
İstanbul’da geçirdiği gecenin sabahında erkenden uyandı. Pencereyi açar açmaz yüzüne vuran serinliği ve denizin kokusunu içine çekti. Yıllardır hayalini kurduğu yolculuk artık başlamıştı. Çocukluğundan beri evlerinde tekrar tekrar adı anılan, sofralarda, yaslarda, neşeli akşamlarda sesi hiç eksilmeyen o yere gidiyordu: Bitlis’e. Adını ilk duyduğu günü hatırlamıyordu; sanki o isim, doğduğu andan beri evin duvarlarında asılı duruyordu. Annesinin sesinde, anneannesinin ağlarken titreyen çenesinde, dayılarının ve teyzelerinin birbirinin sözünü keserek anlattıkları hikâyelerde hep aynı yer vardı. Bitlis. Bazen kaybedilmiş bir cennet gibi anlatılırdı, bazen de geri dönülemeyen bir yaranın adı gibi. Çocukken bu anlatılanların hangisine inanacağını bilemezdi. Ama yıllar geçtikçe anladı ki insan bazen hiç görmediği bir yere, içinde büyüdüğü bir hatıradan daha fazla bağlanabiliyordu.
Otelde hazırlanırken aynada kendine uzun uzun baktı. Yüzündeki çizgiler, bıyığının biçimi, gözlerinin kenarında biriken yorgunluk ona ailesindeki erkekleri düşündürdü. Hiç görmediği ama hikâyeler sayesinde tanıdığı insanları… “Belki de,” diye geçirdi içinden, “insan bir yeri önce aynasında taşır.” Elini yüzüne götürdü. Bu yolculuk yalnızca bir memleket arayışı değildi; kendi suretinin hangi topraktan çıktığını anlama isteğiydi.
Yanına birkaç dostunu almıştı. Yabancı bir ülkeye gitmiyordu belki ama yabancı kalmış bir geçmişe gidiyordu. İçinde çocukça bir sevinçle ağır bir korku yan yana duruyordu. Ya hiçbir şey bulamazsa? Ya aileden geriye tek bir iz bile kalmamışsa? Ya anneannesinin yıllarca gözyaşıyla anlattığı sokaklar, dağlar, evler artık yalnızca hafızada yaşıyorsa? Bu düşünceler, sabahın serinliğini bir anda daralttı. Sonra kendi kendine kızdı. Bunca yıl bu günü beklemişti. Şimdi korkunun sözünü mü dinleyecekti?
Yola çıktıklarında gözünü pencereden ayırmadı. Şehir geride kalıp yollar uzadıkça içindeki ses daha da belirginleşti. Çocukluğunda, geceleri yorganın altına girip anneannesinin anlattığı acı hikâyeleri duymamaya çalıştığı zamanları düşündü. Kadının sesi bazen incecik bir sızı gibi evin içinde dolaşır, bazen de bir ağıt gibi yükselirdi. O hikâyelerden kaçardı ama neşeli olanlara koşarak gelirdi. Çay bardaklarının buğusuna karışan kahkahaları, aynı anda konuşan akrabaları, kimsenin kimseyi dinlemediği ama herkesin aynı şeyi özlediği o kalabalık akşamları severdi. O akşamlarda Bitlis, Amerika’daki evlerinin içine sığardı. Bir oda, bir mutfak, bir masa etrafında yeniden kurulan memleket olurdu.
Trabzon’a vardıklarında çevresindekiler dinlenmek, biraz oyalanmak istediler. O ise sabırsızdı. İçindeki ses durmadan ileri çağırıyordu onu. “Bir an önce Bitlis’e varalım,” dedi. Sanki gecikilen her saat, yıllardır beklediği kavuşmadan bir parça eksiltiyordu. Arkadaşları ona gülerek takıldı. “Bitlis yerinde duruyor,” dediler, “kaçmıyor ya.” İçinden gülümseyerek, “Siz bilmiyorsunuz,” diye geçirdi. “Bazı yerlere geç kalınır. İnsan bazen kendi geçmişine bile geç kalır.”
Yol uzadıkça manzara değişti. Dağlar beliriyor, köyler görünüp geride kalıyordu. Bir ara cama daha çok yaklaştı. Yolda gördüğü yüzlere dikkat kesildi. Bir adamın yürüyüşü, bir başkasının bıyığı, bir çocuğun annesinin eteğine tutunma biçimi… Hepsi ona tuhaf bir aşinalık veriyordu. Kalbi hızlandı. “Durun,” dedi ansızın. Araç yavaşlayınca başını dışarı uzattı, gözlerini kısarak insanlara baktı. Sonra neredeyse sevinçle bağırdı: “İşte bunlar… Anneannemin anlattığı insanlar bunlar!” Yanındakiler önce ne demek istediğini anlamadı. Heyecanla konuşmaya devam etti. O yüzlerde amcalarını, dayılarını, evlerinde hikâyesi anlatılan erkekleri görüyordu. Alın çizgilerinde, bakışlarda, bıyıkların kıvrımında kendi ailesinden bir şey vardı. Kendi yüzünü yokladı. Bıyığını sıvazladı. Gülümsedi. “Bakın,” dedi, “aynı ben.” Arkadaşları gülüp geçti. Ama o ciddi bir sesle ekledi: “İnsan toprağına benzer. Toprak insana şekil verir.” Bu cümleyi söyledikten sonra içi titredi. Sanki yıllardır kelimelere dökemediği bir duygunun tam karşılığını ilk kez bulmuştu. Amerika’da doğmuştu, orada büyümüştü. Oranın sokaklarını, insanlarını, seslerini bilirdi. Ama buna rağmen kendisini hiçbir zaman bütünüyle oralı hissedememişti. Çünkü evde başka bir memleket yaşardı; sofraya başka bir gökyüzü serilir, başka dağların adı anılırdı. İnsan doğduğu yere mi aitti, yoksa özlemini miras aldığı yere mi? Bu sorunun cevabını yıllarca verememişti. Belki de şimdi, bu uzun yolda, cevap yavaş yavaş şekilleniyordu. Bozkır uzayıp giderken yine durdurdu aracı. İleride bir köylü öküz arabasıyla buğday başaklarını taşıyordu. Sabırsızlıkla arabadan indi. Ne yapacağını kendisi de tam bilmiyordu. Yalnızca o görüntünün içine girmek, ona dokunmak istiyordu. Köylüye ve yanındaki çocuğa yaklaştı; yüzlerinde şaşkın ama sert olmayan bir ifade vardı. Onları tanıyormuş gibi sarıldı. Sonra öküzlerin başını okşadı. Fötr şapkasını çıkarıp öküzün boynuzuna taktı. Buğday başaklarını eline aldı, avucunun içinde ovuşturdu, taneleri ayırdı. Kabuklar rüzgârla savrulurken birkaç taneyi ağzına attı. O an, çocukluğunda hiç yaşamadığı ama sanki belleğine çok önceden yerleşmiş bir sahnenin içine girmiş gibiydi. Köylü baba oğul onu şaşkınlıkla seyrediyor, o ise sanki geç kalmış bir selamı yerine ulaştırıyordu. Van Gölü’nü ilk gördüğünde uzun süre konuşamadı. Su, uzaktan bakıldığında anneannesinin tarif ettiği kadar gerçekdışı görünüyordu. Göl değil de uyuyan bir gökyüzü gibiydi. Dağların arasına serilmiş mavi, gün ışığında yer değiştiriyor, her bakışta başka bir renge dönüyordu. Boğazı düğümlendi. “Demek buydu,” diye fısıldadı. “Demek onlar hep bunu anlattılar.” Ayakkabılarını çıkarıp suya girdi. Su beline kadar yükseldiğinde çocuk gibi kahkaha attı. Şapkasını suyla doldurup başından aşağı boşalttı. Soğuk, keskin ve diri su, bütün yol yorgunluğunu bir anda üzerinden aldı. Genzini yakan sodalı tat bile onu durdurmadı. “Anneanne,” dedi içinden, “bir tek burada yanılmamışsın; bu su gerçekten de dünyada başka hiçbir suya benzemiyor.”
Kıyıya gelen çocuklarla konuşmaya çalıştı. İngilizcesiyle onların merakı, işaretlerle, kahkahalarla birbirine karıştı. Amerika’nın ne kadar uzakta olduğunu sorduklarında karşıdaki dağı gösterdi. Uzağı ölçmenin bundan daha iyi bir yolu var mıydı? Sonra dağın adını öğrendi: Süphan. Bu ismi tekrar ederken ağzında eski bir kelime dolaşıyormuş gibi hissetti. Çocuklar ona hikâyeler anlattı, o da onlara kendi hikâyesinden parçalar verdi. O sırada şunu düşündü: Belki memleket denen şey yalnızca taş, toprak, ev değildir; insanın hikâyesini, başka hikâyelerin arasına bırakabildiği yerdir. Bitlis’e doğru yaklaştıkça heyecanı daha da arttı. Gece çökerken bile sabaha yetişmek ister gibi bir telaşı vardı. “Gün ışığında görmek istiyorum,” dedi. “İlk bakışımı karanlığa bırakmak istemiyorum.” Çünkü o ilk bakışın, yıllardır içinde taşıdığı bütün özlemi doğrulamasını istiyordu. Oraya vardığında bir yabancı gibi değil, gecikmiş bir ev sahibi gibi bakmak istiyordu çevresine.
Sabah Bitlis’e girdiklerinde içinden yükselen duygu yalnızca sevinç değildi. Korku, yas, merak ve hayranlık birbirine karışmıştı. Araçtan indi, derin bir nefes aldı. “İşte burası,” dedi kendi kendine. Ama hemen ardından başka bir ses yükseldi içinden: “Ya değilse?” Çünkü insan bazen bütün ömrü boyunca bir yere kavuşmayı düşler; kavuştuğunda ise düşlediği yerle karşısındaki yerin aynı olup olmadığından emin olamaz. Çarşıya kadar kendisi sürdü arabayı. Sanki direksiyonu bıraktığı anda bu büyü bozulacakmış gibiydi. Dükkân dükkân dolaşıp ailesinin evini sordular. Çoğu kişi bilmiyordu. Bazıları anlamıyordu. Bazıları yalnızca bakıyordu. O bakışlarda merak kadar yabancılık da vardı. Dilinin burada tam karşılık bulmamasına içerledi. İçinden, “Ben buraya hikâyelerle geldim,” diye düşündü, “ama demek hikâyeler tek başına kapı açmıyor.” Yine de vazgeçmedi. Sonunda yaşlı bir adam bulundu. Adam, “Ailenin adı neydi?” diye sorduğunda, boğazı kurudu. “Saroyan,” dedi. Bu adı söylerken sanki yalnız kendini değil, ölülerini de oraya getirmiş oldu. Adam bastonuyla bir yeri işaret etti. O an kalbi göğsüne sığmadı. Yürürlerken terlediğini hissetti. Ellerinin titrediğini fark etti. Önünde duran şey belki bir ev değildi artık; ama bir duvar parçası, bir taş oyma, bir izdi. Bazen insan için bir bütün hayatı doğrulamaya küçücük bir iz yeter.
Taşa dokundu. Parmaklarını yüzeyinde gezdirdi. Soğuk taşın içinde anneannesinin sesi vardı sanki. Annesinin yüzü, ailesinin eksilen ve çoğalan bütün isimleri oradaydı. Elini yüzüne sürdü. O anda, Amerika’da geçen bütün yıllar, çocukluğunda dinlediği hikâyeler, içinden hiç çıkmayan özlem tek bir noktada birleşti. Uzun süre konuşamadı. Etraflarında insanlar toplandı. Ayran getirdiler, tütün sardılar, çocuklar güldü. Hayat, acının çevresinde usul usul dönmeye devam ediyordu. Bir yandan bunlara bakıyor, bir yandan da kendi içinde başka bir kalabalığın toplandığını hissediyordu: Ölüler, göç edenler, kaybolanlar, isimleri anlatıldıkça yaşayanlar… Bitlis artık onun için yalnızca görülmüş bir yer değildi; aile ruhunun yıllardır dönmek istediği kapıydı. Son bir kez bakır tası dudaklarına yaklaştırdı, ayranı yudumladı; bıyıklarına yapışan köpüğü cebindeki mendille nazikçe sildi.
Sonra başını kaldırdı ve sanki yalnız oradakilere değil, göğe de seslenir gibi konuştu: “Ben William Saroyan… Sizin de tanıdığınız Saroyan ailesinin bir ferdiyim. Amerika’da doğup büyümüş olsam da kendimi hep Bitlisli gördüm. Anneannem hep şöyle derdi: ‘İnsan nerede doğarsa doğsun, öldüğünde ruhu vatan bildiği yerde göğe yükselir. Ancak o zaman huzura kavuşur.’ Saroyan ailesinin ruhu da buradan gökyüzüne yükselecektir.”

















