
Kutsal aile birliğine bir saldırı. “İnsan ailesini seçemez ama hikâyesini anlatmayı seçebilir.”
Bu ay okuduğum en etkileyici kitap Miras oldu. Vigdis Hjorth’un Miras’ı, 2016’da Norveç’te yayımlandığında yalnızca başarılı bir roman olarak karşılanmadı; ülkenin edebiyat gündemini uzun süre belirleyen büyük bir kültürel olaya dönüştü. Hem yılın en çok övülen romanlarından biri oldu hem de “Bir romancı, ailesinin hayatından ne kadarını kullanabilir?” tartışmasını başlattı.
Roman, 2016 Norveç Kitapçılar Ödülü’nü ve Norveç Eleştirmenler Ödülü’nü kazandı. Ülkesinde 160.000’in üzerinde sattı. Nüfusu düşünüldüğünde çok büyük bir rakam.
Roman bir miras kavgası etrafında dönse de, asıl konusu bu değil. Okudukça derinleşiyor. Aynı ailede büyüyen kardeşlerin bütünüyle farklı çocukluk anlatılarına sahip olabilmesine hayret ederken kendi hikayelerimize dönüyoruz hemen. “Bir ailede hakikatin sahibi kimdir?” Kahramanımız Bergljot sustuğu sürece aile “huzurunu” koruyabilecek, düzen devam edebilecektir. Peki aile düzenini bozan kişi fail değil de, “konuşan” kişi midir?
Bergljot’ un mücadelesi yalnızca yaşadıklarını açığa çıkarmak değil, kendi hakikatinin başkaları tarafından tanınmasını sağlamak. Anlatmak değil, işitilmek.
“Rüyamda kendimi çocukluğumun geçtiği yerlerde gördüm. Annemle birlikte Eiketunet ‘de yürüyorduk. Ona ne kadar sıkıntı çektiğimi, ne kadar zorlandığımı anlatmak istiyordum. Ama beni dinlemedi. Dinlemek istemedi. Anlamak istemedi. Sadece kendisiyle ilgili şeylerden söz edip durdu. Ve şöyle düşündüm: Artık evden taşınmak zorundayım. Hemen sonra da şöyle düşündüm: Ama yapamam. Daha beş yaşındayım.”
Ailenin inkâr mekanizması ise çok inandırıcı. Aile, geçmişte ne olduğunu gerçekten araştırmak yerine “aile birliği” görüntüsünü koruyor. Çünkü Bergljot’ un anlattıklarıyla yüzleşmek, anne ve kız kardeşlerin kendileri hakkında kurdukları bütün hikâyeyi yıkacaktır.
“Ancak annem ve babamla yüzleşecek olursam kendimi ailemi kaybetmeye hazırlamam gerektiğini belirttiler. Anne ve babasıyla yüzleşen kişilerin yüzde doksanı ailesini kaybediyordu.”
Bergljot’ un annesi de bu düzenin pasif bir parçası değil. Kendi korkuları, bağımlılıkları ve suskunluğuyla ailedeki inkârın sürmesine katkıda bulunuyor:
“Annem korkuyordu, hep korktu. Biri değilse ötekinden, öteki değilse berikinden.”
Bu yüzden romanın asıl dehşeti yalnızca cinsel istismar değil. Asıl dehşet; konuşanın dinlenmemesi, mağdurun huzuru bozan kişi ilan edilmesi, kardeşlerin “tarafsızlık” adı altında güçlü tarafta durması ve aile sevgisinin itaat şartına bağlanması. Duyulmamak ve ciddiye alınmamak.
Travmalar ortadan kaybolmuyor; yalnızca bilincin ulaşamadığı bir yerde bekliyor. Bergljot için geçmişin geri dönüşü, aynı zamanda yıllardır parçalanmış duran hayat hikâyesinin korkunç bir biçimde yeniden birleşmesi:
“Hepsi geri geldi. Her şey yerli yerine oturdu. Korkunçtu, dayanılacak gibi değildi. Öleceğimi sandım ama ölmedim. Bir şekilde buna dayandım. Zira bastırılmış, korkunç, dayanılamaz olanın, tam da onunla baş etmeye hazır olduğumuzda su yüzüne çıkmasını sağlayan bir biçimde kurgulanmışız.”
Ancak geri gelen yalnızca travmanın bilgisi değil; onunla kaybolduğu düşünülen duygular da geri geliyor:
“Roland Barthes bir dostuna duygunun silinip gideceğini ancak yasın kalacağını söylemişti. Dostu şöyle cevap verdi: Hayır, duygular geri gelir. Bekle ve gör. Duygular geri gelir.”
Geçmişiyle yüzleşmek, ona hayatını baştan yaşama imkânı vermiyor. Yalnızca bugüne kadar yaşadığı hayatın da o geçmişin bir parçası olduğunu fark ettiriyor:
“İnsan gençken bir sürü şey dener. Çünkü hayat bir genel prova gibi algılanır. Perde gerçekten açıldığında değiştirilebilecek bir prova gibi. Ama gün gelir perdenin her daim açık olduğu kafasına dank eder. Sahnelenen oyunun kendisidir.”
Romandaki bazı tekrarlar ise travmanın biçimsel karşılığı gibi. Bergljot aynı olayı, aynı mektupları ve aynı konuşmaları tekrar tekrar zihninden geçiriyor; çünkü onu dinleyen bir aile bulamıyor.
Çünkü sözü reddedilen insan, susabileceği yere bir türlü varamaz.
Roman yayımlandıktan kısa süre sonra eleştirmenler, kitaptaki aile yapısı ile Vigdis Hjorth’un gerçek ailesi arasında çok belirgin benzerlikler bulunduğunu fark etti ve tartışma başladı.
Temel sorular şunlardı: Kapağında “roman” yazması, gerçek kişilerin mahremiyetinin ihlal edilmesi sorununu ortadan kaldırır mı? Yazar kendi travmasını anlatma hakkına sahip midir? Aynı hikâyede yer alan kardeşlerin ve ebeveynlerin de “anlatılmama hakkı” var mıdır? Bir romandaki ensest iddiası, okur tarafından gerçek bir kişiye yöneltilmiş suçlama gibi algılanıyorsa edebî özgürlüğün sınırı nerede başlar? Bir anlatının öznel olması, onun hakikat iddiasını azaltır mı, yoksa tam tersine güçlendirir mi?
Böylece roman, Norveç edebiyatındaki “gerçeklik edebiyatı” tartışmasının merkezine yerleşti. Knausgård’ın Kavgam dizisiyle zaten gündemde olan mesele, Miras ile çok daha etik ve yakıcı bir boyut kazandı.
Aposto’da Enes Köse’nin kaleme aldığı 21 Ağustos tarihli “Kurgunun Tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?” başlıklı bir yazı vardı.
Yazıda, çağdaş edebiyatta otobiyografi ve anı türünün hükümranlığının artık tartışılmadığı söyleniyor. “Bildiğini yaz” yönlendirmesinin zihinlerimizi nasıl istila ettiği anlatılıyor; kurgunun sağladığı sonsuz imkâna karşın yazarların kendi küçük dünyalarına hapsedilmesi tartışılıyordu. Miras’ı bitirir bitirmez karşıma çıkan bu yazı beni de düşündürdü. Bir insanın kendi yaşantısını anlatma hakkı elbette vardır. Kurmaca, mahkeme tutanağı olmadığı için nesnel kanıt sunmak zorunda değildir. Üstelik “aileyi korumak” talebi, konuşanı yeniden susturmanın bir yolu olabilir.
Ama kurmaca, etik sorumluluğu bütünüyle askıya alabilir mi? Ünlü bir yazarın elindeki kamusal ve edebî güç, diğer aile üyelerinin gücünden çok daha fazladır; bunu da kabul etmek gerek.
Miras’ın Norveç’te bu kadar konuşulmasının sebebi de kolay bir ahlaki cevap vermemesi.
Aradan geçen yıllarda skandalın sıcaklığı azaldı ama romanın edebî itibarı azalmadı. Tam tersine, artık Hjorth’un başyapıtlarından ve çağdaş Norveç edebiyatının temel romanlarından biri kabul ediliyor. Kazandığı iki büyük ödül de tartışmanın gölgesinde verilmiş rastlantısal ödüller değildi: Hem kitapçılar hem de profesyonel eleştirmenler romanı yılın kitabı seçti.
Hjorth’un yaptığı ilginç şey, okurun Bergljot’a inanmasını sağlarken onu pürüzsüz ve tartışılmaz bir anlatıcıya dönüştürmemesi. Tam da bu çatlaklar romanı daha canlı ve daha rahatsız edici kılıyor.
Miras — Vigdis Hjorth
Çeviri: Dilek Başak
Siren Yayınları

















