Masthead header

Onur Uludoğan, Mario Giordano’nun “Deney” romanı üzerine yazdı

“Kara Kutu” açılıyor

I

Toplum mühendisleri, toplumsal yapıyı bir mühendislik alanı olarak kabul edip, tamamen mekanik verilerden yola çıkılarak toplumların şekillendirilmesi üzerinde kafa yorarlar. Toplum mühendisliği denilen soyut çalışma alanının, buradaki en önemli destekçisi ve kaynak deposu, birey olarak tek bir insanın davranışlarından yola çıkılarak eldeki verilerin tüm topluma nasıl uygulanabileceğini söyleyen yan disiplinlerdir.

Günümüzde bu yan disiplinlerin içine kaba bir sınıflandırmayla, medyadan kitle psikolojisini inceleyen bilim dallarına kadar pek çok farklı başlık girmektedir.

Toplum mühendisliğinin en temel dayanak noktasını, insanın kendisini bir gruba dâhil hissetme ve toplumsal bir role sahip olma ihtiyacı belirlemekte.

Bu kapsamda değerlendirebileceğimiz onlarca farklı örnek içinden ilk elde, aklıma üç tanesi geliyor.

Bunlardan ilki, 1994’te 100 gün içinde bir milyon insanın katledilmesiyle son bulan Hutu-Tutsi çatışmasıdır.

1300’lü yıllardan beri Ruanda topraklarında beraber yaşayan Hutu’lar ve Tutsi’ler iki ayrı kabile olarak örgütlenmiş olsalar da aynı dil ve inanç sistemine sahiplerdir. 1916 yılında Belçika, Ruanda’yı işgal edince Hutu-Tutsi ayrımını körükler ve yönetimi önemli inisiyatiflerle Tutsi’lere verir bu arada iki kabile arasındaki farklılığı ve düşmanlığı da körükler ki kendi yönetimi daha rahat sürsün. Belçikalıların yolunu açıp pekiştirdikleri ayrılık ve düşmanlık seksen yıl içinde taraflardan birisini soykırım yapabilecek hale getirmeye yetmiştir.

İkinci  örnek de, 1961 ile 1962 yıllarında Yale Üniversitesi’nde yapılan Milgram Deneyi’dir. Bu deneyde Stanley Milgram adlı bir sosyal psikolog, Nazi savaş suçlularının “ben sadece görevimi yapıyordum” tarzındaki açıklamalarından yola çıkarak insandaki “uyum” ve “itaatkârlık” davranışlarını ölçmeye çalışır.

Deney gereğince, bir grup gönüllüye öğretmen rolü verilir ve karşılarında bir sandalyeye bağlı olan öğrenciye yaptığı her hatada derecesi gittikçe artan oranda elektrik vermeleri istenir. (Öğrenci rolünde Milgram’ın asistanı vardır ve gerçekte elektriğe bağlı olmadığı halde çarpılıyormuş gibi davranır.) Deney sonucunda, öğretmen rolü verilen katılımcıların yüzde 65’i ölümcül derecenin kat kat üstü olan 450 volta kadar çıkarlar. Burada onları teşvik eden ve yönlendiren Milgram, sorumluluğun kendisinde olduğunu söyler ve katılımcılara itaat etmelerini öğütler.

Bu deney sayesine insanların otorite figürü ne derse desin kabul etmeye ne denli eğilimli oldukları ispatlanır.

Üçüncü örnekse çok daha mikro düzeyde ve kişisel gözlemlerime dayalı.

Türkiye’de belediye otobüsü kullanan herkes, bu otobüslerin özellikle belli saatlerde ne denli kalabalık olduklarını bilir.

Kalabalık saatlerde ara duraklardan otobüse binmeye çalışanlar arasında zaman zaman ciddi tartışmaların çıktığını da söyleyebiliriz.

Otobüse binme çabası sırasında, durakta bekleyenler, kalabalık otobüsün içindekilere biraz daha ilerlemeleri yönünde sık sık çağrıda bulunurlar. Bu çağrıların ardından otobüsün içindeki kitle biraz kıpırdanır ve yeni yolculara yer açılır. Ancak aradan kısa bir süre geçtikten sonra, otobüs bir sonraki durağa geldiğinde az önce otobüse binmek için çırpınan ve bağıran insanlar ilerlemek istemezler ve az önce yolculara bağıranlar bu kez de şoföre artık otobüsün dolduğunu ve daha fazla durmaması gerektiğini söylemeye başlarlar.

Verdiğim otobüs örneğinden yola çıkarak, insanın günlük hayattaki rol değişiminin ne denli hızlı olduğunu söyleyebiliriz. Beş dakika önce otobüste çok yer olduğuna inanan yolcu bir anda empati duygusunu bir kenara bırakır ve yalnızca kendi konforuna odaklanır.

II

Yukarıdaki uzun girişi Mario Giordano’nun yakın zamanda Türkçeye çevrilen kitabı Deney’den bahsedebilmek adına gerekli gördüm. Çünkü söz konusu kitap, yukarıda adı geçen örnekleri ve daha pek çok benzerini içeren bir konuya sahip.

Kitap, 1972 yılında Stanford Üniversitesi’nde Philip G. Zimbardo tarafından yapılmaya çalışılan fakat kontrolden çıkması nedeniyle altıncı günde kesilmek zorunda kalan deneyden yola çıkılarak yazılmış.

Zimbardo Deneyi’nde sıradan insanlar,  tesadüfi olarak iki gruba ayrılırlar ve bir grup mahkûm bir grup da gardiyan olur ve bu rol paylaşımının ardından tarafların davranışları gözlemlenmeye başlanır. Ancak yukarıda da yazdığım gibi deney kısa sürede kesilmek zorunda kalır.

Giordano kitabını “Acaba deney devam etseydi ne olurdu?” sorusunun cevabını arayarak yazmış.

Bu kapsamda, gerçek deneyde de olduğu gibi, tamamen tesadüfü olarak seçilen yirmi bir kişiden dokuzuna gardiyan rolünü vermiş on ikisineyse mahkûm rolünü vermiş ve neler olabileceğinin hayalini kurmuş. Burada, hayal kurarken, kuşkusuz, önemli ölçüde araştırma yapmış ve kendi aldığı psikoloji eğitimini de kullanmış.

Deney’de mahkûm ve gardiyan rollerinde anlatılan yirmi bir kişinin dışında deneyi yapan bilim insanları ve katılımcıların yakın çevresi de anlatılmaya çalışılmış. Fakat kitabın başkahramanı olarak, İran kökenli Alman vatandaşı Tarek Fahd seçilmiş. Gazeteci olan Fahd, kitapta detaylı olarak anlatılan bir savruluşun ardından gazeteciliği bırakır ve bu deneye katılmaya gönüllü olur bu sayede, yeniden toparlanmayı ve mesleğine geri dönmeyi ummaktadır.

Kitapta deneye katılmayı kabul eden tüm karakterlerin yaşamları kısalı uzunlu anlatılır. Bu sayede, biz okurların, içeride yaşanan değişimi daha iyi anlaması amaçlanır.

Fakat bu durum deneklerin aileleri ve doktorların yaşamları da işin içine girince karakterlerin “roman kahramanlarına” dönüşmelerini sekteye uğratır. Bu özellik, Deney’in zayıf halkası olsa da romanın başarısını ciddi anlamda zedelediğini söyleyemeyiz. Hatta yazarın tüm karakterlere yer ayırma isteği, romanın kendi içinde kısa bölümlere ayrılmasını sağlar ve bu durum bir yandan okurun dikkatini metin üzerinde toplamasına yardımcı olurken diğer yandan da merak duygusunu sürekli canlı tutar.

Kitabın konusuna tekrar dönersek, başlangıçta iyi niyetle başlayan deney, araştırmacıların kişisel hırslarının da etkisiyle ahlaki kuralların bir kenara bırakılmasına neden olur ve yaratılan sanal cezaevi kısa sürede gerçek bir cezaevine dönüşür. Burada artık gerçeklik ve simülasyon birbirine karışır ve inanılmaz bir şiddet sarmalı her tarafı sarar. Biz okurlar da bir yandan insan psikolojisine dair düşünme fırsatı bulurken diğer yandan da son derece başarılı bir gerilim romanının içinde buluruz kendimizi.

III

Mario Giordano’nun romanından bahsederken kitaptan yapılan uyarlamaları anmamak olmayacaktır. Çünkü sinemayla da ilgilenen okurlar, muhtemelen Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel’in yönettiği 2001 tarihli Das Experiment’i ve aynı senaryonun Amerikan uyarlaması olan Paul Scheuring tarafından 2010’da gösterime giren The Experiment’i izlemişlerdir.

Her iki film de Giordano’nun romanından yola çıkılarak yapılmış olsa da birbirinden son derece farklı uyarlamalardır. Das Experiment, konuya tamamen Avrupa estetiği içinde ve romana daha sadık bir şekilde yaklaşırken, The Experiment ise olaya Amerikan popüler kültürü çerçevesinde daha kolay izlenebilir şekilde yaklaşmaktadır. Ancak, belki de sinema sanatının bir gereği olarak, her iki film de deneklerin dış dünyadaki yaşamlarına ya da psikolojilerine eğilmemekte bunun yerine deney ortamının vahşetine odaklanmaktadır. Bu noktada The Experiment işi bir adım ileriye taşıyarak romana oldukça maço bir yorum getirmektedir. Bu durum da Das Experiment’i daha sadık ve daha iyi bir uyarlama haline getirmektedir.

IV

Sonuç olarak, 1963 doğumlu Mario Giordano’nun romanı, yakalanan heyecan temposu sayesinde kolayca okunurken toplumu da anlamaya çalışan bir deneyi anlatmış ve insan ruhunun açmazları ve çelişkileriyle okuyucuyu yüz yüze getirmiştir.

2001 yılında gösterime giren “Das Experiment” filminin fragmanı:

2010 yılında gösterime giren “Deney” filminin fragmanı:

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net

Ç o k   O k u n a n l a r