
Ah, Orpheus şarkı söylüyor! Ah, kulağımda yankılanan uzun ağaç!
Ve her şey sessizdi. Yine de bu sessizlik
başlangıçlara, çağrılara ve dönüşümlere yol açtı.
Rainer Maria Rilke
Hayat, sürekli aynı tekrarları içinde barındıran dairesel bir hareketle akar. Bu dairenin zorunlu noktasıdır ölüm. İnsan bunu bilir bilmesine; ama şaşırtıcı bir şekilde hiç ilgisi yokmuş gibi yaşamaya devam eder. Ölümün olmadığı bir dünya… Zamanın kesilmediği bir hayat… İnsan hep bunu arzular. Oysa Heidegger’in dediği gibi, insan ancak ölüm bilinciyle sahici olabilir. Ölüm ortadan kalktığında ise anlam boşluğu ortaya çıkar.
José Saramago Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş romanında, ölümün yokluğunu yalnızca metafizik bir sorun olarak değil, toplumsal ve politik bir kriz olarak ele alır. Romanda ölüm bir gün işe gitmemeye karar verir ve kimse ölmez. Başlangıçta bu bir mucize gibi görünse de kısa sürede tüm toplumsal düzen çöker. Hastaneler tıkanır, sigorta ve sağlık sistemleri işlemez hâle gelir. Çünkü ölüm yalnızca biyolojik bir son değildir; sistemin ve yaşamın görünmez motorudur. Bir süre sonra ölüm geri döner; fakat bu kez insanlara gönderdiği eflatun zarflarla önceden haber gönderir. Herkes yedi gün sonra öleceğini öğrenir. Ancak alıcısına ulaşmayan sürekli olarak iade edilen bir mektup olayın seyrini değiştirir. Alıcı bir viyolonsel sanatçısıdır. Ölüm, öldüremediği bu sanatçının peşine düşer.
“Zaferin nerede ey ölüm, ama herhangi bir yanıt alamayacağının bilincindedir, ölümün yanıt vermemesinin nedeni ise istememesi değil, insanoğlunun bu en büyük acısı karşısında ne söyleyeceğini bilememesidir.”
Âşık olduğu Eurydike’nin bir yılanın sokmasıyla ölmesini kabullenmez Orpheus. Lirini alır ve yeraltı dünyasına, Hades’e gider. Müziği öylesine dokunaklıdır ki… Hades yumuşar ve bir şartla Eurydike’yi geri verir; yeraltından çıkana kadar arkasına dönüp ona bakmayacaktır. Orpheus yürür. Arkasında Eurydike’nin ayak sesleri… Ama ışığa yaklaştıkça içindeki kuşkuya yenilir. Tam yeryüzüne çıkmak üzereyken dayanamaz ve arkasına döner. İşte o an Eurydike’yi sonsuza dek kaybeder. Evet, Orpheus ölümü yenememiştir. Fakat sevginin gücünü hatırlatmaya devam eder hep. Kesilen başı nehirde sürüklenirken söylediği şarkılarla…
Saramago işte bu kadim hikâyeyi ters yüz eder anlatısında. İnsanlar ölümden korkar; ama ölüm de insanın sıradanlığından etkilenir. Kendi karanlığından çıkıp yaşayanların arasına karışır. Üstelik de bir kadın olarak. Bir viyolonsel sesinin önünde beklemeye başlar. Viyolonsel sesi yükseldiğinde ise mit çatırdar. Nar tanelerini sunan Persephone değil, mektup gönderen bir ölüm vardır artık karşımızda.
Teller her titreştiğinde zaman gevşer. İlk kez unutur görevini ölüm. Kadim yazgı askıya alınmış mit yön değişmiştir artık. Bu defa insan, arkasına dönüp bakarak kaybetmeyecektir. Ölüm bakmayı öğrenmiştir çünkü. Orpheus’un lirinin yerini ise viyolonsel alır. Orpheus’un başarısızlığı insanın trajedisidir. Ama… Saramago’nun hikâyesinde insanın estetik direnişi karşısında ölümün trajedisi başlar. Burada bir kahraman değildir viyolonselci. O yaşayan bir insandır sadece. Zaten Saramago’ya göre insan kahraman olduğu için değil, var olduğu için anlamlıdır.
Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’de gördüğümüz görünmez ölüme bir gönderme yapar Saramago hikâyesinde. Proust’ta ölüm, hayatın dokusunda bir gölge gibi hissedilir; bireysel hafızayı ve zamanı şekillendirir. Saramago ise bu görünmezliği dramatik bir biçimde sahneye taşır. Ölüm fiziksel olarak ortadan kaybolur ama etkisi toplumsal ve bireysel düzeyde felaketle hissedilir. Proust’un gölge ölümü, anlatının sonlarına doğru ise yüzü ve iradesi olan bir karaktere dönüşür.
Ne kadar sonsuzluk hayali kurarsa kursun kaçınılmaz olandan kurtulamayacağının farkındadır insan. Ama ardında sesini bırakabildiğinde… Canetti, yaşamdan parçalar koparmak; nefes almayı, kendini toparlamayı, ölüme karşı sessiz bir direnişi sürdürmek için yazar. “Yaz, gözlerin kapanana, kalemin elinden düşene kadar yaz.” Yazdığı her cümle, ölümün yaklaşan gölgesine karşı bilinçli bir duraktır onun için. Kahramanı Kien kütüphanesini yakıp alevler ona ulaştığında hayatı boyunca hiç gülmediği kadar yüksek sesle gülerek karşılamıştır ölümü. O ise hayatın tekrarlayan döngüsüne tamamlanmamış bir kitap bırakırken can düşmanına zafer işareti yapar sessizce. Bedenine sahip olan can düşmanının yok edemediği kitaplarının gücüyle, ölümsüzlüğü yakalamanın zaferiyle.
Anlam yalnızca bir süre meselesi midir peki? Ya ölümün bilgisiyle yaşayan bilincin yoğunluğunda yaşanılan anlam?
Saramago’nun viyolonsel sahnesinde Bach ve Chopin’in seçilen parçaları… Tıpkı Orpheus’un liri gibi zamanın yoğunlaşmasını sağlar. Müzik, o köprüdeki gerilimi, bekleyişi ve direnci görünür kılar çünkü.
İşte o köprüdeki eşik…
İnsanı insan yapan şey… Tam da bu eşikte durabilmeyi başardığında ortaya çıkmaz mı?
Çünkü asıl mucize, Eurydike’yi yeryüzüne çıkarmak değildir ki. O karanlık dehlizlerde, sonun yaklaştığını bile bile şarkı söyleyebilme cesaretidir.
Kaynak
Jose Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Çev. Mehmet Necati Kutlu, Kırmızı Kedi Yayınları
















