Masthead header

“Ölüler anı yazar mı?” demeyin | Aydın İleri

Ölü Kelebeklerin Dansı “Bugün ölümümün on altıncı günü. 26 Nisan 2018… Ölümümün on altıncı gününde anılarımı yazmaya karar verdim ben.” cümleleriyle başlayan bir roman. İlk baskısı 1998 yılında yapılan ama basılmadan önce 12 yıl demlenmeye bırakılan bir romandan bahsediyoruz.

‘Ölü Kelebeklerin Dansı’ uzun yıllar Ezginin Günlüğü’nün solisti olarak sesiyle, besteleriyle gönlümüze işleyen Hüsnü Arkan’ın,  ilk romanı. On dört yıl aradan sonra 2. baskısıyla yeniden okurun beğenisine sunuluyor.

Ölü Kelebeklerin Dansı, ölümünün on altıncı gününde anılarını yazmaya karar veren bir anti kahramanın serüvenini anlatırken okuru bir düş dünyasının sularında gezdiriyor, ölümü ve yaşamı sorgulatıyor.

Roman kahramanımız Haldun sıradan bir ölüm yaşamıyor, bir cinayete kurban gidiyor. Ama cinayeti kimin işlediğini, nasıl öldürüldüğünü, neden öldürüldüğünü çözme süreci kolay olmuyor.

Ölüm Şoku

“Öldükten sonraki ilk birkaç günde nasıl bir yerde olduğunu kavrayamıyor insan. Aptallaşıyor, alık alık çevresine bakınıyor, neler olup bittiğini anlamak için harcadığı tüm çabalar boşa çıkıyor. Bu şokun etkisinin adamına göre değiştiğini öğrendim Doktor’dan. Benimki bir haftadan çok sürdü.

Bir de özel ölüm şoku var. Gerçekten özel! Ölüm anınızı unutuyorsunuz; nasıl öldüğünüz, ölürken neler hissettiğiniz aklınızdan siliniyor. Normal bir ölü için pek bir anlam taşımıyor bu şok, ama benim gibi bir ölüyseniz, bir cinayete kurban gitmişseniz, o zaman düşünceleriniz altüst oluyor işte. Katilinizin yüzünü anımsamak için başınızı duvarlara vuruyorsunuz, merak denen şey uykularınızı çalıyor, herkesten kuşkulanıyorsunuz.” (s.14)

İlerleyen sayfalarda 22 yaşında elim bir cinayete kurban gitmeden önce Haldun’un işinin postacılık olduğunu öğreniyoruz. Postacılık yapmak için 3 yıllık bir meslek okulunu bitirip kura çekerek işe başlıyor. Kahramanımız kura çekim günü Metro’da uykuya dalınca torbadaki en son kâğıdı alıyor, açtığında sokakları gübre kokan uzak bir şehre Crotone’ye atanıyor ve ölüm anına kadar 1 yıl bu şehirde yaşıyor. Ne geliyorsa başına burada geliyor. Bu şehirde tesadüfen hem çocukluk arkadaşı hem de aynı okulu 2 yıl birlikte okuduğu Essau ile karşılaşarak onunla küçük bir çatı katında ev arkadaşı olarak yaşamaya devam ediyorlar, ta ki  Essau kız arkadaşı Evita’yı eve getirinceye dek… Ev arkadaşının da üyesi olduğu, Gönüllü Postacılar Birliği (GPB) adındaki gizli örgüte üye oluyor. Mesai saatleri dışında karşı kıyılardan gelen mektuplar posta kutularına gizli gizli dağıtılıyor. Metin aralarında karşı kıyıda; savaş, yoksulluk vb. olumsuzlukların yaşandığını okuyoruz.

“Çocukken, GPB üyelerinin gizlice çoğaltıp dağıttığı, karşı kıyıdan yazılmış mektuplar gelirdi evimize. Başka bir dünyada açlığın ve yoksulluğun, karanlığın ve umutsuzluğun dünyasında yaşayan insanların çığlıklarıydı bunlar.” (s.46)

2012’de dünyanın her yerinde iktidarların kendilerine karşı olan tüm muhalefete uyguladığı baskıcı anlayış romanda karşımıza çıkıyor. 1986-1998 yılları arasında yazılmış bir roman 2018 yılını yazan yazarın anlattıkları geleceğin dünyasında eşitsizliğin, adaletin olmadığını tahmin ederek kurgulaması isabetli bir gelecek öngörüsü.

“Hükümetin iletişime yönelik engelleri, aslında göç sorununu örtmeyi amaçlıyordu. Güney kıyıları boyunca güçlü bir savunma sistemi kurulmuştu, bunu hepimiz biliyorduk. Devriyelerin, mayınları bazen yanlışlıkla balıkçıları öldürdüğünü duyardık” (s.47)

Yukarıda kitaptan alıntı yaptığımız satırların benzeri birçok habere her türden medya organında rastlayabiliyoruz.

Postacı Nostaljisi

Kitabın yazıldığı yıllarda bugünü de çok rahat anlatılan postacıların artık mektup dağıtmadığını, yeni iletişim araçlarının ve süreçlerinin 90’lı yıllarda mektubun yerini aldığını, ama adı halen postacı olan insanların telefon faturası, kredi kartı borç bildirimi, devlet kurumlarından gelen resmi evrakların dağıtımını, reklam malzemeleri ya da online yapılmış bir alışveriş ürününü taşıdığı düşünüldüğünde Postacılığın tümüyle işlev değiştirerek Kurye-Kargo sürecine dönüştüğünü görebiliyoruz.

“Gereksiz bir işti bizimkisi: İnsanlar, bilgisayar kartlarını, disketleri, CD’leri bir zahmet mağazalara kadar gidip salın alabilirlerdi. Bunların çoğu, reklam amacıyla hazırlanmış, kısa süreli kullanımı olan, para karşılığı satılmayan küçük armağanlar, Posta’nın anlaşmalı olduğu büyük şirketlerin tanıtım ürünleriydi içlerinde, gerçek anlamda mektuba benzeyen yüz-yüz elli zarf belki çıkardı.

Şirketlerin pazarlama elemanıydık biz, postacı filan değil. Bir çeşit kuryeydik. Daha çok tüketmeleri için insanları ateşliyorduk.”(s.56)

Dünya hep aynı dünya

500 yıl önce 28 yaşında ölen Papaz, 5-6 yıl önce ölüler dünyasına katılan Doktor Sematyen’den dünyada yaşananları öğrenince, yüzyıllar geçmesine rağmen dünyanın pek değişmediğini ifade ediyor;

“Okul yıllarım, kilise yıllarım… Afrika’ya da gittim, biliyor musun? Doğu’ya da gittim. Bazen, dünyada işlerin niye bu kadar kötü gittiğini düşünürüm. Sematyen, arada bir dünyanın son halini anlatır bana. Birçok şey değişmiş gibi… Ama hiçbir şey değişmemiş gibi… Savaş, yıkım, açlık, cehennemin ta kendisi! Bütün bunları Tanrı istiyor olabilir mi sence? Bütün bunları insanlar istiyor olabilir mi? Peki, o zaman kim istiyor, diyorum kendi kendime.”

Bunları söylerken, Sematyen yatak odasından bağırdı bize. “Saçmalamayın da uyuyun!” dedi. “Tanrı’nın karışmadığı bir tek savaş gösterebilir misiniz siz bana?” (s.60)

Katil Kim?

Haldun anılarını yazmaya devam ediyordu, ölümünün 35. gününde aklını kemiren meseleyi, “Katil Kim?”sorusunu çözecekti. Ölüler dünyasında sadece bir kez rüya görülebiliyordu. Ve uykuya dalmış, rüya görmeye başlamıştı. Öldürüldüğü geceye, restoranın tuvaletine dönmüştü. Rüyasında gördükleri neydi? Katil kimdi? Neden öldürmüştü onu? Ölüler dünyasındaki kelebekler gerçek miydi düş müydü? Bu sorularının cevabı için sizi kitabın keyifli sürecine bırakmalı…

Kelebek İmgesi

Kitap adında ve roman içinde sıkça kullanılan “kelebek” imgesi için kitabın ilk çıktığı günlerde Sema Kaygusuz’un yazar ile yaptığı röportajdan kısa bir alıntı ile kelebek imgesi üzerine söylediklerini sizlerle paylaşalım.

Sema Kaygusuz: Kelebeklerle kitabın kahramanı Haldun arasında benzerlik kurmuşsunuz. Kelebekler bir anlamda özgürlüğün, güzelliğin ve değişimin simgesi. Ancak Haldun bir ölü, kelebeklerin özelliklerine sahip değil.

Hüsnü Arkan: Kelebekler yalnızca bir tek nedenden ilgimi çekti. Yaşamları çok kısa ve kelebekler iki yaşamlı canlılar. Bu açıdandır ki Haldun’un ölümüne ve ölümden sonra değişik bir hayat biçimine adapte olmasına benziyor. Bu açıdan bir paralellik olduğunu düşündüm. Daha sonra Haldun’un gerçeği anlamasını (katilinin kim olduğunu öğrenmesini) sağlayan unsur olarak kullandım kelebekleri.”

Hüsnü Arkan’dan, elinizden düşürmeden okuyacağınız, ölüm, yaşam, rüya ve yaşadığımız dünyaya dair çözümlemelerle dolu keyifli bir ilk roman.

Ayrıca, Kırmızı Kedi Yayınları’ndan sevindirici bir haber, 2012-2013 yıllarında yazarın tüm kitaplarını yayın programına almış.

Aydın İleri – edebiyathaber.net (21 Eylül 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r