Masthead header

“New York’u zenginler öldürdü” | Şule Tüzül

New York merak ettiğim kentlerden biri olmasına rağmen bu konuda ilk sırada değil. Ama bu kente dair yazılanlar önemli, hele de bir gazeteci tarafından yazılmış bir kitapsa daha da önemli, çünkü sonuçta dünyanın yönetildiği merkez diyebiliriz New York için. Dünyanın ticaret ve kültür başkenti. Zülâl Kalkandelen’in New York’u Yaşamak isimli kitabı ise başka birçok önemli özelliğe sahip.  

Zülal Kalkandelen, Türkiye’nin önde gelen hayvan hakları aktivistlerinden biri. Bu sıfatı önemli çünkü o aynı zamanda vegan bir yazar, vegan bir gazeteci, vegan bir müzik yazarı, vegan bir radyo programcısı… Her şeyin kirlendiği, meta değeri ile varlığını sürdürebildiği bir dünyada dürüst ve saygın gazeteci olma mücadelesini sürdüren az sayıdaki gazeteci yazarlarımızdan biri. Bugün vegan bir yaşam sürdürmeye çalışmama neden olan insanlardan biri. Okuduğum eserlerde insan merkezli dili olmayan, doğa ve hayvanlara eşit mesafede bir dil kullanan yazarları okumayı tercih ediyorum. Dolayısıyla New York’u da Zülâl Kalkandelen’in penceresinden okumayı tercih ediyorum. 

New York’u Yaşamak, Zülâl Kalkandelen’in New York’ta yaşadığı ya da ziyaret ettiği dönemlerde kente dair kaleme aldığı gazete yazılarından oluşuyor. Kitap ilk olarak 2003’te Remzi Kitabevi tarafından yayımlanmış. Genişletilmiş ikinci baskısı da yine Remzi Kitabevi tarafından geçtiğimiz yıl yayımlandı. Kalkandelen kitapta yer alan yazılarında, popüler ve herkesin gittiği mekân ve etkinlikleri değil, şehrin ruhunu, hücrelerini, gerçeğini görebileceğimiz yüzünü anlatıyor. Evet popüler kültürün merak edilen konularına da yer veriliyor bu yazılarda ama Kalkandelen’in bakışı ile. Dolayısıyla son derece özgün bir New York anlatımı var bu kitapta.

Zülâl Kalkandelen 2001’de New York’a yerleşiyor. O yıl tarihin en korkunç terör eylemlerinden 11 Eylül’e bir gazeteci olarak tanıklık ediyor. 2004 yılında Cumhuriyetçi Parti ve Demokratik Parti kongrelerini, 2012 yılında Demokratik Parti kongresini izliyor. Occupy Wall Street eylemlerini, birçok kültürel etkinliği, konserleri gazeteci olarak izliyor, birçok eyleme aktivist ve gazeteci olarak katılıyor, birçok ünlü sanatçı ile röportajlar yapıyor. 

“New York neyi kaybederse, kimliğini de kaybeder?” diye soruyor Kalkandelen bu yazılardan birinde ve cevap veriyor: “İçinde barındırdığı müziğin büyüsünü.” Yıllardır Zülâl Kalkandelen’in müzik yazılarını takip ederim. Radyo programı yaptığı zamanlarda da o programları dinlemeyi hiç kaçırmadım. Onun sayesinde çok farklı müzikleri ve hiç bilmediğim harika müzisyenleri keşfettim. Kalkandelen, New York’a yerleşince kendini hayalini kurduğu müzik piyasasının içinde buluyor. Kitapta müziğin o büyüsüne dair acı tatlı birçok deneyim ve gözlemini paylaşıyor. MTV Video Müzik Ödül Töreni’ne katılıyor. Shakira, David Bowie, Michael Jackson, Britney Spears, Morissey Kalkandelen’in konserlerine katıldığı ya da röportaj yaptığı isimlerden bazıları. 

Kitabın en ilginç yazıları, bize kentin özgünlüğünü de görmemizi sağlayan, Kalkandelen’in kişisel deneyimleri. Bu deneyimlere ait yazılar bir araya geldiğinde New York resmi de ortaya çıkmış oluyor. 

New York evde çamaşır yıkanmayan kent. Kimse evinde çamaşır yıkamıyor. Her yer insanların çamaşırlarını yıkamak için gittiği “laundry”lerle dolu. 

New York doktor ve mühendis garsonların kenti. 

New York kapitalizmin başkenti. Kapitalizm ne demek? Kapitalizm tam anlamıyla New York demek. Amerikalıların alışveriş ve tüketim tutkusunu herkes biliyor ama kitapta bu konuda yine de bizi şaşırtmayı başaran ilginç örneklerle karşılaşıyoruz. Sabahın üç ya da dördünde alışveriş yapmak için kuyruğa girenler mesela. İzdihamda ölenler… Her şey para. Bill Clinton başkanlığı sonrası çeşitli konuşmalara gidiyor ve bir yıl içinde bu konuşmalardan kazandığı para 9.2 milyon dolar. Ve bu kentte insanlar öyle yalnız ki birinin yanağınızı okşaması için paralı etkinlikler düzenleniyor. Ama kapitalizm demek aynı zamanda yoksulluk demek. O göz boyayan yüksek hayat standardındaki yaşamların yanı sıra yoksullarla, çöp karıştıran yaşlı insanlarla ve evsizlerle dolu bir kent burası. Devlet okullarında görevli öğretmenler en düşük gelir grubunda. 

Çöp karıştırmaktan bahsetmişken, bu kente aslında herkes çöp karıştırıyor. Çünkü özellikle zengin semtlerde insanlar televizyondan müzik setine, yataktan koltuğa kullanılabilir durumda her şeylerini çöpe bırakıyorlar. İhtiyacı olanlar da gidip bunları alabiliyor. İlginç bir geri dönüşüm biçimi oluşmuş kentte. 

Kitabın bana gösterdiği en önemli şeylerden biri, kapitalizmin insanları nasıl duyarsızlaştırdığı ve bencilleştirdiği. Yazılarda yer alan istatistikler gösteriyor ki insanlar en çok ekonomik kaygılarla davranışlarını belirliyorlar. Aynı ülkede ya da dünyanın başka bir yerinde insanların ölmesi, işkence görmesi, aç kalması, eğer kendi konforları tehdit altındaysa kimseyi ilgilendirmiyor. Bu durum aynı zamanda insan doğasına dair de bilgi veriyor bize. 

Ama New York insanları mutlu eden bir kent aynı zamanda. Veganlar için bir cennet. Bunu söylerken yeme içme meselelerinden bahsetmiyorum sadece. Veganizm, Türkiye’de az bilinmesinin yanı sıra, sadece beslenmeye indirgenen çok yanlış algılara sahip maalesef. Veganizm, bugün dünyayı ve insanları tehdit eden her sorunun çözümünü barındıran bir siyasi duruş. Dünya için çok büyük bir umut. Amerikalılar ve özellikle New York’ta yaşayanlar bu bilince sahip oldukları için bu kent veganlar için bir cennet. Evet, gittiğiniz her yerde vegan yemek konusunda hiç sorun yaşamıyorsunuz. Ama aynı zamanda, kentte yapılan her muhalif eylemde, her hak arayışında, atılan her adımda veganizm konunun ana parçası olarak var. Veganizm olmadan sorunlara gerçek çözümlerin üretilemeyeceğinin farkında New Yorklular. “Proteini nereden alıyorsun?”, “bitkilerin de canı var”, “süt ve yumurta tüketmenin hayvana ne zararı var ki?” gibi anlamını yitirmiş sorularla muhatap olmayacağınız bir kent. Bu kısmı çoktan aşmışlar. Darısı başımıza.

Ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki yaşam kalitesi bir kentin gelişmişlik düzeyini gösteriyor. O devasa gökdelenlerinin arasında yer alan, insanların nefes alabileceği harika parklar New York’un gelişmişlik düzeyinin göstergelerinden biri. Bir diğeri ise kütüphaneler. Bu konuda New York’a hayran kaldığımı söylemeliyim. Birkaç yazıda New York Halk Kütüphanesi’ni anlatıyor Kalkandelen. Kütüphanenin ana binası onun ikinci evi olmuş New York’ta. Ana bina diyorum çünkü New York Halk Kütüphanesi seksen altı semt kütüphanesi ve dört araştırma kütüphanesinden kurulu geniş ağıyla hizmet veren devasa bir kütüphane. Doksan iki binada kentin üç yüz kilometrekareden fazla bir alanını kapsıyor. Koleksiyonunda yirmi milyonu kitap olmak üzere elli beş milyonu aşkın belge bulunuyor. Yirmi milyonu internet üzerinden olmak üzere otuz beş milyonu aşkın ziyaretçisi var. Maliyeti 2006 yılı rakamlarıyla yaklaşık 303 milyon dolar. Bu maliyeti, eyalet hükümeti, belediye, özel sektör, kütüphane mağazasındaki satışlar, bağışlar ve çeşitli yatırımlar karşılıyor. Her yıl 1455 kent gönüllüsü ortalama yüz bin saat çalışıyor bu kütüphanede. Ana binanın kapısında iki aslan heykeli varmış: birinin adı “sabır” (patience) diğerininki “metanet” (fortitude). New York’u kapitalist diye eleştiriyoruz evet ama diğer yandan bu kütüphane, yaşadığı kente gönül veren insanların el ele vererek bir asırdan fazla süredir yaşattıkları müthiş bir proje. Bizde de olmasını öyle çok istedim, öyle gıpta ettim ki.  

Bu yazılardan birinde Türkiye için de “her semte bir kütüphane projesi”nden bahsediyor Kalkandelen. Bu projeyi sık sık dillendirmeliyiz, devlet, belediyeler, kurumlar ve halk iş birliği yaparak hayata geçirmeliyiz. Bu ülkede pek çok şeyin değişeceğini düşünüyorum. New York’la benzerliklerimiz pek çok aslında. Kapitalizmin en önemli göstergesi tüketim çılgınlığımız mesela. Muhafazakarlık, bürokrasi, satış yaparken size her şeyi vaat eden ama satıştan sonra söz verilen destek için yarı ömrünüzü harcadığınız ürün ve hizmetler gibi konularda her şeyimiz aynı. E küçük Amerika diyoruz ya sık sık kendimize. Ama diyorum keşke parklarını, kütüphanelerini, kültür ve sanat alanındaki gelişmişliğini de kopyalasak, örnek alabilsek şu Amerika’nın.

Tam da Rusya’nın Ukrayna’ya savaş açtığı günlerde okuyorum kitabı. Aktörler, coğrafyalar değişiyor, savaşın ortak özellikleri değişmiyor. Kitapta Zülal Kalkandelen’in yazılarında geçen olayların, etkinliklerin, mekanların Kalkandelen’e ait fotoğrafları yer alıyor. Bu kapsamda bir sayfada “Savaşa hayır” diyen Amerikalıların fotoğrafları çıkıyor karşıma. Irak savaşına hayır diyen Amerikalılar. İnsanlık tarihinin, savaşların ve inatla savaşa hayır diyenlerin tarihi olduğunu bir kez daha görüyorum yazıları okurken ve Rusya Ukrayna savaşını çaresizlikle izlerken…

Kitaptaki ilginç tespitlerden biri de şu. New York’ta her milletten insan var: Çinliler, Latin Amerikalılar, Japonlar, İspanyollar, Hintliler, Moğollar, vs. Ve bu insanlar kendi topluluklarını, mahallelerini oluşturmuşlar, kültürlerini New York’a taşımışlar, bir arada yaşıyorlar. New York’da sayıları çok fazla olmasına rağmen bunu yapmayan tek bir topluluk var: Türkler.

Kalkandelen Covid sürecinde de New york’ta bulunuyor ve Covid’li New York’un nasıl olduğunu anlatıyor. Sokakları boş, kütüphanelerin, dükkanların kapalı olduğu, sessiz bir New York. Müziğin büyüsünün, kentin renklerinin, ruhunun nasıl da yok olmaya yüz tuttuğundan bahsediyor. Şöyle diyor bir yazısında:

“Korona günlerinde insanlarla birlikte kentler de maskelendi. İçinden kültür ve sanatı çıkarırsanız, görkemli gökdelenlerin kenti New York bile sıradan…” 

Covid öncesi ya da sonrası, New York dünyaya çok şey söylüyor, bu nedenle dünyanın merkezi diyoruz bu kente. Kalkandelen, bir gün bir metro istasyonunun girişinde yaşlı ve evsiz birini “New York’u zenginler öldürdü,” diye bağırırken görüyor. Ne kadar doğru bir tespit. Sekiz yıldır Bodrum’da yaşıyorum ve her gün bu güzelim beldenin zenginler tarafından nasıl öldürüldüğüne şahit oluyorum. O yaşlı ve evsiz insan, dünya üzerindeki milyonlarca insanın çaresizliğini haykırıyor. New York da dünya da henüz ölmedi belki ama ikisinin de ölümü zenginlerin elinden olacak. 

New York’u Yaşamak sadece New York’u anlatmıyor, insanı anlatıyor aslında. İnsan doğasını. New York’u ya da dünyayı yaratan insanı… Yeni baskıya sunuş yazısında şöyle diyor Zülal Kalkandelen:

“İçinde yaşarken de sadece ziyaret için gittiğimde de bana hiç yabancı gibi hissettirmedi New York. Fakat hep tuhaf bir şekilde özgürlüğü yaşatırken hep derin bir yalnızlığı da duyumsattı. Aslında kendimi dünya üzerinde hiçbir yerle tam olarak özdeşleşmiş hissetmiyorum. Sanırım bunun nedeni, kentlerdeki insan faktörü. 

Kalabalıkların olduğu yerde başlıyor sorun… ‘Kalabalık içindeki yalnızlık’ değil anlatmak istediğim, insan varlığının bende yarattığı ötekileştirme hissi…”

edebiyathaber.net (9 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r