Masthead header

Öykü: Buz, köz ve Barba Dayı | İlkay Yılmaz

Barba Dayı, bugün, daha önce yaşamadığı tuhaf duyguların etkisinde. Belki de bu yüzden duyularının erişebileceği her şeye yoğunlaşıyor. Onları yakalamaya yönelik karşı konulmaz bir ihtiyaç içinde kıvranıyor. Bakıyor, kokluyor, dokunuyor, dinliyor. Anlık sezgilerini derleyip toparlamaya onları anlamlandırmaya çalışıyor: Odada biriken sessizlik, penceredeki eflatun ışık, köşelerdeki dumansı karanlık, kapalı kapı, ayaklarındaki ağrılar, göğsündeki yanma, baş ucundaki çürük kokusu, pencere kenarındaki serçeler, dışarıda rüzgârın sürüklediği kâğıt, en çok da mangaldaki közün üstünü kaplayan kül ve külün altında bir güve kelebeği gibi küt küt atan ateş. Ama yine de algılarında bir tuhaflık olduğunu düşünüyor. Sanki aynı anda hem keskinleşmiş hem de körelmişler. Kapının pervazını, pencere camlarını, sehpa niyetine kullandığı başucundaki plastik tabureyi farklı algılıyor. Elleriyle yokluyor plastik tabureyi. Çevresindeki her nesne bir an için farklı bir şeye dönüşüyor sonra geri geliyor. Kuytu odasında kendini dinlediğinde her zaman duyduğu sessizliğin sesini o, derin çınlamayı duyamıyor oluşunu duyularındaki körelmeye veriyor. Öte yandan mangalda tepelenmiş kordan kopan, boz renkli külün kadifemsi devinimini, Nohut kedinin tedirgin hallerindeki başkalığı hissedebiliyor. Bunları da algılarının keskinleşmesine yoruyor. Nasıl oluyordu bu? İlerlerken gerilemek, var iken yok olmak gibi. Bu saptamayı yapar yapmaz gırtlağına kadar yükselen umutsuzluk giderek ağırlaşan bir boşluk oluyor. Biraz pilav üstü tavuk olsaydı… Düşüncelerinin dip akıntılarından korkuyor. Onları karnına, o mezarsı karanlığa, içinde çok sayıda sessizliğin bulunduğu sandığa mahrem bir kesinlikle kilitledi: Baş kaldırdıklarında bir nefesle uzağa üflenecek dumanlar. Çocukluğu, gençliği kekelemeler ve beklentiler arasında geçti. Kararsız eller tarafından avucuna sıkıştırılan gündelikleri saymadan cebine koyduğu günler de sandıkta. Çocuk gelseydi! Pilav üstü tavuk. 

Nefes aldığında göğsünde cam kırıkları, bacaklarında titremeler. Çığlık atmak istiyor.  Terlemiş. Susamış. Ateşi var; bir yılan gibi yapış yapış, buz gibi bir ateş. Göğsündeki oyuğu kaplayarak şiddetli bir şekilde bastıran önce buz kesen sonra kor olan bir el var. Yorgunluk bu, Tanrı’nın yorgunluğu. Uykunun huzurlu kapısından bir geçebilse…

Bir uyanışın ilk anlarında, uyanıklıkla uyku halinin ayrılmayı reddederek neden birbirlerine sımsıkı tutunduklarını kim açıklayabilir?..

Odanın kapısı kapalı, nereden geliyor bu soğuk? Aniden başlıyor ve dalga, dalga yayılıyor. Fakat bu soğuk dışarıdan gelmiyor, odadan doğuyor. Metcezir misali yükseliyor. Kül sesi misali çınısız sessizliğinin gözeneklerine doluyor. Olmayacak şey ya Ali’yle Veli buz kalıpları mı istiflediler kapıya. Çocuğun şakası mı?.. Oysa köz getirmişti mangal dolusu. Közler oracıkta. Mor boşluğa bel bel yayılan harareti seçiyor. Paspasın üstüne kıvrılmış Nohut, dört ayağı üstünde geriniyor, kamburunu çıkarıyor. Barba Dayı onun dikelen tüylerini görüyor. Nohut bir Dayı’ya bir kapıya bakıyor. Seğirtiyor. İğreti kapıyı tırmalayarak açıyor. Barba Dayı gittikçe büyüyen saçını, dilini, ellerini, titreyen bacaklarını esir alan dipsiz, karanlık bir korkunun pençesinde, git gide sıkışıyor. Odanın mor boşluklarına dolan soğuk, yüksek köşelere sinmiş. Ona bakıyor!.. Var olma isteğinin karmaşasıyla ve korkunun verdiği güçle, gündelik alışkanlıkların çağırdığı bir akıl yürütmeyle kalkıyor. Çıkmalı… Plastik koltuğun üstünde duran pantolonunu, iç donunun üstüne titrek elleriyle giyiyor. İçi tüylü kabanı geçiriyor sırtına. Atkısını arıyor bir süre. Dizüstü çökerken mangalın sıcaklığını sırtında hissediyor. Çok hoşuna gidiyor bu. Fakat, hemen çıkmalı. Yatağın altında bulduğu atkıya adamakıllı sarınıyor. Öyle ki sadece tek gözü açıkta kalıyor. Yeter ki onu tanımasın! Arsaya açılan odasının kapısını çekmeye gönül indirmiyor. Kapıda bekleyen köpek onu görünce ayaklanıyor. Barba Dayı kararsız, içeriye girse mi?  Giriyor. Korların ışıltısını yakalamış kutudan aldığı pideyi köpeğe veriyor. Omuzlarının arasında yitmiş sarılı kafası, titrek bacaklarıyla küçük ama ivedi, gülünç adımlar atıyor. Birkaç metre yürüdükten sonra dik bir açıyla arsanın geniş tarafına çıkıyor. İstiflenmiş kömür çuvallarının önünden geçerken kömür tozlarının küçük ayaklarının altında iç gıdıklayan temasını hissediyor. Irak yolda belediye otobüsü. İleride kepçe çalışıyor. Toprak kokuyor. Arsanın öteki ucunda uzun bir bina; yazın sayfiye yerlerindeki restoranlara en çok da balık haline buz yetiştiriyor. Güleç Ticaret, Ali ve Veli Kardeşler. Yazıhanenin kapısında beliriveren, yüzü sarılı çocuk cüssesine şaşkınlıkla bakıyor Ali Güleç. “Bu ne hal Barba Dayı?” Barba Dayı giriyor. Plastik koltuklardan birini köşeye iyice yanaştırıp büzülüyor. Nuri de bakıyor sarılıp sarmalanmış Barba Dayı’ya. Hava günlük güneşlik. Baharın ayak sesleri mimozalarda konaklamış.  “Hadi oğlum, kap gel öğlen yemeklerimizi. Pilav üstü tavuk. Üç de ayran.”  Yok… Dayı’da bir hal var. Oldum olası konuşkan değil, ama niye açmıyor yüzünü? Üşümüş olmalı. Sehpanın üstüne koyuyor dumanı tüten ıhlamuru, yanaştırıyor. Oturuyor. “Sıcak sıcak iç Barba Dayı.” Dayı suskun. Üsteliyor. “İçemem, yeğen… Yüzümü açarsam tanır beni.”  “Kim tanır?” Barba Dayı yüksek köşeleri gözden geçiriyor, sağına soluna bakıyor. Ali’nin kulağına yaklaştırıyor sarılı ağzını, “Benim için geldi!..” “Kim?..”  “Azrail!..” Ali göbeğini hoplatan bir gülme tutturuyor.  “Rüya görmüş olmalısın Dayı, hani ne diyorlardı; kâbus…” Başka laf etmiyor, Barba Dayı. Çırak yemekleri getiriyor. Barba Dayı ürkek, kaşıklıyor pilavı. Ayranı var olduğunu duyumsayarak içiyor. Ardından plastik koltukta kaybolan cüssesiyle uykuya dalıyor.

“Nisan nemi dokunur! Nuri, Dayı’nın mangalını kap odasından, kömürü tazele, kora dönünce götür. Üşümesin… Ha, bak bakalım sabaha nevalesi var mı?”

Barba Dayı işletmenin arkasındaki odada, bekçi kisvesi altında kalıyor. Onun hakkında tek bilinen adının Barba olduğu. Gökten inmiş, Allahlık bir ihtiyar. Başıboş hayvanlara yaklaşımından daha doğrusu hayvanların ona yaklaşımından onların dilini iyi bildiği anlaşılıyor…

Veli Güleç, kamyonu Kilizman’da boşaltmış. Dönüş yolunda trafik tam bir keşmekeş. Poligon’da ışıklarda beklerken Barba Dayı düşmüş aklına. Hamama göndermeli garibanı. Koca kış su yüzü görmedi.

Yazıhane kalabalık. Sehpada çay boşları. Kömür zam görmeden gelecek kışın kömür tedarikini düşünenler. Mahalle balıkçıları buz bekliyor. Ali Nuri ile kömür istifliyor.

   “Nuri, Barba Dayı’yı gördün mü bugün?”

   “Görmedim Usta.”

   “Saat iki oldu…”

   “Dün akşam yemek götürdüm. Kahvaltılığım var dediydi.”

Kompresörler gürültülü. İçerisi soğuk. Onların kaderi kışın ısıtmak, yazın dondurmak. Kalıplardan dumanı tüten buzları çıkarıyor. Elleri yanıyor. Eldivenleri çıkarıyor arka cebinden. Balıkçılar kapı önünde hasretle kapıyorlar buz kalıplarını. Nuri Kömür istifliyor. İş başa düştü, Barba Dayı’ya bakmalı. Sigara yakıyor. Gözlerine batan güneşle bina boyunca yürüyerek, bekçi odasına sapıyor. Her zaman duvar dibinde yatan ihtiyar köpek, ayaklarının üstünde, kapıya dikmiş gözlerini. Kapı her zamanki gibi kilitli değil. Giriyor. Yatak, masa, sandalye, askı, küllenmiş mangal, her şey yerli yerinde. Nohut Barba Dayı’nın ayak ucunda kıvrılmış. Barba Dayı’ya diktiği bakışlarını Veli’ye çeviriyor, sonra yine yataktaki Barba Dayı’ya. Barba Dayı’nın elleri yorganın üstünde. Gözleri kapalı. Yüzü kehribar sarısı.

“Barba Dayı!..”

“……..”

“Barba Dayı!.. Barba Dayı!.. Barba Dayı!..” 

edebiyathaber.net (4 Ekim 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r