Masthead header

Öykü: Çıkış yolu | Cihan Turhan

Dün gece bir uyudum bir uyandım. Gün ağarmaya başlamıştı usul usul. Tatsız rüyaların ağırlığıyla, karmakarışık olmuş yatak örtüsünden sıyrılmaya çalıştım. Kaslarımı hareket ettirmeme izin vermeyen bir ağırlık, üstüme abanıyordu. Baygınlığın kuyusuna düşmüşüm de yukarı çıkmaya çalışır gibiydim. Yatakta doğrulup çıplak ayaklarımla soğuk zemine bastım. Ayılmayı bekledim bir müddet. Üşüdüm sonra. Hep aynı rutinlere alışmış zihnim ve bedenim, bu olağandışı birkaç gün yüzünden harap olmuştu. Füsun yanı başımda yatıyordu. O uyuyabilmişti. Uzun saçları boynuna dolanmıştı. Ilık soluğu, belli belirsiz bir esinti gibi mırıltılı geliyordu. Onun da benden farklı olduğu söylenemezdi birkaç gündür.

Kalktım. Mutfakta, ısıtıcının tuşuna bastım. Dolaptan porselen bir fincan çıkarttım. Telefon masanın üzerinde şarjdaydı. Füsun, dün akşam evinde bulup getirmişti. Elime aldım. Sağlam gözüküyordu ve bir şifreyle kilitliydi. Dört tane sıfır, babamın doğum tarihi, annemin ölüm tarihi, babamın telefon numarasının ilk rakamları gibi muhtelif denemelerden sonra şifreyi buldum.

Ana ekranda bir fotoğrafımız vardı. Aile albümünden beğenip çıkarttığı eski bir fotoğraf. Boyutları ekranın dışına taşmış, telefonun kamerasıyla çekerken büyütmeye çalıştığından, netliğini kaybetmişti. Karların çiğ ışıklarla parladığı bir doğa manzarasının önünde, fondaki mevsimle hiç de ilgisi olmayan zevksiz giysilerimizle çekilmişti. Hatırladığım kadarıyla doğum günümü kutladıktan birkaç gün sonra fotoğrafın eksikliği fark edilip süratle Foto Oral’a gidilmiş ve o kıymetli an ölümsüzleştirilmişti. Babamın, ailemizi temsil etmek ve dünya aleme sağlam gözükmek adına kendinden emin bakışıyla, annemin her zamanki o evcimen, şenlikli tebessümü arasında; ağzımda bir bonbon şekeri, Oral Abi’nin, objektifin arkasında dikkatimi bir noktada toplamak için yaptığı tuhaf el kol hareketlerine sırıtıyorum ben de. Hepimiz mutluluğu yakalamış bir iyimserlik içindeyiz. Birlikte olmanın, aile olmanın, geçmişteki güzel günlerin cisimleşmiş hali bu fotoğraf.

Aradığı numaralara baktım sonra. On gün öncesine kadar gidiyor bütün görüşmeleri. Ve ben yokum!  Arayıp sormadığım, bilgi vermediğim kimse var mı diye inceledim tek tek.  Ahretlik arkadaşım, dediği Feridun Amca, Selma Halam, emekli olmadan önce son çalıştığı okulun müdürü Selami Bey, diye uzuyor liste… Herkesle görüşmüşüm. Mesaj kutusunda okunmamış mesajlar var: Bankaların emeklilere özel kredi teklifleri, site yönetiminin ödenmemiş borçlarla ilgili uyarısı, kargo firmalarının tek kullanımlık kodları ve en tuhafı da Darülaceze kuruluşunun 125. yılını kutluyor, diye anlam veremediğim bir mesaj…

Belki toplu olarak emeklilere gönderilen bir mesajdı, belki de ben anlam veremesem de bir anlamı vardı; kurumla bir görüşme yapmıştı ve benim haberim yoktu. Bilmiyorum kafam allak bullaktı.

Isıtıcıdaki ılık su buharı ince ince yükselirken, çaydanlıktan Alaattin’in cininin çıkıp bütün sorunlarımı çözmesini diledim saflıkla. Ta ki suyun hazır olduğunu söyleyen ısıtıcının o sert işaretini duyana kadar.

Kahvemi aldım, salonda pencerenin karşısına geçtim. Soğuk, yağışlı bir gündü. Şehir hâlâ uykudaydı. Alacakaranlık çözülmüş, nesnelerin dış hatları netlik kazanmaya başlamıştı. Kahvemden bir yudum aldığım sırada,

“Murat kendini tüketiyorsun böyle yaparak?” dedi Füsun, arkamda dikilip. Geldiğini fark etmemiştim. Olduğum yerde sıçradım. Sıcak çayın bir kısmı bardaktan yükselip elimi yaktı.

“Aklımı aldın Füsun, duymadım geldiğini,” dedim.

Yanıma yaklaştı, “Yine uyuyamadın mı hiç?” dedi, bu sefer yumuşak bir sesle.

“Bölük pörçük dalıp gitmeleri saymazsak hayır,” dedim. “Yine babamı gördüm rüyamda… Soğuk bir odanın içinde, maun bir masaya oturmuştu. Elinde bir kalp vardı. Kanlı canlı bir kalp. İçinden bir buğu tütüyor, pıtır pıtır atıyordu. Ve babam kalbi iştahla yiyordu.  Kopardığı parçaları iri lokmalar halinde yutuyordu. Güçlükle nefes alıyordu. Eli yüzü, üzerindeki gömleği, kanla ıslanmıştı. Gözlerim yaptıklarına çakılıp kaldı öylece. Bir yerini inciteceği ya da bana zarar vereceği korkusuyla uyandım.”

“Peki sen de yemek istedin mi o canlı kalpten?” dedi Füsun, başını omzuma koyup.

“Hayır. Asla öyle bir şey istemedim. Zaten vermeye hiç niyeti yoktu. Bir ahtapot gibi sağlı sollu çalışıyordu elleri. Çok vahşiydi. Silip süpürdü bir anda her şeyi.” dedim.

“Of! Korkunç bir şey Murat.” dedi, gözlerini ovuşturup.

“Bir yandan yiyor bir yandan da ıslığa benzeyen sesiyle bir şeyler mırıldanıyordu. Anlamadığım, hatta hiç duymadığım bir dilde. Dua gibiydi.  Çok iyi bildiği bir şeyi, bir ritüeli yerine getiriyordu sanki.”

“Çok kötü bir kâbus,” dedi. “Ben rüya yorumlarından falan anlamam ama haberi aldığından beri ilginçtir, baban rüyalarına giriyor…”

“Babamın kaybolduğunu öğrendiğimden beri ne kadar inişli çıkışlı bir ilişkimiz olduğunu tekrar düşündüm Füsun. Baba-oğul ilişkimizi. Sürekli onunla kavga eden çocukluk, gençlik ve olgunluk hallerimi. Onun yanındayken onu hiç düşünmez, her söylediğini kulak arkası yapardım. Tek başına olduğum dönemlerde de onun hep eksikliğini hissederdim. Hem imkânsız hem de birbirine mecbur bir ilişkiydi bizimkisi.”

“Bundan farklısını bekleme bence. Baba-oğul ilişkileri genelde böyle olur Murat. Sen de baban da bir bakıma aynısınız aslında. Ben bile çekiniyorum görüştüğümüzde babanla. O otoriter bir kişilik. Sen de asi ruh! Çatışma kaçınılmaz tabii. Onun için sadece kendini suçlama bu ilişkide.”

“Bilmiyorum Füsun. Ne yapabilirdim? diye soruyorum kendime kaç gündür.”

 “Sen daha uyumlu ve itaatkâr biri olsaydın, ilişkiniz bu kadar imkânsız olmazdı belki de. Tek taraflı değil yaşadıkların. Baban, kendi içindekileri hiç susturamamış, sen de hep savaşmışsın onunla. Bir süre sonra da-genelde olgunluk çağında olur bu- çekilmeyi seçmişsin. Uzaklaşmayı. Araya mesafe girdikçe, soğukluk kaçınılmaz olmuş. Özellikle de zaman! Aslında en güçlüsü zaman galiba. Onun hiç şakası yok. Birine karşı beslediğin duyguları yok edip, yerine bambaşka şeyler kurma gibi, iflah olmaz bir gücü var.”

“Meşgul bir adamdı hep. Belki zoraki belki de isteyerek. Bilmiyorum. Birlikteyken takındığı tavır genellikle sohbet etmeyi kolaylaştırmazdı. Kafası hep bir şeylerle dolu olurdu. Kendi davası, kendi meseleleri için yaptıklarıyla arkadaşlarının gözünde mükemmel bir insandır aslında. Ama sıra bana geldiğinde iki kelimeyi bir araya getirmekte güçlük çekerdi hep. Bir yabancı gibi…”

 kimizin de dalıp gittiği bir anda, “Dün akşam sen karakoldayken bir ipucu bulabilirim diye babanın kitaplığını baştan başa gözden geçirdim,” dedi. “O kadar uzun sürmez, diye düşünmüştüm ama bitmek bilmedi. Uzaktan bakıldığında çok masum gözüküyordu halbuki…”

“İnanmıyorum,” dedim. “Senden korkulur valla. Nasıl baktın tek tek hepsine?”

“Her şey sana bir çıkış yolu bulmak için hayatım,” dedi, bana yardım etmenin verdiği huzurla, tebessüm ederek.

“Yalnız çok büyük bir arşivi varmış babanın. Hayran kaldım.”       

“O daha buz dağının görünen yüzü,” dedim. “Çoğu yakılmıştı ihtilalde o kitapların. Yaşayan bir kütüphaneydi; sürekli değişir, dönüşürdü.”

“Çok yoğun bir çalışma hayatı olmuş aslında. Okul, sendika falan… Nasıl zaman bulabilmiş hayret ettim doğrusu.”

“Babam koleksiyoncudur. Biriktirmeyi sever,” dedim. “Onun yokluğunda ona ilenmiş gibi, ben okudum o kitapları. Gözlerime kapılıp gitmeyi, uzaklarda başka dünyalar olduğunu, o dünyalarda başka insanlar yaşadığını hep o kitaplardan öğrendim ben.”

“Uzak dünyalara gitmeye gerek yok, ben dün akşam çok yakınımızda bir şey buldum galiba,” deyip, içeri gitti Füsun. Elinde bir poşet vardı ve heyecanlıydı döndüğünde. Poşetin içindeki siyah kapaklı defteri bana gösterirken, “bu defter de nerden çıktı şimdi?” dedim.

Parmağını bana doğru uzatıp beklememi işaret etti. Aradığı sayfayı bulup bana doğru çevirdi.

“Babanın günlüğü bu defter. Kaybolmadan önce yazdığı son yazılardan dikkatimi çeken bir sayfa,” dedi. “Al oku bakalım.”

 12 Ekim

Bugün hava soğuk ve iç karartıcı. Ortalık sessiz. Duyduğum tek şey kuru öksürüklerim. Hastalığın ötesinde psikolojik olduğunu düşünüyorum bu durumun. Onca sessizliğe karşılık içimden bir sesi kusuyorum boşluğa. İnsan bitkisel bir uyuşukluk içindeyken bu kadar öksüremez zannımca. Pencerenin karşısında, çuhaçiçeği, kasımpatı satan genç kız kaç gündür ortalıkta yok. Çiçek tezgâhı bomboş. Sokak bütün renklerini kaybetmiş gibi. Aynı koğuşta kalan mahkumlar ya da aynı hastanede yatan hastalar gibi birbirimizi avutuyorduk halbuki, görüştüğümüzde. Konuşmalarımız eninde sonunda hep, ‘dönmenin önemi’ üzerine düğümleniyordu. O bana, “Elbet dönecek bir gün Tahir Amca her şey eskisi gibi olacak merak etme,” diyordu; ben de ona, “İnat etme dön evine…” Ama değişen bir şey olmuyordu. Neden yoktu kaç gündür? Başına bir şey mi geldi acaba? Kötü şeyler düşündüm durdum. Yalnızlık duygusu çepeçevre sarmaladı beni. Bir şeyler kırılıp koptu sanki içimde.

Sabah bunlar yaşanırken ikindi vakti hiç beklemediğim bir telefon aldım. Epeyi eskilerde kalmış eski bir dost aradı. Hikmet. Bir zamanlar dava arkadaşım, sırdaşım, can yoldaşımdı. Uzun zaman oldu.  Belleklerimizi tazeledik. Kahkahalarla eskiyi yâd ettik. Göğsüm, salıncağa binmiş çocuk neşesiyle inip inip kalktı. Ada’ya davet etti beni. İlla gel, hava değişimi iyi gelir sana, dedi. Anlattı da anlattı. Ada’nın üzümlerinin, mor kekiklerinin kokusu burnuma kadar geldi. Bilmiyorum, belki yolculuk iyi gelir bana.

Defteri kapatıp masanın üzerine koydum. Dudağıma bir sigara yerleştirip yaktım. Derin derin çektim. Kafam darmadağınıktı. Kimdi bu Hikmet? Kayıp birken ikiye çıkmıştı. Babamın böyle bir dostu olduğu bilgisi bende yoktu. Telefonu elime alıp bir şeyler öğrenebilirim umuduyla Feridun Amca’yı aradım. Uzun süre çaldıktan sonra açtı telefonu. Sesi heyecanlı geliyordu. Yeni bir gelişme olup olmadığını, polise verdiğim ifadeyi sordu. O da bizim kadar endişeliydi. Lafı günlükteki Hikmet’e getirip kim olduğunu sordum.        

Tanıyordu. Sanki bu kişinin kim olduğunun kendisine sorulmasını bekliyormuş gibi hiç şaşırmadan anlattı tek tek bildiklerini. Adı Hikmet Benol, dedi. Hiç de yabancı gelmedi bu isim bana. Bir yerlerden tanıyorum hissi uyandı. Ben doğmadan önceye gidiyormuş dostlukları. Romantik dava arkadaşlarından. Küçük meyhanelerde içki kadehleri ve sigara dumanının arkasında memleketi kurtarmak için toplandıkları arkadaşlarından biri işte. Şaşırmadım. Bu dünyanın adamı değilmiş Hikmet. Çalışma hayatına pek ayak uyduramamış, kafasında hep medeniyetten uzaklaşma fikri varmış. O da tası tarağı toplayıp Ada’ya yerleşmiş. Üç katlı bir gecekonduyu butik otele çevirmiş, onu işletiyormuş. Otelin ismini aldım. Kaybedecek zamanım yoktu ve bir an önce bir şeyler yapmam gerekiyordu.

Arabama bindim. Motoru çalıştırdım. Tekerlekler ıslak asfaltta inleyerek hareket etti. Hazine sandığının saklı olduğu yeri bulmaya giden biri gibi, doludizgin yola çıktım. Bundan sonraki saatlerin kanatları vardı sanki. Hiç durmadan, babama doğru ilerledim. Benden her anlamda uzak olduğunu bildiğimden, aramızda bunca zamandır açılmış tüm mesafeleri yok edermişçesine ilerledim. Peki varış ânı, yolculuğumun nihai amacı mıydı? Onu bulduğumda her şey nihayete erecek miydi? Muhtemelen ermeyecekti. Nefeslerin tutulduğu o çok önemli karşılaşma sahnesi, geçmişin gölgesinde yaşanmayacak mıydı? Bu durum ne kadar sürdü bilmiyorum. Ada’ya vardığımda hava kararmıştı. Kapıyı açıp içeri girdim. Lobinin arkasında bir adam, iskemlede oturmuş önündeki kağıtlarla ilgileniyordu. Beni görünce dalgınlığından sıyrıldı. 

“Merhaba,” dedim. “Hikmet Benol siz misiniz?”

“Merhaba, evet,” dedi. Beni tanımış gibi, çocuksu bir şaşkınlıkla ayağa kalktı.

“Ben Tahir Yalçıner’in oğluyum. Bir haftadır haber alamıyoruz da kendisinden; burada olabileceğini düşünerek geldim.” 

Gözlerimin içine baktı. Uzun yıllar görmediği bir dostuna kavuşmuş gibi, buruk bir tebessüm oturdu dudaklarına. 

“Hoş geldin Murat. Sana bakınca, Tahir’i görmüş gibi oldum. Anlatırdı da inanmazdım, bu kadar benzeyeceğine ihtimal vermemiştim. Babanın kopyası gibisin,” dedi.

Babamın yakın bir arkadaşını görmek, beni rahatlatmıştı. En azından şimdilik. Kaygısız gözüküyordu. Babamın kaybolduğu haberi, onu çok etkilememişti. Nerede olduğuyla ilgili, bir şeyler biliyor olabilirdi. Zihnimdeki düşüncelerin akışı yavaşladı. Biraz gevşedim, rahatladım. Derin bir soluk aldım.

 “Babamla son görüşmenizi öğrenir öğrenmez koştum geldim! Buraya geldi mi? Bir haberiniz var mı merak ediyorum Hikmet Bey?” dedim.

“Öncelikle sakin ol. Merak etme!” deyip, ayağa kalktı. Arkasına dönüp, duvardaki ahşap panodan bir anahtar aldı.

“Seni bu gece pansiyonumda ağırlamak istiyorum. Lütfen kabul et. Bu anahtarı da al, yukarıya çıkıp biraz dinlen, sonra sana terasta bir kahve ikram edeyim. Ne dersin? Yorgunluk kahvesi iyi gelir.” dedi. Saatine baktı, “Hem olanları da konuşuruz. Saat sekizde bekliyorum.” 

“Daha bugün geldin İstanbul’dan, ne çabuk özledin Murat?” dedi, Hikmet Benol, kahveleri zigon sehpanın üzerine koyarken.

“Korkunun ecele faydası yok. Ama haklısın. Gerekli tedbirler zamanında alınmazsa insanı içine çekip yok eder orası. Sadece orası değil tabii. Adına, medeniyet dedikleri; her birinizi usul usul öldüren mekanizma!”

“Doğru söylüyorsunuz, ama mecburuz işte. Orada bir yaşantımız var, evimiz, ailemiz, işimiz; en önemlisi de geleceğimiz.”

“Şüphesiz tabii. Ama ben, o dediğin şeyleri, yani hayatımızdaki o mecburiyetleri, çoktan bir kenara atmış insanım. Bağlı olduğum bir aidiyet yok artık.  Sizin için her şey günden güne zorlaşıyor. Biz o medeniyeti yıkmak, yerine; daha adil, daha barışçıl, daha özgür olanını koymak için mücadele ettik yıllarca. Devrime inandık, sonuna kadar da bağlı kaldık. ‘Siz rüya görüyorsunuz,’ dediler bize. Evet doğruydu. Rüya görüyorduk. Bir insanın görebileceği en güzel rüyayı gördük. Bir cennet bahçesinde, hep birlikte olmayı düşlemiştik. Ama olmadı. Yapamadık.”

“Belki de asıl meseleyi ıskaladınız Hikmet Bey. Toplumu değiştireyim derken, etrafınızdaki insanları, en yakınlarınızı es geçtiniz. Belki de ihmal ettiniz, istemeden. Onların birey olabilmelerine yardımcı olamadınız,” dedim, kahvemden bir yudum alıp.

“Muratcım diline doladığın şu, bey lafını bırakır mısın Allah aşkına. Resmi sözler rahatsız etmiyor mu seni yahu? Abi, diyebilirsin en azından. Hatta İllegal ol! Hikmet, diye hitap et bana!” dedi, küçük bir kahkaha atıp.

“Haklısınız,” dedim. “Alışmışız kurumsal hitaplara; bu üslûp içimize işlemiş.”

“Anlıyorum seni. Çalıştığın kurumlar, içinde olduğun toplum; insana hep belli bir mesafeden seslenmeyi öğretti sana. O mesafeler yüzünden bu noktadayız zaten. Birey meselesine gelince; sonuna kadar katılıyorum sana. Bir şeyleri atladık belki de. İhmal ettik. Aslında bu, bizim de tam anlamıyla birey olmadığımızı gösterir. ‘Önce kendini devirebilen kişi gerçek devrimcidir,’ diye, söylerdi büyüklerimiz. Sosyalizmde, birey olmak gerekir, insandan yana olmak gerekir… Neyse bırakalım bunları, kafanı ütülemeyim şimdi. Elli yıldır anlatıyorum bunları. Ne değişti? Hiç. Son olarak şunu söyleyebilirim; biz dünyayı değiştirmek üzere yola çıktık, ama değiştiremedik. Yalnız dünya da bizi değiştiremedi. Hepimiz bir yerlere savrulduk. Kimimiz dayanamayıp hayatına son verdi. Kimimiz kabuğuna çekildi. İşte ben, az önce izlediğin o bataklıktan kurtulmak için hayatıma burada devam ediyorum.”

 “Peki ya babam? Ondan bahsetmediniz? En son sizinle telefonda görüşmüş, onu Ada’ya davet etmişsiniz, geldi mi buraya?” dedim. 

 “Evet geldi elbette… Yani, belli dönemlerde sık sık uğrardı buraya.  Bahar ayları meselâ. O zaman Ada çok güzel olur. Ama son yıllarda gelmez oldu. Kendini bu dünyadan dışlanmış hissediyor. Karamsarlık içine yerleşmiş, bir parçası olmuş sanki.”

“Telefonunu evde bırakıp, kimseye bir şey söylemeden çekip gitti. Sırra kadem bastı. En sonunda, dün polise gidip kayıp ihbarında bulunduk. Yaptığı tam bir sorumsuzluk,” dedim, içimden firar eden öfkemi bastırmaya çalışıp.“Haklısın. Ama onun da kendine göre haklı sebepleri var. Onu kendinden uzaklaştırmış olman mümkün mü?”

“Belki de. Ama bu, bizi diken üstünde bırakıp gitmeyi gerektirmez. Hem bu yaşananlar tek taraflı değil.”

“İnsan yalnızlığı; bir yara gibi, utanç gibi hissetmeye başladığında, hayat çekilmez olur. Bu duyguyu iyi bilirim. Baban hep; mutfakta ailene yemek yaparken, parkta torununu gezdirirken, sana hayatla ilgili nasihatler verirken hayâl etti kendini. Ama bunların hiç birisini yaşayamadı. Sonra da yaşlılıkta hiç istemediğimiz amansız belâ gelip buldu onu; öz yıkım! Baban bir huzurevine yerleşti evlat!” dedi, yükü hafiflemiş gibi.

Rüzgâr etkisini arttırdı. Gökyüzüne bakıp, “Lodos kar topluyor,” dedi. Bahçede bir köpek havlamaya başladı. İskemlesinden doğruldu Hikmet Benol. Kahve tepsisine, fincanları koydu. “Eylem Hanım’ın mama saati geldi, ben bir aşağı inip geleyim,” dedi.

edebiyathaber.net (13 Mart 2022)

  • Muzo - 20/03/2022 - 02:29

    Ne guzel anlatmissiniz yaslilikta yalnizligi.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r