
I.
Dile gelirken, dil ile haşırneşir olurken kimse bize sözcüklerin tıpkı bizim gibi kanlı canlı organizmalar olduğunu söylemedi. Buna dair en ufak bir ipucu veren olmadı. Harfleri yanyana getirip büyülenerek hecelemeye başladığımız günden itibaren —yavaş yavaş, bir çırpıda, tekleyerek, afallayarak, hantal ya da hünerli— dilin hayatına, hayatiyetine, suskunluklarına, ketle(n)melerine, keyfiliğine dair sözlükler dolusu veriyle donatılmış olsak da sözcüklerin saklı yaşantısı üstüne düşünüp dursak da böylesi hallerimizi gözden geçirip hemen ardından dil marifetiyle tane tane söze dökemedik. Sözcüklerin yerindedurmaz, sözdinlemez canlılığına ya da tavizsiz katılığına dair; içinden bir türlü çıkamadığımız, sorma cesareti gösteremediğimiz, sorsak bile cevabını bulamadığımız, bulsak bile yetinemediğimiz sorularımızın ardı arkası kesilmedi.
Sözcüklerle birlikteliğimiz söz konusu olduğunda formüller, çözümler, kesinlikler, sonu noktalı kanaat cümleleri yok sanki. Varoluşun işliğinde dur durak bilmeden çalışanlar var. Terinden ve dalgınlığından cümleye varmak için bükülen, söz eğirenler…… Bezginlik ve atalet bizi sinsice ele geçirdiğinde üşenmeden hep hayatın dolu dolu aktığı tarafa doğru sabırla yönelten, esneklik kapasitemizi bıkıp usanmadan sınayıp test ederek bize bildirenler…..
Söz evreninde dile gelmeden mümkün değil bulamayacağımız başka benliklerle donatıldığımızı farkettiğimizde harfler dizildiği ipten kurtulan inci tanesi misali ayaklarımızın altında yuvarlanıp bizi zeminimizden ederek pusularını çoktan kurmuş oluyorlar. Ya uçacağız ya düşeceğiz. Sakat kalmaksa an meselesi. Ah ah, başımıza daha neler gelecek. Dil-harf-hece-söz oyunlarına hazırlıklı olmak şart. O şaşkınlığımız incelenmeye değer ama kolay mı; Özne bu sakar düzene nasıl katlanacak. Tanıdığını sandığı suretinden fersah fersah uzak olduğu bilgisini nasıl içine sindirecek. Canavarlarını, meleklerini aynı anda doğurmaya muktedir o sırrına eri(şi)lmez yabanlardan olduğunu kim kolay kolay kabul edebilmiş.
II.
İşliğinde didinen sözcük işçisi kendine hiç yakıştıramadığı karakterlerden birine yakalandığında çığlığı koyverir. Bu sahneyi kimseler görmesin ister ama istediği kadar üstüne başına çekidüzen vermeye, başına gelenleri geri sarıp aklını korumaya çalışsın illaki kendini bozuma uğratır. Olan olmuştur. Eğrilip bükülüp harf oluşa meyleden yeni şeklini kendi kendine, el yordamıyla, dürüstçe vermeye çalışan biçare-muktedirdir o.
Bir an durup düşünür ve keskin, apansız idrakle sarsılır: Böyle yaratıldığını cümlede kabul ediyorsa eğer kimilerinin hayat diye kodladığı beden tiyatrosunda da kabullenmesi gerekmeyecek midir. Beden sözünden bir heykeldir karşılaştığı. Kendinde karşılığını bulan. Ona yanıt sözler de imal edilecek demektir. Bizzat onun elleriyle. Onun bedeninde. Böylece gardını indirmeye karar verir: Kendini oluşa hazırladığı anlarda metamorfozunu istekli-meraklı bakışlara açmaya razı gelecektir. Söz üretiminin koşulları kişiyi koşulsuzluğa hazırlar.
III.
Söze yuva kurmuşken, sözde yuva bulmuşken dile getirmeye pek yeltenmesek de —çelişkili biçimde— çoğumuz içten içe farkındayız: Sözcüklerle sofistike, çokboyutlu ve içiçe bir ilişki sürmekteyiz. Oysa bir ilişkinin yürütülmesinden bahis açılırken bile tektaraflı çınlayan şeyler var. Kendisine sözcüklerden sürekli yansıtılan hayat parçalarına bilincini tamamen açmadıkça eksiklik hattında oyalanıp duracak Beşer. Onlardan gelen tamlık çağrısını aldığında sendeleyecek; bu çağrıyla ne yapacağını bilemediğinden olsa gerek yanıtlara ve diyaloglara pek odaklanmadan onu gerisingeri, dönüştürmeden yine sözcüklere doğru yöneltecektir.
Birbirinden ayrı iki taraf söz konusu değilken havada acemice gidip gelen topun yönsüzlüğü, nafileliği, ok gibi olup aynı anda sendeleyişi. Kaynaşmadan nasıl saf tutulacak. Mutlak hâkimiyet bahsi nasıl açılacak.
Kulelerimizi sözcüklerden kurduğumuzu biliyoruz. Bedenlerimizin, tenimizin, derimizinse aynı zamanda sözcüklerimizin kulesi olduğunu…… Öyleyse kapsama, içerme, nüfuz etme çabaları boşuna. Çoğaltma, türetme, eksiltme, yontma, sivriltme uğraşları da öyle. Hal böyleyken insanın sözcük hanesinde dipsiz kuyulara düşmüşlüğünden nice anlatı devşirilebilir. Kesif sessizlikte dile gelmek için insana işe önce balçıktan başlaması gerektiğine dair bilince erişmiş olduğu hatırlatılabilir.
IV.
Sözcüklerin bir de ses boyutu var ki yakın gelecekte mümkün değil hasıraltı edilemeyeceği herkes tarafından sessizce kabul görecek. Daimi uğultu aynı zamanda bizden oluşmakta diye söz alacak bir yeraltı kaynağı. Kulağımızı birbiri ardına çaresizce yığılan sorulara yaslayarak oltamızı keskin duyuşa attığımızda yekpareliğe doğru yol alışımızı duyacağız. Ses tüm küreyi kapladığında uğultu parçacığına dönüşebileceğimize uyanacağız. Bu bilincin de sesi var diyecek bir yeryüzü şekli. Her gün yokluğun sınavından geçirileceğimiz günler yakın. Amaç herhangibir iktidarın olmadığını iyice belletmek. Yeryüzünün gündemine gel de şapka çıkartma diyerek kıkır kıkır gülen şakacı bir dereye de dönüşür insan ruhu.
Sözlere biçim verdiğimizi ya da onları virtüözce birbirine ekleyip birbirinden çıkartarak yeni yaşantılarla donatıp bu sayede yeni hikâyeler kurguladığımızı sanırken sözcüklerin sabırlı mesailerinin odağına özenle yerleştirilmiş; maharetli ellerinde durmaksızın yeniden biçimlenen biz olabilir miyiz diye sorarak başlamıştım söz işliğindeki mesaime. Soluklarımızın genişliği ölçüsünde ve gücümüz elverdiğince onların hayatına-hücrelerine mi sızıyoruz; yoksa sınırlı ömrümüze kalbimizin ritmine uygun biçimde bizimle uyumlanan bir söz düzeneği mi işlenmiş diye devam etmiştim.
Tam da şimdi bunları yazarken soruların sökülüşünü duyuyorum ve onlar bulanık halleriyle çoktan çalakalem sis-sözcükler üretmeye başladılar bile. Şiire doğru meyletmeleri bulutları şaşırtmıyor olsa gerek.















