Ece Özbaş Korkmaz’dan “Rehavet” adlı öykü

Mart 15, 2012

Ece Özbaş Korkmaz’dan “Rehavet” adlı öykü

Sokağın tam ortasına rehavet düşmüştü. Bir iki çırak bulmaca çözüyordu kapı önünde o sıra. Kafalarını kaldırıp sade bir an baktılar.

“Güneş tanrısı, ra.”

“İki çay söylesene oğlum.”

“Evet, ra olsa gerek.”

Şortunun altından ter akıyordu, sepetler elini acıtmıştı rehavet tam sokağın ortasına düşmüşken.

Hıyar suyunu kavanozda tutan kadın yürüyordu ya birden donukluğa rehavet karıştı. Tam o sırada Çingene kız arabaların arasına gizlenmiş yere çömelmişti. Az kenarda koca çöp bidonunun büyümüş gerisine bakıyordu, eteğini kaldırdı, eskimiş donunu indirdi. İnsanlar gelip gidiyordu ama sadece elinde hıyar suyunu tutan kadın gördü onu. Kuru oluktan sarı bir sıvı hızla ilerliyordu. Hıyar suyunun içindeki küçük hıyar parçaları titreşti. Rehavet sokağın tam ortasında duruyordu, incecik ses aşağı doğru süzüldü. “Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın…”

Hıyar parçacıkları suyun kavanoz dalgasında boğuluyordu, rehavet tam orta yerde duruyordu. Çayın dumanı sarı sıvının sıcaklığıyla buluştu, tam şekerler çayın içinde dans ederlerken “Ra” dedi kadın, beyaz gömleğinin üst düğmesini açarken. Hıyar suyu az sonra kırılacak kolunun elindeydi, donuklukla rehavet hıyar suyunun biraz üstündeydi, “İçimde bir nefes” dedi kadın sonra.

Şortlu adam sepetleri dizmeye devam ediyordu o ara. Masanın üstündeki bir düzine kalem düşmeye başladı, önce sarı olanı rehavetin tam yanına düştü, bir ve iki, kırmızı onu takip etti, o, sıcaklığın az biraz yanına kaçtı, hasırlar gerildi, adamın eline kıymık battığı anda yeşil sivri uçlu kalem düştü bu sefer. Ve dört ve beş, siyah kalem kararsızca masada ilerledi bir süre ve sonra kıymığın diğer parçasıyla buluştu. Ve yedi ve sekiz. “Aman tanrım” dedi adam. Rehavetle kalemler birbirleriyle kaynaşmıştı ve dokuz ve on. Hıyar suyu belli belirsiz bir sallantı geçirdi. Ve onbir ve nihayet onikinci mor kalem diğer mor kalemin yanına düştü. Kalktı adam kıymığı temizledi iyice, kalemleri topladı. Önce mor kalemleri aldı sonra mavi, yeşil ve yediler ve sekizler nihayet onikinci kalem.

Kadın beyaz gömleğinin beyaz düğmesini açtıktan sonra gökyüzüne bakakaldı, bir araba bağırdı o sıra, durakladı bir an ve sonra “Ve içimde bir nefes…” dedi. Kıymıklarını az önce temizlemiş adam kaldırıma çıkmıştı ve kadına bakıyordu.

“Elindeki nedir?” dedi sonra adam.

“Hıyar suyu.” dedi kadın.

“Ne yapıyorsun onunla” dedi kıymığı henüz temizlenmiş şortlu adam.

“Yüzüm eskiyor sanki, rehavet orada duruyor bak. Hıyar suyu” dedi “İyi geliyormuş.”

Adam baktı, “İyi misin?” dedi.

“İyilik mi?” dedi kadın, “Ama rehavet orada.”

“Ne diyorsun?” dedi adam.

“Hıyar suyu…” dedi kadın.

“Rehavetle karışınca durağanlıktan tazelik doğuruyormuş, e tabii sonra da iyi oluyorsun ha.” ardından “Çay içmez misin?” dedi.

“Çay mı?” dedi kadın, baktı, “Sepetlerin arasında mı?” dedi.

“Evet.” dedi adam “Sepetleri sevmez misin?”

“Sepetler… Evet severim.” dedi kadın.

“Niye sordun o zaman?” dedi adam.

“Sen… Hıyar suyunu niye sordun peki?” dedi kadın.

“Haklısın.” dedi adam.

Gülümsediler. Rehavetin yanına gülümseme oturuverdi.

“Niye bu soru zor ki…” dedi çırak. “Kim bu tiyatrocu, Muhsin ne, of ne biliriz biz.” Kalktı. “Of…” Beyaz gömlekli kadına baktı, sepetlere baktı.

“Oğlum koş bakkaldan sigara al.”

“Tamam usta.”

 

Hıyar suyunu az önce kalemlerin tek tek düştüğü masaya bıraktı kadın, çay getirdi sepetlerin arasına bir yere sıkıştırıverdi adam, tedirginlikle yeni boyanmış sepetlere baktı kadın. Çingene kız sessizce onlara bakıyordu, annesi çağırdı, hıyar suyuna baktı, beyaz gömlekli kadın ona baktı, gülümsedi, Çingene kız gülümsedi, rehavet oralarda gülümsemeyle oynaşıyordu.

“Öyle yalnız ki gönlüm aylardır seni özler…”

“Efendim…” dedi şortlu, kıymığı az önce temizlemiş genç adam.

“Şarkı. Güzel değil mi?” dedi kadın.

“Bilmiyorum.” dedi adam.

“Evet anladım.” dedi kadın. Çayını karıştırdı. Küçük bir yudum aldı önce sonra az ileride donukluğu gördü. “Sen” dedi. “Donukluğu tanıyor musun?”

“Evet.” dedi adam “Ama yakından tanışmadım.”

“Ben.” dedi kadın “Tanıyorum onu peşimi bırakmıyor bugün.”

“Rehavettendir.” dedi adam, “Hem sonra beyaz gömlek de çok yakışmış normal.”

Kızardı beyaz gömlekli kadın, kırmızı sepete baktı kızarmış yüzüyle. “Ben…” dedi “Artık kalkayım.”

“Ama…” dedi adam “Otursaydın…”

“Yok gideyim ben artık…”

“Niye?” dedi adam.

“Bilmiyorum.” dedi kadın, “Ama gitmem lazım.”

“Neden gitmen lazım?”

“Bugün birbirimizin anları tükendi, yarın yine gelirim belki…”

“Tamam.” dedi adam yine gülümseyerek “Gel ama.”

“Bakalım” dedi kadın.

Kalktı yavaşça hıyar suyunu eline aldı rehavetin tam yanından geçerken donukluk onu izledi, yürümeye başladı yine, “Yalnız ki…” diye mırıldandı, “Sen” dedi sonra. Çırak koşarak sigara paketini götürüyordu, çarpıştılar, beyaz gömlek kirlendi, az sonra kırılacak kolu da kırılmıştı, hıyar suyu az önce ıslanmış oluğu yeşile boyadı. Kadın yerde yatarken acıyla hıyar suyuna baktı.

Çırak, “Abla özür dilerim, haydi abla, kalk abla.”

Kadın hıyar suyuna bakıyordu gözünde tek damla yaşla.

“Abla haydi kalk abla.”

Şortlu adam koştu, usta koştu, Çingene kız uzaktan bakıyordu, donukluk kadının içine girdi, hıyar suyu hızla aşağı doğru ilerliyordu, hıyar parçaları rehavetin yanında durakaldılar…

İstanbul / 2003

Yazan: Ece Özbaş Korkmaz – edebiyathaber.net (16 Mart 2012)

Yorum yapın