, diye bir çığlık işittim. Çok daha aşağıdan geliyordu ses. Demek bizi gömmüşlerdi. Kat kat gömülüydük. Ölmemiştim ama ölmek üzereydim. Araf’taydım bir nevi, yanağımda buz gibi beton, bacaklarım hissiz, gözlerim kör.
Neler düşündüm o anda? Tek düşündüğüm şey henüz yapmadıklarımdı. O hep ertelediğim şiir kitabı yazma projem, yıllardır aramadığım ve neden darıldığımı hatırlamadığım kardeşimi arama fikri. Çocukken de hep kavga ederdik, gariptir o zamanki kavgalarımızı ve sebeplerini daha net hatırlıyorum; şimdi neden darıldığımız ise muamma. Hayat gailesi, araya giren başka insanlar, kendi kurduğumuz aileler suyu bulandırıyor galiba. Bizi birbirimize bağlayan kan bağını örseliyor. Anne babanın ölümü sonrası onların diktesiyle tutuşturulan kardeş ellerimiz ayrılıveriyor. İşte bu kadar basit.
“Sesimi duyan var mı?” dedi birisi yukarıdan. Bir çığlık duydum tam aşağıdan. Elimi uzatmaya çalışmak zordu; denedim olmadı. Tüm gücümle bağırdım ben de. “Sesimi duyan var mı?” diye tekrar bağırdı aynı kişi. Bağırıyordum, o duymuyordu. Ya da bağıramıyordum. Yoksa bu sadece kâbus muydu? Ağzımı açsam da ses çıkmıyor muydu? Yoksa betonların altında kendi sesimden kulağım sağır mı olmuştu? Buradan hiç çıkamadığımı düşündüm birden. Kardeşim üzülür müydü? Kuşkusuz üzülürdü. Belki ağlardı bile. İnsanları bir anlık öfkeyle hayatından çıkartmasına rağmen benden daha sulu gözlüydü. Giderayak onu üzeceğime sevindim. “Orda kimse var mı?” dedi bu kez. O an bir parça ışık hissettim. Üzerimdeki yük taraf değiştirdi sanki. Tekrar ağzımı açtım, yok, ses çıkartamıyordum. O ışık, benim kurtuluşumdu. Işıkla beraber kelimeler aktı birden, üzerime yıldız gibi düştüler başka âlemlerden:
Yattığım noktadan kendimi görüyor gözlerim
Yerdeki ben miymişim, yoksa anıların hüzünlü kalıntısı mı?
Omzuma dokunup uyandırsam kendimi
Koşsam birbirine tutulmuş sonsuz ayna hükümdarlığında
Aynalardan birinde bulsam çocukluğumu
Parmağım dudaklarımda
Sakın korkma, desem
Ama sakın büyüme de
Yattığım yere geri uzansam o halimle
Çocukluğumda ölmüşüm gibi

















