Öykü: Cumartesi | E. Ezgi Kayaoğulları

Ekim 7, 2026

Öykü: Cumartesi | E. Ezgi Kayaoğulları

Şubat bitmek üzereydi. Gökyüzü kasvetli, sokaklar soğuk ve ıssızdı. Ne okula giden çocuklar vardı, ne mesaiye yetişenler. Erken saatte havlayıp onu uyandırıyorlar diye sinirlendiği sokak köpeklerinin bile sesini duymamıştı bugün. Uykusunu almış, dinlenmiş, kahvaltısını bitirmişti.

Ayağa kalkıp, elindeki ince belli çay bardağıyla pencereye doğru yürüdü. El örgüsü mutfak tülünü sağa doğru çekip sokağa baktı, hareket eden bir şey göremedi. Bazı pencerelerden sızan sarı ya da beyaz ışıklar, havadaki o puslu gri rengi değiştirmiyordu ama en azından karanlığa tahammül edemeyen bir tek kendisi değildi. Nazan, karşı binada oturan ve ışığı yanan o üç dairede yaşayanlara, hiç tanışmadığı halde yakın hissetti kendini.

Pek sosyal biri sayılmazdı. Annesiyle geçirdiği yıllar boyunca, her şeyini onunla paylaşmış, başka kimseye ihtiyaç duymamıştı. Evde tek başına geçirdiği bu ikinci kış mevsiminde, insanın konuşacak birilerine ihtiyaç duyabileceğini öğrenmişti. Daha önce hiç fark etmediği başka şeyler de öğrenmişti. Erkenden kalkıp karşı kaldırımdan yukarı yürüyerek üst sokaktaki parkta köpeğini gezdiren ihtiyarın emekli bir bankacı olduğunu, hafta sonları köşedeki markette çalışan çilli delikanlının da, onun torunu olduğunu geçen sene öğrenmişti meselâ. “Keşke ben de tek başıma yaşasam, bizim ev çok kalabalık. Dedem bile bizimle yaşıyor” demişti delikanlı, kapıya getirdiği poşetleri verirken. Perşembe pazarının kurulduğu sokaktaki perdeci Nazmi’nin karısıyla da yakın zamanda tanışmıştı. Ütü istemiyor diye, internetteki o meşhur Kasım indirimlerinden aldığı bambu tülleri kısalttırmak için gitmişti perdeciye ve o sırada orada olan hanımın da Nazmi’nin eşi olduğunu öğrenmişti. Kibarca artık sadece ufak tefek tadilat işleri yapan bir terzi olduğunu söylemişti hanım. Pantolon paçası filan gerekirse ona getirebilirdi. Rahmetli annesi pek becerikli ve titiz bir hanımdı, her işini kendi yapar, ileride lazım olur diye kızına da gösterirdi. Yapan biri varken ikincisine gerek yok diyerek burun kıvırmıştı Nazan, o zamanlar hiç ilgisini çekmezdi öyle şeyler. Öğrenmeye niyeti olsa hepsini şimdi kendi yapardı da, önce gönlü olmalıydı insanın. Böyle anlatmıştı adının Handan olduğunu öğrendiği terzi hanıma, hiç sorulmadığı halde. Hem bütün çalışıyor olması, yapmadığı her şey için yeterince güçlü bir bahane değil miydi? Kadıncağız bir şey demeden öylece dinlemişti Nazan’ı.   

Pencerenin önünde ayakta dikilirken, avucunun içinde tuttuğu bardağın içindeki çayın son yudumu, içilmeyecek kadar soğumuştu. Sıcak bir şeyler içmekten de karanlık kış günlerinden de sıkılmıştı artık. Buz gibi bir limonata içmek istedi canı. Parlak güneşiyle insanı yakan o yaz günlerini özledi. Çay bardağının dibinde kalan son yudumu içmekten vazgeçti. Pencerenin önünden ayrılıp kahvaltıyı toplamak üzere masaya geri döndü. Bir anda eli ekmek sepetine çarpınca bardağı düşürdü. Masa örtüsüne dökülen bir yudumcuk çay, şekilsiz sarı bir lekeye dönüştü. Umursamadı. Bugün örtü yıkama günüydü zaten.

Bütün bir hafta evden çalışmış, neredeyse hiç sokağa çıkmamıştı. İş arkadaşlarının belden aşağısını görmeyen, kazandığı paraya eliyle hiç dokunmayan, bütün ömrü iki oda bir salona sığan yeni nesil beyaz yakalılardan biriydi Nazan. Aslında oldukça konforlu bir hayatı vardı. İşe gitmek için kat kat giyinip durağa yürümek zorunda değildi. Markette kasa kuyruğu beklemek, ellerini acıtan ağır poşetleri eve kadar taşımak zorunda da değildi. Bir odada çalışıyor, bir odada uyuyor, salonda da istediği gibi yayılıp keyif yapıyordu. Ne karışanı vardı, ne de gelen gideni. Özgürdü. Rahattı. Fakat çok sıkılıyordu.

Üstelik bugün günlerden cumartesiydi. Haftanın en sevilen, en keyifli geçen günü olması gerekmiyor muydu? Bütün yalnız yaşayanlar gibi, o da ışıklı ekranlara bakarak zaman geçirmeye alışkındı. Gitmek isteyip gidemediği her yer bir tık mesafede, görmek istediği herkes o ışıklı ekranların içindeydi zaten. Sıcak evinden çıkmadan, kanepeden bile kalkmadan bütün bir hafta sonunu evde geçirebilirdi. Bir tıkla her istediği kapıya gelirdi. Bildirimleri açarsa güncel kampanyaları bile öğrenebilirdi. Satılan her şey, yılın her döneminde farklı bir gerekçeyle indirimdeydi zaten. Ama hayır, bu sabah daha fazla bakmayacaktı telefona.

Ayakta kalıp, hazır enerjisi varken, önce evin işlerini yapacaktı. Sanki aylardır içinde biriken bir şeyler vardı ve tam da bugün hepsi birden dışarı çıkmak istiyordu. Cemre dedikleri o şey sadece havaya suya değil, insana da düşüyor olabilir miydi ki? İşini bitirdikten sonra üst sokaktaki parka gitmeye karar verdi. O saate kadar azıcık aydınlanırdı gökyüzü herhalde. Ne kadar soğuk olursa olsun bugün kesin dışarı çıkıp birazcık yürüyüş yapacaktı. Haftalardır soğuğu, yağmuru, ya da yorgunluğu bahane edip gitmediği o yürüyüşler bugün başlayacaktı.

Kahvaltı sofrasını toplayıp, bulaşık makinasını çalıştırdı. Az önce çayla lekelenen kırmızı gül desenli keten masa örtüsünü kucaklayıp salona geçti.  Orta sehpadaki boş bardakları, sudoku kitabını, kalemleri hızlıca toparlayıp, altındaki örtüyü aldı. Yatak odasına geçmeden önce, kanepenin üstündeki örtüyü de, köşe sehpadaki danteli de aldı, kucağındaki masa örtüsüyle birlikte tortop etti. Bütün örtüler bugün yıkanacak, sonra ütülenip tekrar yerlerine serilecekti. Örtü de ne acayip bir şeydi gerçekten. Masa örtüsü, dolap örtüsü, yatak örtüsü, sehpa örtüsü, her yer örtü doluydu. İlk zamanlar sinir oluyordu annesinin bu alışkanlığına. Madem üstünü örteceğiz, niye mobilyaların rengini seçiyoruz diye sormuştu hatta bir keresinde. Sonra kendisi de alışmıştı. O kadar benimsemişti ki örtüleri, olması gereken yerlerde alıştığı örtüleri görmezse, rahatsız oluyordu. Git gide annesine dönüşüyordu zaten. Eskiden de her cumartesi bu ev dip bucak temizlenirdi. Annesinin yüzü geldi aklına. Salondaki pencereyi açarken sesini de hatırlamaya çalıştı. “İşe girişmeden önce camları aç ki temiz hava girsin, evin havası tazelenince içinde yaşayanlar da tazelenir”, derdi. O zamanlar anlamazdı tabi. Ama şimdi, evdeki bu kasvetli ağırlığın, ruhunda biriken tozlardan kaynaklandığını biliyordu. Keşke evi temizler gibi içimizdekileri de temizleyebilseydik gerçekten.

Deterjanı koyup çamaşır makinasını çalıştırırken, aklı annesindeydi. Nasıl da işlemişti bunları zihnine. Evlenseydi ve bir kızı olsaydı aynı şeyleri kendisi de ona öğütleyecekti muhtemelen. Mesela örtü, sadece bir kumaş parçası değildi, yaşadığın yere gösterdiğin özendi aynı zamanda. Örtülmemiş bir yatak, mutsuz bir hayatın göstergesiydi. Kendine özen göstermenin ilk kuralı sabah kalktığın yatağı örtüp, düzgün bırakmaktı. Akşam olup uyumaya gittiğinde anlarsın, derdi hep. Aslan yatağından belli olur sözü boşuna değildi herhalde. Sadece yatak için geçerli değildi bu, temiz ve ütülü bir örtü, her yeri güzel gösterir, aynı zamanda orayı sevgi dolu bir yuva yapardı. Hem zaten örtüsüz mobilyalar ancak mobilya mağazalarında olurdu. Bir de kadınsız yaşayan erkeklerin evinde. Öyle evlerde bütün eşyaların üzeri bir parmak toz kaplanmış olurdu, kimsesiz ve zavallı görünürdü. Vah vahtı o evlerde yaşayanlara, gece uyurken bütün tozu yutuyorlardı farkında olmadan. Havada dolanıp duran, üstümüzden dökülen envai çeşit toz, el ayak çekilince usul usul düşmeye başlar ve yatay pozisyondaki her şeyin üzerine konardı. İşte örtüler bunları üst üste biriktirmek içindi. Sabahları ilk iş bütün örtüleri toplayıp, camdan dışarı silkelemek lazımdı. Böyle öğretmişti annesi. Camlar açılacak, ev havalanırken örtüler çırpılıp tekrar serilecekti. Evin içinde biriken tozlar ağzımızdan burnumuzdan girer hepimizi hasta ederdi yoksa. Haftada bir kez de mutlaka yıkanıp ütülenmeliydi.

Nazan öyle çok hamarat değildi, annesi kadar yani. Ama cumartesileri örtü yıkama günüydü ve başka bir iş yapmasa bile annesinin emaneti olan bütün örtüleri toplayıp yıkıyor, ütüyor ve tekrar yerlerine seriyordu. İyi ki bu halimi görmüyor, diye geçirdi içinden. Ne pasaklı bir kız yetiştirmişim diye kendine kızardı kesin, bir tanecik kızına kıyamazdı hiç. Dışarı çıkmışken bir de ziyaret etseydi ya annesini, yazdan beri gitmemişti şehrin o tarafına. Müthiş bir fikir bulmuş gibi sevindi kendi kendine. Tabi ya, bir demet nergis alıp gideyim, kokusu uçar gider belki öbür tarafa. Ne severdi nergis kokusunu rahmetli. Daha şimdiden mezarlığa gitmiş gibi içi rahatladı. Bir hevesle bütün camları açtı, örtüler kısa programda yıkanırken evi şöyle bir temizledi. Hızlıca paspas yapıp toz aldı. Köşe bucak temizliğe gerek yoktu zaten, bu kadarı yeterliydi. Temiz örtüleri makinadan çıkartıp kurutucuya attı. Ütüyü de akşam yapardı artık.

Hazırlanmak üzere odasına gitti. Kat kat giyindi, boy aynasına bakarak kazağının yakasını, kargo pantolonun paçasını düzeltti. Çantasını alıp antreye geldi, tam botlarını giyiyordu ki bir uğultu duydu, dışarıdaki rüzgârın sesi olabilir miydi? O an dışarı çıkmak kötü bir fikir gibi geldi. Karşısındaki kanepenin rahatlığı sinsi sinsi onu çağırıyordu. Tam çıkmaktan vazgeçiyordu ki duyduğu o sesin mutfaktaki bulaşık makinesinden geldiğini anladı. Beresini başına geçirip kapıdan çıktı.

Yorum yapın