Masthead header

Öykü: Döngü | Öznur Unat

RÜYA

“Sadece karnını doyurmaktı amacı, sadece karnını doyurmak!’

Bu sesle uykudan gözlerini açtı adam. Sabah ezanı okunuyordu. Çok kısa bir an, nerede olduğunu hatırlayamadı. Yattığı yer karanlıktı. İçerisinde hiçbir eşya olmayan, depoyu andıran bir odaydı burası. Sokak lambasının cılız ışığı, tavana yakın küçük bir pencereden süzülerek içeri girmiş, yerde uyuyan bir gencin yüzüne vurmuştu. Delikanlının ağzı aralıktı. Göğsünün her iniş çıkışında boğazından hırıltıya benzer bir ses çıkıyordu. Odayı ayak, nefes, ter kokularının sigarayla harmanlandığı ekşi bir koku kaplamış, zaten zor nefes aldıkları hava iyice ağırlaşmıştı.

Adam, uykulu gözlerini etrafta şöyle bir gezdirdi. Yerde yatan insanların çoğu uyanıktı. Başını kaldırmayı denedi. Bunu yapmasıyla birlikte ense kökünden beynine vuran, şiddetli bir ağrıyla kafasını yastığa bıraktı. Nerede olduğunu biliyordu. Bunu hatırlamak onu rahatlatmadı. Yanında yatan ailesine baktı. Karısı, kızı, oğlu. Yer yatağına sığmayan kısımları taşın üzerinde kalmış, öylece uyuyorlardı. Küçük kızının üstü açıktaydı. Yavaşça örttü.

İçindeki sıkıntı bu gece de onu uyutmamış, neredeyse yarım saatte bir bölmüştü uykusunu. Sabaha karşı direnci tükenmiş, vücudu uykuya yenilmişti. İşte tam o sırada bir rüya görmüştü. Keşke hiç uyumasaydım diye düşündü bunu hatırladığında.

Rüyasında ailesiyle birlikte mükellef bir sofradaydı. Dikdörtgen, uzun masanın etrafında mor kadife kumaş kaplı, ahşap oymalı sandalyeler diziliydi. Mavi masa örtüsünün üzerinde büyüklük sırasına göre iç içe konmuş porselen tabaklar, tabakların yanlarında çeşitli biçim ve boylarda çatal bıçaklar, rüyada bile kurtulamadığı eziklik duygusunu arttırmaktan başka bir işe yaramayan kadehler, bardaklar… Tepeden tırnağa siyah giyimli bir adam masaya sürekli yiyecekler taşıyordu. Porselen tabakların içinde dumanı tüten etler, kâselerden taşan üzümler, adını dahi bilmedikleri başka başka meyveler, renkli cam tabakların içinde tatlılar. Masada onlardan başka kimse yoktu. Böyle mükellef bir sofra karşısında çocuklar önce ne yapacaklarını bilemediler. El sürmeye çekinerek, sanki onları gözetleyen biri varmışçasına uzaktan uzağa baktılar. Sonra dayanamadılar, kimsenin görmediğine emin oldukları bir an, yiyeceklere iştahla ellerini uzatmaya başladılar. Uzun süren bir orucu açar gibi telaşlıydı elleri. Oğlan, kafasını kaldırmadan, uzandığı her şeyi peş peşe ağzına atıyordu. Boğazına dizilenleri yeni bir yiyecekle midesine iterken, birden nefesi tıkandı çocuğun. O kadar hızlı oldu ki bu, artık ne ağzındakileri yutabiliyor ne de soluk alabiliyordu. Yiyecekler canlanmış, ağzına doluyordu. Masadakitavuk butları, pirzolalar, balıklar, peynirler her şey ayaklanmış, mavi masa örtüsünün üstünden birbirlerinin önüne geçmeye çalışarak, hızla çocuğa doğru koşuyorlardı. “Baba!” demek için ağzını açmaya çalıştığı her an, daha çok yiyecek girdi içine. Bir süre sonra çorbalar burnundan çıkmaya başladı. Öksürmek istediyse de başaramadı. Atamadı hiçbirini boğazından. Öksürmek için ağzını her açtığında yeni yemekler doldu içine. Yiyecekler vazgeçmedi, durmak bilmedi. Kulaklarından, burun deliklerinden, gözlerinden girdiler. Daha fazla dayanamadı çocuk. Ciğerinde kısacık bir soluğa bile yer kalmamıştı artık. Adamsa bütün bunlar olurken, betondan yapılmış bir insanmışçasına çaresizce, bir köşeden seyrediyorduoğlunu. Kurtarmak için elinden hiçbir şey gelmiyordu. İşte tam o an çocuk kendini yüzükoyun masaya bıraktı.

YOL

Bu iyi gibi başlayan ama sonu ölümle biten rüyayı hemen unutmak istedi. Saatine baktı. Dört olmuştu. Usulca kalktı yataktan. Kalktığı yerde açılan boşluğa, kırmızı hırkalı oğlunu yatırdı. Sanki o hırkayla doğmuştu çocuk. Bir an onu başka hiçbir kıyafetle hatırlayamadığını fark etti. Yatağın ucuna ilişip, elleriyle yorgana sıkı sıkıya yapışmış oğlunu seyretti. Her nefes alışta hafifçe açılıp kapanan burun deliklerini, göz kapaklarının altında hareket eden gözlerini, uzun kirpiklerini, kısacık kesilmiş saçlarını, öylece seyretti. Saçlarını okşadı. Saçlarını okşamak yetmedi, eğildi, önce alnını, sonra yanaklarını, sonra da yorganı sımsıkı kavrayan elini öptü. Ve aynı sesi yeniden duydu. ‘Sadece karnını doyurmaktı amacı, sadece…’ Bu cümlenin yeniden beynine hücum etmesiyle göğsüne çöken sıkıntıyı defetmek istercesine sesini yükselterek, yerde yatan ailesine döndü: “Haydi! Kalkın artık,” dedi. “Vakit geldi, yola çıkıyoruz.” Gözleri uyku mahmuru, babasının elini tuttu oğlan. Kadınsa, kızını uyandırmak için kendine çekip sıkıca sarılırken, fısıldadı: “Tekneye gidiyoruz, bundan sonra üzerimize bombalar yağmayacak. Bu sefer söz, başaracağız.”

Odada yatan herkes aynı anda ayaklanıp kapıya yöneldi. Tam çıkıyorlardı ki unuttuğu bir şey aklına gelip telaşla yer döşeğine geri döndü kadın. Yatağın altına sıkıştırdığı yazmasının içinde duran cılız bir yapraktı bu. Alıp yavaşça göğsüne yerleştirdi, çıktılar.

HUZUR

“Susadın mı sen? Yapraklarını mı büzdün? Acıktın mı? Canım, iki gözümün yaşı çiçeğim benim.” İkindi güneşi yeşil-kırmızı vitray pencerelerin arasından gökkuşağı gibi içeri süzülüyordu. Yapraklarını okşayarak suladı camın önüne dizdiği çiçeklerini. Hepsini çok severdi, iyi de bakardı ama birinin yeri başkaydı işte. “Ağlayan Çiçek” derdi ona. Susuz da kalsa, güneş de görmese, adının tersine nazlanmaz, şikayetlenmez, yaşamaya devam ederdi bu çiçek. Camın yanındaki sedire oturdu. Duvarları delik deşik sokağa boş gözlerle baktı. Kimsecikler yoktu. Yine de bir ses duymayı ümit ederek, nefesini tuttu. Sokağın sesini dinlemeye başladı. Sessiz. İçini tedirgin eden, hep tetikte kalarak dinlediği aynı sessizlik. Elleri ağlayan çiçeğin yaprağındaydı. Gözlerini kapattı. Güneşin ısıttığı yüzünü gökyüzüne çevirerek derin bir nefes aldı bu sefer. Bir kokuydu aradığı. Veya bir ses. O kokuyu almaya çalıştı. İyice içine çekti havayı… Mamul kurabiyesi, hurmalı! Üzeri nar gibi kızarmış. Oğlu için cevizli, kızı için hurmalı. Yüzü güldü duyumsayınca. İstemsizce okşadı avucundaki yaprağı. Yaşadığı mahallenin daracık sokaklarında oynayan çocukların neşeli cıvıltıları kuş ötüşlerine karışıyordu şimdi. Çiçekleri suladığı maşrapanın dibinde kalmış suyu sokağa doğru savurdu. Çocukların çığlık çığlığa kaçışmalarını gülerek izledi. Kayınvalidesi kapının önüne serdiği kilime oturmuş, yanına bir demlik çayını almış, her gün yaptığı gibi karşı komşuları Yana’yla sohbet ediyordu. Birazdan kocası okuldan gelir, anasının elini öper, çocukları da toplar eve girerlerdi. Uzaktan gelen bir patlama sesi bütün çocukları kaçırdı. Gözlerini açtı. Sessizliğin içine döndü aniden. Sokak bomboştu. Güneş de geldiği yere geri dönmüştü. Camı kapattı.

VEDA

Halep’te öğretmenlik yapıyordu her ikisi de. Gün doğumlarında ezan sesiyle birlikte ekmek kokularının içeri girdiği bu ev öksüzdü artık. Tıpkı cıvıltısı ölmüş bu sokak gibi. Bomba dumanlarının havaya, çığlıkların kulaklara doluşunun üzerinden iki yıl geçmişti. Aylardır evde konuşulan tek konuydu gitmek. Gitmek!  “Bunun tartışılacak, konuşulacak bir tarafı kalmadı ana!” diyordu her seferinde adam. Yaşlı Evana’ysa bıkmaksızın itiraz ediyordu buna. Ve her akşam evin duvarlarında aynı cümleler yankılanıyordu.

Başkasının memleketi kendi memleketim gibi olmaz.

İnat etme ana, kanımız, bahçedeki asmamız bir. Oradaki insan da kardeşimiz.

Kendi suyumu başkasının yağına değişmem ben!

Başımıza bombalar yağarken, nasıl büyür burada çocuklar?

Var sen çoluğunu çocuğunu al git!

Anam burada ne yer ne içersin? Biz olmazsak ne olur halin?

Bir avuç toprağım elin şekerinden tatlıdır bana.

Çocukların nenelerinin eteklerine yapışarak;  “Gidelim nene, n’olur gidelim, sen de gel n’olur,” ağlaşmaları bile, yaşlı Evana’yı bir nebze olsun yumuşatmıyordu. Hiçbir sevginin tesir etmeyeceği bir katılıkla, siyah eşarbının altından çıkan beyaz saçlarını titreyen elleriyle düzeltiyor, yaşlı derisinde artık kara lekelere dönmüş yıldızları öpen torunlarının yüzüne bakmaksızın gözlerini duvarda bir noktaya dikerek, baktığı yerde sokağın az ilerisindeki mezarlığı görerek,  “Dedenizi bırakamam yavrum,” cümlesini tekrar ediyordu. Tekrar ediyordu. Bütün sesleri bastırırcasına tekrar ediyordu.

Bomba sesleri içinde günlerce düşündüler. Sanki düşündükçe bir şeyler değişecekmiş gibi düşündüler. O gün de düne uyandılar. Aslında sokak kapısının tam eşiğine konmuş, ayrılığın habercisi o çanta olmasa her şey aynıydı ama. Ama o çanta… Odanın tam ortasına atılmış bomba gibi yüzleri bin parça ediyordu düşünceler. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Sessizliği kesen şey Evana’nın yumuşak sesi oldu. Yağmurlu bir gündü. Unutmak mümkün değil. Şehre günlerdir elektrik ve su verilemiyordu. Ev soğuk, sokaklar ıslak, gökyüzü kurşuniydi. Evana her zaman oturduğu sedirde, her zamankinden çok daha yumuşak bir sesle “Gel” diyerek elini uzattı oğluna. Yüzündeki yıldızlar ellerinde devam ediyordu yaşlı kadının. Oğlu dizlerinin dibine çömeldi. Sanki dünyada ikisinden başka hiç kimse yoktu o anda. Artık parmağına bollaşmış yüzüğünü çıkarttı. Kutsal bir emaneti teslim ediyormuşçasına, zamana direnen o tek şeyi, o gümüşi yüzüğü oğlunun avucuna bıraktı. Yüzük artık adamın elindeydi. Başını anasının dizine gömerken sımsıkı kapattı avucunu. Halep’teki çocukluk günlerinden bir gündü sanki. O anda bir mucize oldu; dünya birkaç dakika için durdu. Huzurlu bir sessizlik önce onları, sonra evi, sonra sokağı, sonra Halep’i ve sonra bildiği her yeri içine aldı. O an, mucizelere inandı.

DÜZEN

Kampa geldikleri ilk gün, diğer sığınmacılar nasıl yerleşmiş diye merak edip gezintiye çıktı kadın. Kampın beton zeminine dimdik vuran güneş ışınları bacaklarından ter olarak süzülüyordu. Nefes almayı engelleyen, bunaltıcı bir hava vardı. Etrafta güneşten kaçabileceği bir tane bile ağaç yoktu. Evlerin girişlerine gölgelik yapması için konan naylon tentelerin altına, sıcak yüzünden girilemiyordu. Bu haliyle mülteci kampından ziyade, beton bir çölde gri kutularla inşa edilmiş, içinde oyuncak insanların yaşadığı Lego kentlere benziyordu.  

Ortama tuhaf bir telaş hâkimdi. Sabah giriş işlemleri sırasında da fark etmişti bu durumu. Uzun süre kuyrukta beklemişler, birkaç kontrol noktasından peş peşe geçerken, kapıda çok sayıda zırhlı polis aracının beklediğini görmüştü. Merak etti. Güneşten korunmak için ellerini alnına siper yaparak, mültecilerden birinin yanına yaklaştı; “ Her zaman bu kadar çok polis olur mu? ” diye sordu. Avrupa Birliğinden gelen heyetle kampa aynı gün giriş yaptıklarını öğrendi. Telaşın sebebi buydu. Sağlık Merkezi olarak kullanılan çadırın önünde bir kalabalık toplanmıştı. Onlara doğru biraz yaklaşınca, ortalarında koyu renk takım elbiseli adamlar olduğunu gördü. Kalabalığı düzene sokmak isteyen polislerle, bu adamlara soru sormaya çalışan mülteciler arasında bağrışlar vardı. Belli ki mültecilerin kendi dillerinde anlatmaya çalıştıkları şeyleri kimsenin anladığı yoktu. Halkanın hemen dışında bir kameraman, elindeki mikrofona heyecanla konuşan bir kadını çekiyordu. Bağrışların itiş kakışlara dönmesinden korkarak, yanlarında oyalanmadan geçti gitti.

Kendi sokağına vardığında, kapının önünde oturmuş dantel ören yaşlı bir kadınla selamlaştı. Ördüğü şey Suriye’de duvarlara asılan, şans getirdiğine inanılan boncuklu bir kasnaktı. “İçeriye bakabilir miyim?” diye sordu. Evet, anlamında kafasını salladı yaşlı kadın ve ekledi, “Bir çay dökeyim sana.”  Kaçamak bakışlarla etrafa göz gezdirdi. Aynı beyaz lavabo, mutfak tahtası, muşamba. Aynı sedir, aynı yere gerilen çamaşır ipi. Aynı prizin önüne takılmış aynı kalorifer peteği. Aynı çaydanlık, aynı yerde duran aynı karton yumurta kutusu. Çaresizlikle umut aynı ana babadan kardeş olmalı diye düşündü odaya bakarken. “Yenisin galiba” dedi yaşlı kadın. “Evet” diye cevap verdi. “Daha bugün geldik. Etrafı dolaşmak için çıkmıştım.” “Alışırsın” dedi kısık bir sesle. “Her düzene alışılıyor evladım. Bir çiçek ek veyahut bir çocuk doğur.”

O sırada polis, kalabalığın düzenini sağlamış, bu sayede sıcaktan bunalan kravatlılar biraz olsun rahatlamıştı. Topluluğun içindekilerden biri valiydi. Çevirmene doğru eğilerek; “Görülecek yerlerin arasında, okul, sağlık merkezi, seralar ve meslek kursları da var. Bir yemek arası verelim mi? Yoksa yürümeye devam etmek mi isterler? Sayın büyükelçiye sorar mısınız? ” Çevirmen, valinin sorusunu Alman büyükelçiye tercüme etmeye başladı. Valiyse bunu fırsat bilip terden sırtına yapışmış gömleğinin, kravatın altında kalan düğmesini sıkıntıyla çekiştirdi. Bir yandan da yanındaki Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarına şikayetlendi: “Tam da bu sıcakta ziyaret edecek günü buldular!”

UYUM

Barakasına döndüğünde “Nasılmış?” diye soran kocasına, “Aynı işte,” dedi. Adam gülümsedi. Dünyanın geri kalanı daha çok farklılaşabilsin diye aynılığa itilmiş insanların burukluğu saklıydı bu gülüşte.

Yerleştikleri konteynerde kadının yaptığı ilk iş, duvara çakılmış iki tahta arasındaki rafa, yoğurt kabına ektiği çiçekleri yerleştirmek oldu. İnce bir dal koparıp göğsünde getirdiği Ağlayan Çiçek, suyunu alınca hızla canlandı. Böylece hayat, Halep ya da Antep, nerede olduğuna bakmaksızın kaldığı yerden hızla devam etmeye başladı.

Adam da boş durmadı. Duvara bir tahta parçası çivileyip, üzerine kancalar vidaladı. Hırka, entari, ceket, havlu buraya asıldı. Gece yatıp gündüz oturdukları çekyatla duvarın arasına bir çarşaf gerip, yüklük alanı oluşturdu. Böylelikle çocuklar yazı yazıp, resim yapabilecekleri bir yere kavuştu.

Bir süre sonra burada yaşamaya alıştılar ama insanların düşmanca bakışlarına alışmak o kadar kolay olmadı. Buldukları geçici işlerde çalışmak için ne zaman fabrikalara, bahçelere gitseler, hep aynı kelimeyi duydular. “Suriyeli!” Artık bu sözü duymamak için insan içine çıkmak istemez oldular. “Anamı ölüm pakladı,” dedi bir akşam karısına. “Demiyorlar ki sen neden buradasın, diyorlar ki Suriyelisin. Yemeğimi bile ayrı yiyorum, demiyorlar ki biz kardeşiz, diyorlar ki hep, Suriyelisin.” Kadın sesini çıkartmadan dinledi. Çocuklar oralı değilmiş gibi kilimin üstünde iki büklüm kıvrılmış, resim yapıyorlardı. Ne çizdiklerini merak etti kadın. Yeşiller içinde bir ev, arkasında zirvesi karlı bir dağ. Oğlunun kafasını okşayarak, “Neresi burası?” diye sordu. “İsaviya” dedi çocuk. İsaviya. O köyde yaptıkları piknikleri hatırladı kadın. Evana’nın pişirdiği kurabiyeleri dere kenarında yerken, çocukların sudaki oyunlarını düşündü. “Dere de olmalı bu resimde ?” Çocuk yaptığı resimden başını kaldırmadan, “Hayır,” dedi. “Dere yok.” Henüz annesi bilmiyordu ama dereyi yanında getirmişti çocuk. Ve kâğıttan bir kayık yaparak Evana’ya gitmeyi planlamıştı çoktan.

KARAR

Suriye’den kaçtıkları gibi buradan da kaçarak, daha onurlu bir yaşam kurma hayaliyle Avrupa’ya gitme isteği ilk o zaman düştü adamın içine. O hafta, bir tekstil fabrikasında bir ay süreli çalışacağı, geçici bir iş bulmuştu. Tek seferlik yüklü bir sipariş alan patron, ucuz istihdam kaynağı olarak gördüğü Suriyelilerden on tanesini seçmişti bu işe. Patronun dediği her şeye tamam anlamında kafasını sallamış, bir ay boyunca avans bile almadan tozlu atölyede kumaş toplarını taşımış, günde on iki saatten fazla çalışmıştı. Ödenen para, asgari ücretin de altındaydı. O akşam muhasebecinin önüne sıraya girip parasını alırken, adamın zarfı uzatırken söylediği “Suriyeliler defolup ülkesine gidecek,” sözünü bir tıslama gibi duymuş ama dilini bilmediği için ne dendiğini anlamadan, teşekkür edip önünden ayrılmıştı. Yol parası vermemek için vasıtaya binmemişti. Birlikte çalıştıkları ve bu olaya şahit olan, az buçuk Türkçe bilen arkadaşıyla kampa doğru yürürlerken, muhasebeciden işittiği sözün tercümesinin “Siktirip gideceksiniz,” olduğunu öğrendi.

Akşam eve gelip hem dalgın hem de yorgun bir halde sedire oturduğunda, ondan beklenildiği gibi ‘işte şimdi burada güvendeyiz’ diye düşünemedi. Duvarları süzdü bakışları. Karısının Suriyeli yazması, oğlunun çiviye takılı Suriyeli hırkası ve köşeye sıkışmış, siktirip gideceksiniz hayatları. Elinde bir bardak çayla yanına oturan karısı televizyonu açtı. Cilt kremi reklamı, onu takip eden bir araba reklamı, peşinden bir banka reklamını sırayla geçti ekrandan. Adam, ne çayı fark etti ne de kadını. O an kafasında tek bir ses vardı. Muhasebecinin tıslayan sesi. Sonraki günlerde sesler kafasında birbirine karışacaktı. “Biz size kucak açtık, kaynaklarımızı sizinle paylaştık, biz, biz… Biz, sizi aynılaştırdık, sizi ayrı ayrı, aynı hayatlara hapsettik, burada güvendesiniz,” diyen sesler.

UMUT

Tekneye binecekleri yere varmak için sahile doğru toprak bir yolda iki kilometre yürüyeceklerdi. Dışarısı alacakaranlıktı. Sabah ayazı ısırıyordu. Ana yoldan gitmek jandarmaya yakalanma riski taşıdığı için tehlikeliydi. Başarmak dışında çare yoktu, çünkü ne aracıya verecek başka paraları ne de bu işe yeniden atılacak cesaretleri kalmıştı.

Oğlan küçük adımlarını, bir kol boyu gerisinde kaldığı babasına yetişme telaşıyla hızlı hızlı atıyordu. Bu haliyle yürümekten ziyade yere paralel sürünüyor ya da uçuyor gibiydi. İşte tam o sırada, denizi gördü adam. Umudun verdiği güçle oğlunu omuzuna aldı. “Bu sefer başaracağız!” dedi. Çocuk bu sözü duymadı.

Sahile yaklaştıklarında başka grupların da orada toplandığını gördüler. Kıyıda şişme bir bot bekliyordu. Aracıyı aradı gözleri. Yirmi, yirmi beş metre civarı balıkçı teknesiyle yola çıkacaklarını söylemişti adam parayı alırken. Kıyıdaki insan kalabalığı ölüm sessizliği içinde, solgun yüzlerle çevrelerine bakıyordu. Oğlunu omuzundan indirip “Beni burada bekleyin,” diyerek, kalabalığın içinden bir adama doğru yaklaştı, botu gösterip sordu. “Bize bir balıkçı teknesi denmişti, buna mı bineceğiz?” Buna bineceklerdi evet, ama açık denizde balıkçı teknesine aktarılacaklarını söyledi adam. “Şansımız yaver gitse de o teknenin içi boş olsa, bunca insan, çoluk çocuk, gecenin bir yarısı bottan tekneye nasıl geçeriz?” derken, endişeyle denize baktı.

Karısı seslendi ilerden. Onlara doğru tam gidecekti ki adamın torbasındaki ekmeklere gözü takıldı. Çocukların karnı açtı. Adam, fark ettiği bu bakışa duyarsız kalamadı. Torbadan ekmeğin birini çıkartıp, “Katığımız yok ama ekmek taze, buyur bunu sen al, diğeri bize yeter,” diyerek uzattı. Çocukları kıyıya oturmuş, denize soktukları ayaklarını, suda çırpıyorlardı. Ekmeği böldü, her birine paylaştırdı. Oğlunun, eline aldığı gibi iştahla ısırdığını görünce, rüyası geldi aklına. Ani bir korkuyla yüreği sıkıştı. “Yavaş ye!” diye bağırdı.  Karısı irkildi bu tepkiye. Oğlan oralı olmadan devam etti ekmeğine.

Gün ağarmadan bota bindiler, mavi sulara doğru umutlarıyla birlikte açıldılar.

edebiyathaber.net (23 Aralık 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r