Masthead header

Nermin Bezmen: “Bizler için muhteşem bir örnek, bir öğretmen, bir okul tabiat.”

Fotoğraf: Pamira Bezmen

Söyleşi: Alin Kayalar 

Fotoğraf: Pamira Bezmen

Nermin Bezmen ile yaşam sanatının sırlarını veren yeni kitabı “Ay Taşı Tanrıçaları” (Doğan Kitap) üzerine konuştuk.

Farklı bir kitap hazırlamışsınız. Sadece kadınlara yönelik bir kitap mı, erkeklerinden yararlanacağı, ders çıkaracağı bilgiler var mı?

Evet, bu defa sadece okurken değil, hayatlarının akışında okurlarıma  güçlü olmaları, güçlü durmaları konusunda yol arkadaşlığı yapacak bir kitap yazdım.  Her ne kadar ağırlıklı olarak “kadın kadına sohbet” niteliğini taşıyorsa da, genel olarak “insanlık halleri ve seçimleri” ile her cinse ve buluğ çağından itibaren her yaş grubuna hitap ediyorum.   Seven, sevgili olan, evlenen, ebeveynik yapan, kâlbi kırılan, kadını, kadınlık hallerini anlamak ve kendni sorgulamak, değerlendirmek isteyen, hâsılı bütün bu insanca durumları erkek olarak yaşayanların da ilgileneceği bir kitap. İnsana ait duygular ve duygusallıkların aslında cinsiyeti yok, her duygu hepimiz için geçerli. 

İlgi çeken bir cümle var kitapta: “Ağaçların dalları, kökleri birbirine değse de yan yana, iç içe büyümeye devam ediyor.” Bu bir cümleden çok hayata dair önemli bir mesaj aslında. Bu mesajı nasıl yorumlamalıyız?

İnsanoğlu tabiattan uzaklaştığı için dünya bu halde diye inanıyor ve savunuyorum.  Sürekli ayrışmaya, ötekileşmeye, ötelemeye ve birbirimizden uzaklaşmaya devam ediyoruz. Bin türlü bahanemiz var bu ayrışma için. Politikaları, dinleri,  servetleri, ideolojileri yönetenler de bundan gayet güzel istifade ediyorlar ve artık neredeyse her konu (aşı dahi) ayrışma sebebi haline geliyor. 

Dayatılan gruplaşmaları, farklılaşmayı neredeyse sorgulamadan kabul ediyor ve yollarımızı çatallaştırarak her birimiz bir güruhun parçası olarak devam ediyoruz.  Politik olarak kendilerine yakın gördükleri insanların söylemlerini her diğer konuda da sorgusuz , sualsiz “doğru” olarak kabul ediyor insanlar. Çünkü kendinden, iç sesini dinlemekten uzaklaştı çoğunluk.

 İnsan kendisine hazır sunulanları kabul etmeye ve kendisini kabul ettirmek için de sistemin kuvvetli, baskın görünen kısmının bir parçası olmaya o kadar yoğunlaştı ki; onu gerçekten insan yapan bir çok duygu ve olgudan koptu.  Teknolojik tekamüle adapte olurken kendi derinliğini ve var olma sebebini kaybetti. Varlıklı olmanın peşinde var olmanın anlamını yitirdi. Maddeye yoğunlaşırken ruhani, eşitlikçi, şefkat ve empati içeren, yani kendisini diğer hayvanlardan ayıran esas değer yargılarından koptu. Bize bunları her daim hatırlatacak olan; tabiat ve onu yok ettikçe, ondan uzak yaratılan modern dünyalardaki sun’i hayatları özümsedikçe hayatın anlamını da kaybediyor insanoğlu. Oysa, tabiatı izlediğimiz, dinlediğimiz zaman, içindeki armonisi, her şeyi sebepli ve anlamlı olan akışı ve dengeleri ile bizler için muhteşem bir örnek, bir öğretmen, bir okul tabiat.  Tabiata insandan başka uyumsuzlukla, düşmanlıkla ve kibirle yaklaşan hiç bir canlı yok. Tabiattan uzaklaşmak bir yana, olanı da büyük bir süratle ve gaddarlıkla yok ederek onun kendisini  hatırlatmasına da fırsat bırakmıyor insanoğlu. 

Diyelim ki size travma yaşatan bir zaman dilimi var. Onları sahiplenir misiniz, acılarınız gibi? Ya da bu tür durumlarda tutumunuz ne olur?

Acılar, hüzünler, yokluklar, kayıplar, yoksunluklar, dibe vuruşlar… hepsi benim için yaşamın bir parçası olarak aynen keyif, mutluluk, kazanç anları gibi yaşamın kabullenilen bir parçasıdır. Öncelikle kendimi başa çıkıp çıkamayacağım konusunda tartarım. Şayet elimden gelen bir şey varsa; katiyyen kendime acımakla, moral bozukluğu ve çaresizlikle vakit kaybetmem ve enerjimi hayatımı karartan durumu çözmeye harcarım. Şayet inadım, gücüm ve çabalarımla her şeye rağmen neticeyi değiştirmeyecek bir durum söz konusu ise; bu defa da isyanlar, inkârlar ve sorgulamalarla zaman geçirmem. Madem ki gelmiştir başıma ve düzeltemiyorum, o zaman bana aittir, hayatımın bir parçasıdır.  Kabullenirim ve acımın tadını çıkarırım, sırf, bana ait olduğu için. 

 Acımı, aynen son çok sevdiğim bir manzaraya bakıyor, son kez sevdiğimle sevişiyormuşum, gibi yaşarım. “Acımın tadını çıkarıyorum” dediğim budur, yoksa bırakıyorum kâlbimi, ruhumu parçalasın, acıtabildiği kadar acıtsın. Ama beni benden almasına izin vermiyorum.  Öyle yaşıyorum ki; benim onu sahiplendiğim kadar o da beni sahiplensin ve beni daha fazla acıtmasın.  Bu bir kabulcülük, boyun eğme değil, tam aksine; acıyı uysallaştırarak gücünü azaltmak seçimidir. 

Acılarımı doya doya yaşamaktan yanayım. Ne bir ilâçla uyuşmak, ne de başkalarının tesellisine sığınmak isterim. Acımın her hücreme işlemesine, kendisini kabul ettirmesine izin veriyorum ve bir yerlere de kaçıp gitmiyorum. Acı, hüzün, hasret, her ne ise, bizim içimizdedir zira, mekânda değil. Uzaklaşmak onları geride bırakmaz. Nereye gidiyorsak bizimle birlikte gelirler.  

 Sahiplenip içimizde halledemediğimiz, dışarıdan destekle, ilâç yardımıyla uyuşturulan  tüm yıpratıcı duygular ve anılar ilk tetiklendiği anda su üzerine çıkar  ve tekrar tekrar yaşanarak kişiyi esir alır. Ben böyle esir alınmaya izin vermiyorum. 

“Zorluğu yaşarken kendinizi bırakmışsanız, suyun yüzüne tekrar vardığınızda devam etmek için gücünüz tükenmiş olur. Karaya çıkmak yerine, dalgaya teslim olur, sürüklenirsiniz.” Bu cümlenizi biraz açar mısınız?

Başa çıkamayacağım zor zamanları ölümcül hastalıklara benzetirim. Onların varlığını kabul etmemek, isyan ve inkârlarla vakit geçirmek zaman ve enerji kaybından başka bir şey değil. 

Şunu tecrübelerimle çok iyi biliyorum ki; insanın, başına gelen tatsızlık her ne ise,  esas, ondan sonra hayatı tekrar sırtlamak ve devam etmek için enerjiye ihtiyacı var. Acının hüznün, kayıpların neden başımıza geldiği ile ilgili isyanlar, inkârlar ve kendimize acıyarak geçirdiğimiz zamanlar bu enerjiyi yer, bitirir.  Yaşam devam ettiği için dibe vuruştan yukarıya doğru yükseldiğimiz gün, ruhumuzu besleyecek enerjimiz olmalı ki; hayatı sırtlayıp sağlıklı düşünerek, üreterek, yaşama anlam vererek ve anlam kazanarak yaşamaya devam edebilelim. Yoksa, yorgun, yaralanmış, bedbin bir ruh, yürek ve bedenle kendi kararlarımız, seçimlerimiz , hâsılı hayatımız üzerinde hiç bir sahipliğimiz kalmaz. O dibe vuruş sebebi olay veya kişi bizi ele geçirmiş olur ve artık da o yönlendirir. Buna izin vermemeliyiz.

“Ölüm, yaşam boyunca girip de çıktığımız uykulardan birinde takılı kalmaktır” diyorsunuz ya kitabın bir yerinde, bu cümleden tam olarak ne anlamalıyız?

İnsanoğlu, kendisine gerçek diye sunulanlarla, gerçek diye bildikleri, gerçeği diye algıladıkları, rüyaları ve hayâlleri arasında girift bir dünyada, daha doğrusu dünyalar arasında yaşamakta. Realitemiz bile bin bir çeşit sanallıkla süslenip oluşturuluyor. Çok az soruşturuyor, çok kolay kabul  ve takip ediyoruz. Dolayısıyla, gözleri kapalı olmasa da, aslında sürekli uykunun farklı hallerinden birini yaşıyor insanoğlu. Her birini de kendi ralitesi ile yaşıyoruz. Gecenin derin uykusunda gördüğümüz kâbusları, rüyaları da gerçeklerimiz gibi yaşamıyor muyuz? Ne zaman “uyandık” dediğimiz sözde bilinçli halimize döneceğimizi bilemeden, hâtta “gerçek” diye bildiğimiz hayatımızı dahi anımsamadan sadece beynimizin loblarındaki ayrı tiyatro sahnelerini yaşıyor ve onları “gerçeğimiz” olarak kabul ediyoruz uyurken. Ne zaman o halden çıkacağımızı, nasıl bir dünyaya geri döneceğimizi de bilmiyoruz izlerken. O süreçteki gerçeklerimiz; o rüyalar oluyor… İşte, yaşamın ölümle buluşmasını da böyle bir derin uykuda, o uykunun kendi realitesi içinde kaybolup ama geri dönmemek üzere orada kalmak olarak algılıyorum. 

Yazar adaylarına bir öneriniz olur mu? Nasıl bir yol izlemeliler yazar olmak için?

Yazar adaylarından gelen muhtelif sorulara uzun cevaplarım var, Ay Taşı Tanrıçaları’nda. Bu, birkaç satırda derlenebilecek bir cevap değil. Yazdıkça, yazıyla yaşadıkça gelişen bir serüven yazarlık. Araştırırken, yazarken, kendinizi okurken devamlı öğrenmeye ve yeni yollar açmaya devam ediyorsunuz. Ama kısaca ifade etmem gerekirse, tüm yazar adaylarına ve atölye talebelerime de hep söylediğim gibi;  

Yazmış olmak için yazmayın. Var olmak ve var etmek için yazın. Kaleminiz her zaman en büyük silahınız olacaktır. İnandıklarınızın, etik değerlerinizin aksine kimsenin onu yönlendirmesine, satın almasına izin vermeyin. 

Çok zengin ya da çok meşhur olma hayâliyle yazmayın. Makbul insan olmak üzere yazın. Yoksa, dünyada birçok zengin ve birçok çok meşhur insan var ve kimisi de hiç de iyi örnek teşkil etmiyor. 

Anlatacağınız hikâyeye, karaktere inancınız, bu konuda kendinize güveniniz tam değilse durun, bekleyin. Belki ya o konu yazmanız için tamam değildir ya da yazmanız için iyi bir zaman değildir. 

Araştırmaya, arşiv dedektifliğine, detaylara önem verin. İyi bir araştırmaya sabrınız, öğrenmeye merakınız yoksa eksik cephaneyle cepheye gidiyorsunuz demektir, yazım aşamasında tıkanmanız çok olağandır bu durumda. 

Unutmayın ki her iyi okur, yazar olamaz ama her iyi yazarın iyi bir okur olması şarttır. 

Sadece yazıyı, okumayı değil, diğer tüm estetik, yaratıcılık, hayâl gücü barındıran sanat alanlarını yakından takip edin. Hayranlık duymadıklarınızı dahi merak edin. Konser, tiyatro, opera, sergi izleyin, müze, kütüphane gezin. Arkeolojik kazıları, ören yerlerini, tarihi doku zenginliğindeki mekânları ziyaret edin.  

Hayatın kendisine karşı duyarlı, meraklı, detaycı olun, incelikle izleyip not alın, hafızanıza nakşedin. 

İnsanları çok ince, yakından izleyin. Size ne kadar ters, ne kadar aykırı, ne kadar etik dışı, ne kadar itici gelse de hepsi kendisine has bir karakter örneğidir. Hikâyelerinizde, romanlarınızda zengin karakter tiplemeleri için hayatın kendi sunduğu çeşniden daha zengin bir kaynak olamaz. 

Tabiatı iyi izleyin. Bir dalganın kumsala yayılışı, güneşin batışı, goncanın kıvrımları, bir çocuğun gülüşü, ağlayışı, yolculukta arka sıranızda oturan kişinin aksanı, cümle yapısı, hayat felsefesi… hep takibinizde ve notlarınızda olsun. 

Ülke ve dünya olaylarını yakından izleyin. Olan biten her şeyi, kişilerin hepsini sevmek, tahammül etmek, onlara inanmak zorunda değilsiniz ama yazar olarak nedenleri, niçinleri, nasılları ve karakterlerin farklı yapılarını, psikolojilerini anlamak zorundasınız. 

Hâsılı herkese, her şeye onu yazmak üzere bakın. 

İnsan en zor ve en karmaşık malzemedir. Onu tanımak, anlamak için her fırsatı değerlendirin. Yanınızda hep küçük bir defteriniz olsun. Dışarıda yediğiniz bir yemekten, tattığınız bir içkiden tutun, duyduğunuz, sizde ilgi uyandıran, fark ettiğiniz, algıladığınız, sizde, olumlu, olumsuz, keyifli, isyankâr, her hangi bir duygu hali uyandıran her şeyi not alın. 

Yaşadıklarınızı, hayâllerinizi ve rüyalarınızı not alın. 

Yolunuz açık olsun. Hepiniz sevgiyle kalın…

edebiyathaber.net (28 Temmuz 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r