Okurun Yolculuğu: Akrep ile Yelkovan Arası | Duygu Uzel

Mart 23, 2026

Okurun Yolculuğu: Akrep ile Yelkovan Arası | Duygu Uzel

Bazı metinler bağıra çağıra anlatır derdini. Ali İpek’in kaleminden çıkan metinler kendi sakin döngüselliğinde yol almaya devam ediyor. Onun dünyasında sertlik, cümlelerin keskinliğinden çok satırların arasına gizlenmiş. Usulca genzinize oturan sızıda saklı keskinliği. Son romanı Zaman Kaybından Ölen Kadının Hikayesi, ismindeki trajik iddiayı melankoliye hiç sapmadan, hayret verici bir sadelikle sunuyor. Kitap sadece sayfaları çevrilerek de okunabilir. Ancak İpek’in diğer kitaplarında da yaptığı gibi bıraktığı işaretleri takip edince okur bambaşka bir alana adım atıyor.

Tam bu noktada yazarın, altmış yedinci sayfada iplere bakınca ipleri değil öreceklerini görmekten bahsettiği cümlenin altını çiziyorum. On beşinci sayfadaki ‘işaret ettiğim yeri kimse görmüyor’ cümlesinin yanına koyuyorum. Ali İpek’in önceki kitaplarından da yola çıkarak bu iki alıntıyla bir okur olarak okuma haritamı oluşturuyorum. Karşıma çıkacaklarla yönümü belirleyeceğim bir sürecin habercisi olarak değerlendiriyorum. Saniye Nine’nin işaret parmağının bana gösterdiği yolda el yordamıyla ilerlemenin heyecanıyla yola çıkıyorum.

Anlatının yükü, yorumun karmaşası ile kabullenişin sükûneti arasındaki dar patikada ağırlaşırken metnin fiziksel kısalığı, anlatılanın yoğunluğuyla zıtlık kuruyor. Sayfalar ilerledikçe, her kelime bir sonrakine eklenerek anlatıyı genişletiyor. Zihin, her duruşu anlamlandırma gayretiyle meşgulken hayat kendi sessiz akışında. Her satır, hayata tutunma çabası ile her şeyi olduğu gibi bırakma arzusu arasında asılı. Bazı vedalar, kâğıt üzerindeki mesafesinden çok daha fazla yer kaplarken son durak, sadece kabullenişin sessizliğinde nefes alıyor.

İnsanlığın en konforlu hapishanesi, herkesin aynı yöne baktığı ama kimsenin gerçekte ne gördüğünü sormadığı sessizlik sarmalı. Bir amacın kutsallığından çok sadece o amaca giden yolda çekilen acının miktarına tapınmaya başladığımızda, mantık yerini kör bir kabullenişe bırakıyor. Ortada bir zorba olmasına gerek yok…

Bazen tüm bir topluluğun ortak çabası, sadece trajik bir gecikmişliğin altını çizmeye yarar. İnsanlar, ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarına inanarak o büyük zahmetin altına girerler. Ancak bu kolektif devinim, çoğu zaman asıl felaketi görmeyi engelleyen bir perdeye dönüşür. Kimse o amansız mücadelenin tam ortasında durup harcanan emeğin hedeflenen yaşamdan daha fazlasını tüketip tüketmediğini sormaya cesaret edemez. Herkesin birbirinin yorgunluğuna sığınarak sürdürdüğü bu sessiz mutabakat, sonunda varılan kapıda soğuk gerçekle yüzleşir. Bazen en büyük gayret bile zamanın insafsız akışına feda edilmiş beyhude bir törenden ibarettir. O noktada çekilen zahmet teselli olmaktan çok uzaktır. Sonuç; kaybedilen ömrün ağır tanığından ibarettir artık.

“Hepimiz toprakla gökyüzü arasında bize ayrılan yerde yaşamaya çalışıyoruz. Gökyüzü hepimizindir zannediyoruz. Amuda kalktığımız zaman bile yeri değişmeyen, uçsuz bucaksız tarlaları andıran o mavilik nasıl olur da herkese ait olabilir ki? Ben aldığım her solukta birilerinin hakkını gasp ettiğimi düşünürken, bu herkesin olan gökyüzü olsa olsa kimsenindir diyorum. Halbuki o herkesin dedikleri gökyüzünü görmeden ölenler var. Gündüzleri başkalarına kalsın diye gecelerde yaşayanlar var.” (s.19)

Hayatın herkese eşit sunulmuş bir armağan olduğu masalı, birinin konforunun bittiği yerde başkasının mahrumiyetinin başlamasıyla bozulur. Başımızı yukarı kaldırıp sonsuz maviliğe bakarken, o manzaranın bedelini hiç gün ışığı görmeden ödeyenlerin varlığını unutmayı seçeriz. Bir tarafın hürriyeti için diğer tarafın pek çok şeyden feragat etmesi, paylaşılan dünyadan uzak, ancak birilerinin görünmez kılınmasıyla sürdürülebilen sessiz takastır. Belki de ‘herkesin’ sandığımız boşluklar, sadece bazılarının oraya bakmaya hiç vakti kalmadığı için bize bu kadar geniş görünüyordur. Aydınlıkta attığımız her adımın altında, mülkiyeti bile elinden alınmış bir ömrün yorgunluğu ve bitmek bilmeyen mücadelenin gürültüsü vardır…

Gökyüzü, sadece bakmak için bile birilerinin mesaisinden çalınmış vakte ihtiyaç duyuyorsa zaten çoktan hacizlidir. Üstelik bu haciz, otoyol kenarlarındaki dev reklam panolarının arkasına gizlenmiş mahallelerden başlar. Bir yanda terini soğutmaya vakti olmayanların başının üstünde asılı duran o tozlu pus, diğer yanda ise cam kulelerin en üst katlarında, mesai kavramının uzağında yudumlanan o berrak mavilik… Maviliğin aslında herkese yetecek kadar geniş olmasına rağmen kiminin payına sadece o maviliğin gölgesinde yükselen betonun ağırlığı düşer. Aşağıdakiler için bulutlar yağmurun, çamurun, ıslak ayakkabıların habercisidir. Yukarıdakiler içinse sadece manzaranın dekoratif birer parçası. Işıklar yanmaya başladığında çelişki daha da berraklaşır. Bazıları karanlığı dağıtmak için düğmeye basar, bazıları ise o ışığın faturasını ödemek için ertesi günün güneşinden erkenden feragat eder.

Gökyüzü parsel parsel borçlandırılmışken, insanın kendi varlığını hayata teyelleyen içsel bağlar da bu haczin gölgesinde kalır. Zamanı başkalarına kiralanmış birinin, kendi ruhundaki sökükleri dikmeye vakti yoktur. Birileri hayatını kopmaz ayrıcalıklarla ve sarsılmaz bir bütünlükle zırhlandırır. Diğerleri içinse yaşamak, her an çözülmeye hazır bir ipliğin ucunda asılı kalmaktır. Onlar sadece kendi içlerine düğümlenerek ayakta kalmaya çalışırlar. Bu kıyafetten ziyade, karakterin, geçmişin dağılmasına karşı verilen sessiz savaştır.

Zorunlu nizam, aslında mahrem rüzgârı kesmeye yetmez. Bazıları adına hayat; doğuştan her iliği tam, kusursuz dikilmiş kumaş misali serilir. Diğerleri içinse her sabah, dünyanın sertliğine karşı kendi merkezini yeniden toplama sancısıdır. Tüm varlığı o tozlu sokakların ortasına saçılarak sahipsiz kalır.

Dünya, kimine göre tescilli mülkiyet diğerine göre de içinde dağılmamak için çırpındığı dar kalıptır. Hayatın dikiş tutmayan sökükleriyle iğneyi tutan eller arasındaki mesafe, ilmik sağlamlığı kadar görünür, uçurum kadar aşılmazdır.

“Çekirdek kabukları gibi sözcükler biriktiriyoruz. Hiçbir yere varamayan sözcükleri süpürüp baştan başlıyoruz her seferinde. Birileriyle halen konuşabiliyor olmamız kıymetli.” (s.27)

Tükettikçe kenara fırlatıyoruz sözcükleri. Her sesleniş, arkasında anlamı boşalmış sert kabuklardan yığınlar bırakıyor. Ayaklarımızın altında biriken tortu hareket alanımızı daraltırken olduğumuz yere sabitleniyoruz. Çiğ bir enkazız artık. İlerlemek güçleşmiştir. Çünkü her yeni adımda eski seslerin gürültüsüne takılır, kendi yarattığımız bu döküntülerin içinde debeleniriz Menzile varmak, ancak bu kalabalığı her defasında aşma gayretine bağlıdır.

İşte tam burada, sonu gelmez süpürme döngüsü içinde başkalarıyla hâlâ konuşabiliyor olmanın kıymeti görünür oluyor. Sözlerin bizi ulaştırdığı kesin sonuçtan gelmez. Aksine, atıkların arasında karşıdakiyle aynı ritme hapsolabilmekte gizlidir her şey. Karşıdakine seslenmeyi sürdürmek, yığının altında kalmayı reddetmenin ve döngüden vazgeçmemenin tek yoludur bazen.

İnandırılmış bolluğun ortasında, zihni o sığ ritme teslim etmek en konforlu sığınağımız belki de. Yapısal çelişkilerin üzeri yapay pırıltılarla örtüldükçe vakit öldürmeye yarayan mekanik döngü, kendi içinde derinlik zannı yaratıyor adeta. Hakikatle bağı kopmuş gürültülü boşlukta insan sadece uyuşukluğun ürünü gevezeliği üst düzey yetkinlik sanrısına dönüştürüyor.

“İçinde anne olmayan her şey sendeleyip düşerdi. Anne yetişememekti. Kavuşamamaktı. Yine de beklemekti. Bir sarılışın eksikliğini yıllarca aynı göğüste taşıyıp kimseye söyleyememekti. Eksildikçe insanı tamamlayan yerdi. Doyurdukça sevinen, boşa gitmesin diye biriktirendi. Sabırdı. Sükunetti. Bazen bir bohça arasından çıkan tığ işi mendildi. Bazen bir fesleğen kokusuydu. Bazen defter kenarına iliştirilmiş heceydi. Rağmen’di. Lakin’di. Fakat’tı. Çocukluğa açılan kapıydı. Birbirine bağlandıkça düğümlenen yutkunmaydı.” (s.27)

İnsan yaş aldıkça kendi kendine yetmeye başlasa da o bağın eksikliği bir tür “hayalet ağrı” gibi kalıyor. Metindeki bu ifade, annenin kişinin içindeki boşluğu fiziksel olarak orada olsa da olmasa da nasıl doldurduğunu anlatmak için harika bir kapı açıyor. Metindeki en çarpıcı çelişkilerden biri bu. Bir yandan güvenli bir liman, diğer yandan “yetişememenin” getirdiği o ince sızı. Belki de büyümenin tanımı, annenin yetişemediği yerlerde kendi ayaklarımızın üzerinde durmayı öğrenmek…

Metindeki ‘Eksildikçe insanı tamamlayan yerdi’ ifadesi, müthiş bir diyalektik barındırıyor. Anne, aslında insanın kendi eksikliğini fark ettiği ilk aynadır. Ondan koptuğumuz an (doğum) ilk büyük eksilmeyi yaşarız. Ancak o günden sonra hayat boyu kurduğumuz her bağda o ilk tamlık hissini ararız. Anne burada bir kişi olmaktan çok varlığın onarıcı gücüdür. Kendi kendine yetemeyen insanın bir başkasının varlığında anlam bulma çabasıdır.

Anne, insanın dünyaya tutunma biçimidir. Varlığın anlamı onunla taşınır. Eksildikçe büyüyen, büyüdükçe eksilten bir sırdır. Anne, zamanın içinden geçen sabır, bekleyişin kendisini varlık haline getirendir. İnsanın kendi eksikliğini kabul ederek tamamlanma cesaretidir. Varlık onunla yaşar, anlar.

Anne, insanın dünyaya bırakıldığı anda ilk sığınağıdır. Kelimenin içinde hem doğumun ışığı hem ölümün gölgesini taşır. İnsan bu adı söylediğinde yalnızca bir kişiyi çağırmaz. Varlığın kökünü, faniliğin hatırlatmasını da dile getirir. Anne, yaşamın ağırlığını taşıyan omuz, sessizliğin içinden geçen sabırdır. Her nefeste yeniden açılır. İnsan, bu kelimenin içinde kendi kırılganlığını görür; cesaretini de orada bulur. Anne, varoluşun en çıplak yüzüdür. Hem başlangıç hem son hem tutunma hem bırakılma.

Annelik, insanın varoluşunu taşıyan en eski hafızadır. Bu hafıza bedenden öte sığınak kurar, zamanın içinden geçen köprü olur. Çocuğun ilk bakışıyla başlayan bağ, yaşamın bütün kırılganlıklarını göğüsleyen güç hâline gelir. Annelik sessiz öğretidir; koruyan, bekleyen, yön gösteren. İnsan bu öğretide kökünü bulur, aynı zamanda sınırlarını aşar. Varlığın en derin çağrısıdır hem koruyan hem bırakan hem tutan hem özgürleştiren.

“Evlilik, eğik bir duvarı tutmak gibidir doktor; kenara çekilmeden, ayakta mı yoksa düşmeye mi yakın olduğunu asla bilemezsiniz. Elinizi çekmeden yükün kimde olduğunu anlayamazsınız, ancak bıraktığınız zaman emin olursunuz. Koca bir ömrü elim hiç titremesin diye tüketmiş biriyim. Şimdi o duvarın ağırlığı altında nefes almaya çalışıyorum.” (s.29)

Toplumda evlilik, yalnızca ilişki olmaktan çok uzak, bir kurum, statü mimarisi. İnsan evlenince toplumun kurduğu yapıya ekleniyor. Bu yapı, bireyin varlığını onaylarken evli olan tamamlanmış sayılıyor. Bekâr olansa hep eksik, tamamlanmamış cümle gibi görülür. Burada evlilik, duygudan, durumdan çok semboldür. Sembolün etkisi, bireyden değil toplumun gücünden gelir.

Nikah masasında atılan imzalar aslında görünürlük protokolüdür. Toplum, evli olanı sorgulamayı bırakır çünkü onun hikâyesini kafasında tamamlamıştır. Bekâr olan ise sürekli mercek altındadır. Onun yaşamı hep açıklama bekler. En çarpıcı olansa evliliğin toplumun bireye sunduğu en büyük yanılsamalardan biri olmasıdır. Çünkü evli olmak, dışarıdan bakıldığında güvenlik alanı gibi görünür. Başlar bağlanmıştır, ayrıca keramet vardır nikahta. İçeriden ise çoğu zaman gözetim hücresine dönüşmüştür. Statü, aynı anda hem korur hem kapatır.

Maske, toplumun gözünde bireyi tamamlanmış gösteren, ama ardında boşluklar saklayan. Yanılsama, karakterin statüsünü belirlediği sanılan, ama aslında sürekli kaygan bir zeminde duran.Eğik duvar, dışarıdan bakıldığında ayakta gibi görünen, içeriden ise sürekli desteklenmesi gereken. Bu metafor, evliliğin toplum tarafından dik tutulmaya çalışılan ama kendi ağırlığıyla devrilmeye meyilli bir yapı.

Zaman Kaybından Ölen Kadının Hikayesi’nde Ali İpek katman katman açılan kurgusunun içerisine bu kurumu da ustaca yerleştirmiş diye düşünmeden edemiyor okur. Kutsanmış kurum dekordan ibaret adeta. Arkası görünmeyen tüllerle örtülü. Herkesin gözünün önünde varlıkla yokluk arasına volta atılıyor. Nikâh, toplumun birey üzerindeki gücünün en kırılgan maskesi. Eğik duvar metaforu, bu kırılganlığı mükemmel biçimde yakalıyor. Toplum, evliliği ayakta tutmaya çalışırken aslında sürekli çöküşü erteliyor. Yazarın oyunu ise bu çöküşü görünür kılmak, maskeyi düşürmek, duvarın eğikliğini göstermek şeklinde de yorumlanabilir.

“Çocukluktan beri payına düşen hep susmaktı. Annesinin sesi çıkardı bir tek, o da fısıltıyla. “Yük olma kimseye,” derdi. “Kendini yük etme.” Etrafına çizdikleri o görünmez çitlerin üzerinden atlamayı, onların dışına çıkmayı hiç düşünmemiş, düşlememişti. Başkası için susarken kendi cümlelerini kaybetmenin nasıl bir yankı bıraktığını, aynı bedende hem utancı hem de gücü nasıl taşıması gerektiğini, ıslak saçlarla dışarı çıkmanın sadece üşümekle değil, aynı zamanda başkalarının gözünde yargılanmak olduğunu biliyordu.” (s.35)

Annenin sesinin sadece fısıltıyla çıkması, baskının nasıl içselleştirildiğini gösteriyor. Görünmeyen prangalara yeni halkalar eklenir, neye mal olduğunun farkına varamadan. Otorite her zaman bağıran erkek figürü olmayabiliyor. Bazen hiç istenmese de aman tadımız kaçmasın, diyen, kızını korumak adına onu görünmez kılan annenin fısıltısıdır. Bu topraklarda kadın, korunduğu kadar budanır da. Islak saçlarla dışarı çıkmanın sadece üşümekle değil, yargılanmakla ilgili olması…  İşte bu cümle, toplumsal denetimin en sinsi halini özetliyor. Kadın bedenine, sesine, saçına, varlığına yüklenen anlamlar silsilesi taşınması imkânsız yükler. Başkası için susmak, zamanla kişinin kendi iç sesini duyamaz hale gelmesine yol açıyor.  Yapılan araştırmalara göre sükût odalarında en uzun kalma süresi kırk beş dakika olarak kabul edilmişken kadının bunu ömrüne yayması nasıl kabul edilebilir…

Bu topraklarda kadın olmak, henüz çocukken feragatname imzalamakla başlıyor. Annenin fısıltısı, aslında koruma kalkanı gibi sunulsa da temelde sınır çizgisidir. Sesini çıkarma, dikkat çekme, yer kaplama öğretisi, kadını kendi hayatının figüranı haline getiriyor. Bir çocuğun dünyayı keşfetmeye başladığı o ilk anlarda duyduğu yük olma fısıltısı, aslında ona kendi varlığının bir fazlalık, bir pürüz olduğu mesajını verir. Kadına miras kalan ilk duygu, genellikle sığıntı olma endişesi maalesef. Kendini yük etme öğüdü, masum bir nezaket kuralı gibi görünse de aslında özsaygının daha filizlenmeden budanması değil midir?.. Kendi sesini, kendi ihtiyaçlarını, en önemlisi kendi hayallerini başkasının konforu için kurban etmeyi öğrenen kadın, zamanla kendi içinde küçülüyor bu coğrafyada. Kendi hayatının merkezinde durmak yerine, başkalarının hayatının kenar süsü olmayı kanıksıyor. Kendin olma diyemeyen sistem, “yük olma” diyerek varoluşunu borçlu olma haline çeviriyor. Böylece kadın, attığı her adımda önce kimin omuzuna bastığını kontrol etmek zorunda kalıyor.

Kadının etrafına örülen çitler, genellikle yabancılar tarafından değil, onu en çok sevdiğini söyleyenler tarafından inşa edilir. Görünmez çitlerin gardiyanları, sevgiyle kurulan hapishane koğuşlarında gönüllü nöbetlerindeler her daim. Seni korumak için, denilen her yasakla aslında bir tuğla daha koyarlar o görünmez duvara. Dışarıya taşmayı düşlememek bile bu zihinsel hapishanenin en büyük başarısıdır. Çünkü en sinsi pranga, ayağa takılan değil, zihne kazınan sınır çizgileridir. İnsan, sınırların ötesinde bir dünya olduğunu hayal etmeyi bıraktığında, kendi hürriyetinden vazgeçmiş demektir. Sevgi maskesi altındaki bu denetim, kadına kendi kanatlarının varlığını unutturur. Onu sadece o çitlerin içindeki güvenli ama dar alana hapseder. Kendi hayatının sınırlarını başkalarının ayıp ve korku terazisinde tartan bir kadın için, o eşiği atlamak sadece cesaret meselesi değildir artık. Aynı zamanda o güne kadar sığındığı tüm aidiyetleri karşısına alma riskidir. Savaşın ilanıdır. Hatta kimi zaman ölümün fetvasıdır…

Utanç ve gücün aynı bedendeki dansı, iki zıt dünyayı taşımak zorunda kalan kadınlarımız… Toplumun ona giydirdiği ağır utanç hırkası ve hayatta kalmak için kuşandığı çelikten bir güç. Islak saçla dışarı çıkmanın bile bir ayıp sayıldığı ahlak terazisinde, kadın her an yargılanmanın ağırlığıyla yürür. Ancak bu sessizliğin içinde, kimsenin duymadığı devasa bir yankı birikir. Yük olma fısıltılarına, görünmez çitlere ve kaybedilen cümlelere rağmen, bedeninde filizlenen hayatta kalma becerisi, aslında en büyük direniş potansiyelidir. Kadın sustukça cümleleri içeriye akar. İçeriye akan her cümle, zamanla sarsılmaz bir iç kaleye dönüşür. Bu dayanıklılık türü, sadece maruz kalmak değildir. Tüm baskıların altında bile kendi varlığını sır gibi saklayıp büyütebilmektir. Gün gelir, o fısıltıyla örülen çitlerin üzerinden atlamak için gereken tek şey içerde biriken o devasa yankının tek bir harfe, tek bir haykırışa dönüşmesidir.

Nazım Hikmet’in dediği gibi, “Sofradaki yeri öküzümüzden sonra gelen,” o kadının hikâyesi, aslında bin yıllardır devredilen fısıltının ta kendisidir. Bir canlının değerini, hanedeki bir mülkten ya da bir hayvandan daha geride konumlandırmak ona sadece yük olmamayı ve görünmez kalmayı miras bırakır. Ancak unutulmamalıdır ki sofrada en sona itilen o sofrayı kuran elin ta kendisidir. “Öküzden sonra gelen” yer aslında bu toprakların tüm yükünü sessizce sırtlanan, utancı güçle harmanlayan o gizli iradenin merkezidir. Bugün fısıltıyla örülen çitlerin üzerinden atlamak yer değiştirmenin ötesinde sofranın başköşesine, kendi cümlelerimize ve kendi varlığımızın tartışmasız hakikatine sahip çıkmaktır. Artık payımıza düşen susmak değil, o fısıltıyı hayatın her alanında yankılanan seslere dönüştürmektir.

“Oyun bile olsa kuralları vardı. Ciddiyet gerektiriyordu. Ciddiyet olmadan hiçbir isim o kağıtlarda hayatta kalamaz, gerçek olamazdı. Nüfus kütüklerinden arta kalan zamanlarda boş kağıtlar biriktirdi çekmecesinde. Kenarları kıvrılmış, çoğu kahve lekeli, sarı. Resmi kayıtlar için değildi, kendi dünyası için biriktirdikleriydi. O sayfalarda eksik yoktu. Her biri bir ihtimali taşıyordu. Her biri bir hayata, doğuma, ölüme gebeydi. Her birinin hikayesi muhakkak ona da dokunmuştu.” (s.44)

Saramago’nun “Bütün İsimler”indeki tozlu arşiv memuru Sayın José gibi bu hikâyenin kahramanı da hayatı dosya sırtlarından ve soğuk mühürlerden ibaret görür. Ancak bir farkla, o, sistemin ona ayırdığı tek kişilik bekar hücresinden çıkmak için sistemin kendi silahını kullanır. Evraklarla oynamak, bir ismi başka bir ismin yanına mühürlemek sadece tahrifat olamaz. Pessoa’nın meşhur “huzursuzluğuyla” örülmüş bir varoluş inşasıdır. Pessoa nasıl ki onlarca dış-kimlik yaratarak kendi içindeki kalabalığı kâğıda döktüyse Saniye de nüfus kütüklerinin arasına kendi hayalini sızdırır. Yazar bu yaklaşımla karakterin “bekar kadın” etiketinden kurtulmak için yarattığı hayali sığınağı hem edebi derinliğe taşıyor hem de sistemle olan çatışmasını netleştiriyor.

Nihayetinde mesai bittiğinde ve nüfus dairesinin ağır kapıları kapandığında geriye ne resmi kütüklerdeki buz gibi “bekar” ibaresi kalır ne de sistemin onayladığı sahte kimlikler. Geriye sadece çekmecesinde biriken kahve lekeli, kenarları kıvrılmış sarı kağıtlar kalır. Karakterimiz için o kağıtlar devletin soğuk mürekkebinden daha gerçektir. Çünkü o satırlarda ne bir eksik vardır ne de fazlalık. Kurulan bu hayali evlilik belki de resmi kayıtların ona asla tanımadığı en temel hakkını, kendi hikâyesini yazma hakkının tezahürüdür. Hikâyenin sonundaki puslu boşlukta, adamın varlığı ya da yokluğu önemini yitirir. Zira o kağıtlardaki isim, kadının yalnızlığına bir kez dokunmuş, mutfağındaki ikinci tabağa anlam yüklemiş ve onu yük olmama prangasından kurtarmıştır. Gerçek, mühürlü evraklarda olmasa da insanın kendi dünyasını kurmak için göze aldığı muazzam ciddiyettedir. Belki de asıl hayalet olan adam değil kadını sadece kayıt numarası olarak gören kütüklerin kendisidir.

Bana durmadan ‘hakkını ara’ dediler. Oysa ben, hakkımdan önce varlığımı arıyorum. Kayıp bir kimliğin izinde varlığını aramak, aynadaki aksinden, nüfus dairesindeki kaydından veya başkalarının tanımlarından bağımsız bir “ben” inşa etmektir. “Hakkını ara” diyenler genellikle o hakkın hangi sınırlar içinde olduğunu da önceden belirlemiştir. Ama ‘varlığını arayan’ bir kadın için sınırlar henüz çizilmemiştir. O, önce kendi cümlelerini bulmak sonra o cümleleri kuracak sesi keşfetmek zorundadır. Islak saçla dışarı çıkmanın yargılandığı, fısıltıyla konuşmanın erdem sayıldığı bir iklimde varlığını bulmak görünmez çitleri sadece aşmakla kalmayacaktır o çitlerin hiç var olmadığını da fark etmelidir.

Belki de en büyük yanılgımız, hayata hak kazanarak başlayacağımızı sanmaktır. Oysa asıl devrim, “ben buradayım” diyebilme cesaretidir. Hak, sonradan kazanılan bir mevzi olabilir. Ama varlık, her şeyin başladığı o yegâne topraktır. Karakterimiz çekmecesindeki sarı kağıtlara isimler yazarken aslında sadece bir eş değil o eşin karşısında dimdik duran, ‘var olan’ bir kadını da yazıyordur. Çünkü ancak varlığına kavuşan bir ruh, hakkın ne olduğunu gerçekten bilebilir.

Herkese ait gözüken ama kimsenin olmayan, o uzak bilinen kıyametin önündeydi. Hangi bedende olursak olalım; kadın ya da erkek, çocuk veya yetişkin ‘yük olma’ öğüdüyle büyütülmek insanın kendi varlığını borç gibi sırtlanmasıdır. Bu sadece ‘uslu’ olması beklenen, hayalleri ailenin beklentileriyle sınırlandırılan her çocuğun ortak yarasıdır. Annenin fısıltısı, bireyin kendi sesini daha bulmadan kaybetmesine neden olur. Kendi cümlelerini başkalarının huzuru için feda etmek, insanı kendi hayatının yabancısı yapar çoğunlukla.

Modern insanın sayıdan ibaret olduğu o ruhsuz mekanlarda soğuk mühürlerin altında ezilen her birey hayatta kalmak için kendi çekmecesini yaratır. Kahve lekeli kağıtlara yazılan hayali kimlikler birer delilik emaresi olmaktan çok bu ‘evraklardan fazlasıyım’ demenin sessiz çığlığıdır. Oyunun ciddiyeti, insanın kendi yarattığı anlama tutunma ihtiyacıdır.

İnsan, içine doğduğu dünyaya, aileye ve dile seçimsizdir. Kulağına fısıldanalar, bilincine kazınanlar kendi özünü kurmadan önce maruz kaldığı ilk ontolojik kısıtlamalardır. Bu fısıltılar, çocuğu ve içimizdeki o bitmeyen çocukluğu özne olmaktan çıkararak başkalarının bakış açısıyla tanımlanan nesne haline getirir. Kendi cümlelerini kaybetmek sadece dilsel yitiklikten çok uzaktır. Bireyin kendi dünyasını kurma kudretinden feragat etmesidir. Sessizlik burada tercih olmaktan çıkar. Varlığın başkalarına yer açmak için kendi içine çekilmesidir.

Belki de en büyük özgürlük, ‘herkese ait’ olmaktan vazgeçip, kimsenin olmayan kıyametin içine korkusuzca yürümektir. Karakterimiz, nüfus kütüklerinin ve toplumsal etiketlerin ötesine geçtiğinde karşısında bulduğu boşluk aslında onun tek kurtuluşudur. Ne kadındır orada ne erkektir. Ne memurdur ne de çocuk… Sadece, tüm batıl inançları ve dayatılan kimlikleri o kıyametin ateşine atmış, çıplak bir varlıktır.

Yazar altmış yedinci sayfada iplere bakınca ipleri değil öreceklerini görmekten bahsediyor. On beşinci sayfasında da işaret ettiğim yeri kimse görmüyor şeklinde bir cümle var. Yazarın bundan önceki kitaplarından da yola çıkarak okuma haritamı, karşıma çıkacaklarla yönümü belirleyeceğim izlenimine kapılıyorum.  Başkalarının bakışından bağımsız alanda görülmeyen, insanın kendi yolunu seçme kudretini de içinde barındırmaz mı?  İşaret, bireyin özgünlüğü ve özgürlüğüyle anlam kazanmaz mı?.. İplere bakınca örülecek olanı görmek, gelecek için hayaller kurmayı getirip koyuveriyor zihnime. Attığı tohumlar yeşeriyor. Bitti denilen noktadan yeniden filizleniyor.

Bir elmanın ne kadarı çürükse atarsınız? Elma, yasaklı meyve. Yasaklar, özgürlüğe giden yolun dönemeçleri. Seçimlerin bedeli olacak, diyenlere karşı durmak. Bir yanıyla hazırız o bedeli ödemeye. Aynı zamanda seçimin gücünü de duyumsuyoruz tüm hücrelerimizde. Çürüyen taraf zamanın işareti belki de. Sağlam tarafı ise hâlâ yaşamı taşıyor. Elmayı eline alarak varoluşun ağırlığını da üstleniyoruz. Okuma haritamda üç imge birleşince; özgürlük, görünmeyen işaretle başlıyor. Henüz örülmemiş renkli iplerle büyüyüp, bütünleşiyor. Yolda yasaklı meyveyle sınanırken insan, her seferinde kendi anlamını yeniden biçimlendiriyor…

Ali İpek son romanı “ZAMAN KAYBINDAN ÖLEN KADININ HİKAYESİ” ni Omayra Sanchez ve İlon’a ithaf ediyor. Resmî kayıtlar onların varlığını silmiş, dünya sadece bir trajedi olarak hatırlıyor olabilir. Ama benim çekmecemde, benim kağıtlarımda sizin de bir hikâyeniz var ve soframızda da yeriniz…

Yazarın okuru Bursa’dan Van’a, Manisa’dan Mardin’e sürüklemesi tesadüf olamaz diye düşünmeden edemiyor. Bu aslında dağılmış bir ruhun parçalarını toplama yolculuğu sanki. İlon ve Omayra gibi sınırsız ve sahipsiz çocukların anısı ancak bu kadar geniş bir coğrafyada yankı bulabilirdi. Bir uçta Rodoplar’ın hüznü, diğer uçta Mezopotamya’nın sabrı…

Karakterin nüfus dairesindeki o dar masası, bu devasa güzergâhın merkez üssü haline geliyor. O masada basılan her mühür, aslında Fomara’dan geçip Deyrulzaferan’ın sessizliğine uzanan bir köprü kuruyor.

İnsanın varlığı sadece resmi kütüklerdeki bir isimden ya da trajik bir gazete haberinden ibaretse o insan gerçekten hiç yaşamamış mıdır? Yoksa asıl varlık, bir başkasının vicdanındaki o ‘muallak’ boşlukta, kimsenin sahip çıkmadığı bir kıyametin önünde, birinin ona yer açmasıyla mı başlar?

Yorum yapın