
Röportaj: Mark Reynolds ve Farhana Gani
Çeviren: Cem Doruk Timur
Fransız-İranlı senarist Négar Djavadi’nin aydınlatıcı ve son derece eğlenceli ilk romanı Yersiz Yurtsuz, 20. yüzyıl İran’ındaki geniş kapsamlı bir aile tarihini, çağdaş Paris’te kimlik ve annelik üzerine samimi bir incelemeyle birleştiriyor. Kimiâ Sadr, 1979 İran İslam Devrimi’nin travmasından kaçan ailesinin ardından gençlik yıllarını Fransız başkentinde geçiren lezbiyen bir punk rockçı. Belçika, Hollanda, Berlin ve Londra’da geçirdiği çılgın zamanların ardından sevgilisiyle birlikte Paris’e yerleşmiş ve tüp bebek tedavisinin başarılı olup olmadığını öğrenmek için Cochin Hastanesi’nin doğurganlık kliniğinde beklemektedir. Klinikteki anlık düşünceleri, ailesinin geçmişine dair renkli ayrıntılarla iç içe geçiyor; bu geçmiş, Pers İmparatorluğu’nun son dönemlerinden ve Mazandaran’ın dağları ve kıyı ovalarındaki feodal saraylardan İngiltere, Rusya ve ABD’den gelen dış baskıdan büyük ölçüde etkilenen çok sayıda tarihi mücadele ve darbeye ve Kimiâ’nın ebeveynleri Darius ve Sara’nın devrim öncesi Tahran’daki muhalif yazıları ve öğretilerine kadar uzanıyor ve ailenin sürgüne gönderilmesiyle son buluyor.
Négar ile ABD’deki kitap lansman gezisinden hemen sonra Paris’te görüştük.
MR: Kitabın başlığı, hemen bir ayrılık ve belirsizlik duygusunu ve Doğu’dan gelen bir göçmenin geçmişinden kurtulma baskısını çağrıştırıyor. Yazım sürecinin hangi noktasında bu tek, anlam yüklü ve uydurulmuş kelimenin mükemmel bir uyum sağladığını fark ettiniz? (Çevirmenin notu: Romanın orijinal adı: Disoriental)
ND: Bu benim kelimem. Kitaptan önce bu kelime kafamdaydı çünkü Paris’te ve Belçika’daki sinema okulundayken herkes bana, beni bir yere yerleştiremediklerini söylüyordu. İnsanlar bana Doğu kökenli olup olmadığımı sorduğunda her zaman evet diyorum – çünkü İranlıyım ve İranlılar her zaman kibardır, herkese evet deriz – ama kafamda kendime, “Sen Doğu kökenli değilsin.” diyordum. Doğu’da yaşamıyorken Doğu kökenli olmak ne anlama geliyor? İran’da yaşamıyorken İranlı olmak ne anlama geliyor? Kitabı yazmaya başladığımda bu, bir bölümün başlığı oldu ve editör bana, “Bunu böyle tut ama kitabın başlığı olarak ne düşünüyorsun?” dedi. Ona göre mükemmel bir başlıktı çünkü Kimiâ da aynı durumda.
“Babam gazeteciydi; defalarca işten çıkarıldı. Annem üniversitede akademisyendi, bir keresinde sınıfında Mossad hakkında konuştu ve bir yıl boyunca iş bulamadı. Gerçek buydu.”
Büyüdüğünüz İran’daki tüm gerilimlere rağmen sürgün tek seçenek hâline gelmeden önce, çocukluğunuzda aileniz ne gibi özgürlüklere sahipti?
O zamanlar İran’da yaşamak, yüzeysel olarak, Agatha Christie kitaplarındaki gibi çok havalıydı. İranlılar çok kültürlüydü. Her şeyimiz vardı: tiyatro, sinema, ABD televizyonu. Ama bu yüzeyseldi ve altında hiç özgürlük yoktu. Hapishaneler mahkumlarla doluydu. Babam gazeteciydi; defalarca işten çıkarıldı. Annem üniversitede öğretmendi, bir keresinde sınıfına Musaddık’tan[1] bahsetti ve bir yıl işsiz kaldı. Gerçek buydu. Bu İran tarihinden bir paradoks. Musaddık’tan bahsetseniz, her kapı anında kapanırdı. Savak [gizli polis] her yerdeydi. Savak’ı Musaddık kurdu, yani sistem tamamen aynıydı. Bir gün yeni bir komşunuz olur ve hemen düşünürsünüz, acaba Savak mı? Yani böyle yaşıyorduk ama aynı zamanda her şey çok havalıydı; siyasi işlerle uğraşmak, ülkenizi düşünmek elbette ancak işleri daha iyi hâle getirmek istemediğiniz sürece.
Hazar Denizi kıyısındaki Mazenderan, Tahran’dan tam anlamıyla bir kaçış yeri miydi?
İran büyük bir ülke, Fransa’dan kat kat büyük. Mazenderan kuzeyde, Tahran’a yaklaşık dört saatlik sürüş mesafesinde ve âdeta başka bir ülke gibi. Kültürü İran kültüründen çok Gürcü, Rus ve Ermeni kültürlerine yakın, bu yüzden çok özgür bir yerdi. Müslüman değillerdi, orada hiçbir din yoktu.
Peki, bugün bu durum nasıl değişti?
İran’a gidemiyorum, bu yüzden şu anda İran hakkında konuşamıyorum. Orada doğduğumu kanıtlayacak hiçbir belgem yok. Ama Mazenderan’da petrol var. Doğuda Afganistan, kuzeyde Rusya var ve Mazenderan’ın büyük bir kısmı şu anda petrol boru hatlarıyla çevrili.
İran nüfusunun büyük çoğunluğunun sadece İslam rejimini tanıdığını düşünmek çok çarpıcı. Son kırk yılda geri dönemediğiniz ve belki de genç nesillerin dünyayı nasıl algıladığını etkileyemediğiniz için pişmanlık duyuyor musunuz?
Etki mi? Hayır. Pişmanlık mı? Elbette. Doğduğunuz yeri her zaman görmek istersiniz, bu doğal bir şey, hayvansal bir içgüdü, tıpkı somonların yumurtlamak için doğdukları yere geri dönmeleri gibi. Bunu yapamazsanız, bu bir mücadeledir.
FG: Orada aileniz var mı?
Çok fazla değil. Çoğunlukla gençler çünkü İran’da artık iki yeni nesil yaşıyor. İran halkının %85’i devrimden sonra doğdu. İran’da pek akrabam yok. Sadece iki kuzenim var, hepsi bu. Üç çocuğum var ve oğullarım için oraya gitmek istiyorum, ülkeyi görmelerini istiyorum. Dili konuşuyorlar ama orada yaşamanın ne demek olduğunu bilmiyorlar.
Savaş yüzünden, rejim yüzünden kızlar okula veya üniversiteye gidemiyordu, başlangıçta çok İslami bir rejim vardı, baskı çok sertti. Şimdi o zamanki kadar sert değil. Ve bugün İran’daki gençler devrim istemiyor. Beni Twitter’da bulup, “Ailelerimiz devrimi yaptı ve sonuçlar çok kötüydü, biz devrim değil evrim istiyoruz. Ülke dışında hepiniz rejimin gitmesini istiyorsunuz ama biz istemiyoruz.” diyorlar.
Peki, ne tür bir evrim istiyorlar? Gelecekteki İran nasıl bir yer olabilir?
Biliyorsunuz, internetleri var,tüm Amerikan dizilerini izliyorlar. BanaBreaking Bad ve benzeri dizilerden bahsettiler. Sadece çok daha özgür olmak istiyorlar çünkü evli veya nişanlı değillerse kızlar ve erkekler sokakta yan yana yürüyemiyorlar. Sadece birlikte olmak, sohbet etmek, restoranlara gitmek, kız arkadaş edinmek istiyorlar. İran’da kız arkadaş edinemezsiniz. Nişanlı olabilir, evet, ama kız arkadaş olamaz. Bir istedikleri bu. Yetkililer sık sık interneti kesiyor çünkü bu İranlıların birbirlerine mesaj göndermeleri ve bir etkinlik olduğunu bildirmeleri için tek yol ve rejim bundan korkuyor. Yani internetleri kesilmesin, hepsi bu: internet istiyorlar, film izlemek istiyorlar, eğlenmek istiyorlar.
Nüfus genç ve çok iyi eğitimli…
İran halkı her zaman iyi eğitimliydi. Burada Paris’e, devrimden sonra gelmiş olsalar bile, İranlı birçok doktor ve filozof var. Bu durum İsrail’e çok benziyor. İran, İsrail ve Lübnan’ın hepsi aynı zihniyete sahip bence.
Kitabınızda İran ve Fransız kültürleri arasındaki farkla ilgili harika bir gözlem var: Fransa’da devlet size sahip çıkıyor, bu yüzden Fransızlar içe kapanık, çok arkadaş canlısı değiller çünkü kendilerine bakılıyor. Ama İran’da devlete güvenmiyorlar, bu yüzden komşularına yöneliyorlar ve birbirleriyle konuşuyorlar; İranlıların sıcaklığı ve Fransızların soğukluğu bir anlamda devletin manipülasyonundan kaynaklanıyor.
Fransa’da birbirimizle konuşmamız bir gereklilik değil. Arkadaş olduğumuz için konuşuyoruz, hepsi bu. İstediğimiz her şeye sahibiz, her şey kolay, bu yüzden hayatınızda başka insanlara ihtiyacınız yok. İran’da hiçbir şeyiniz yok, bu yüzden herkese ihtiyacınız var.
Gevezelik her şeyin, hatta siyasetin bile bir parçası olacak ancak sadece bir kitap okuduğunuzda yalnız kalabiliyorsunuz ve net bir şekilde düşünebiliyorsunuz.
Benzer şekilde, İranlıların her zaman bir sessizliği doldurmaya meyilli olduklarını, Batılıların ise söylenmemiş şeyleri tercih ettiklerini söylüyorsunuz. Ancak daha sonra ilk sayfalarda Darius’un şu sözünü aktarıyorsunuz: “Gözler kulaklardan daha iyi dinleyicidir… Söyleyecek bir şeyiniz varsa, yazın.” Bu, hem masalsı Doğu öykülerini gelecek nesiller için kaydetmeye, hem de Batı’nın mantık, düzen ve açıklık uygulama anlayışına işaret ediyor gibi görünüyor.
Evet, İranlılar sürekli konuşurlar çünkü konuşmak zorundadırlar. Sadece siyasi anlamda değil. Doğu aileleri çok büyüktür ve birçok hikâye vardır, bu bir mirastır. Çocukken büyükannemin bana ve kuzenlerime hep, “Buraya gelin, size büyük büyükannenizden bahsedeceğim.” dediğini hatırlıyorum. Bir ailenin parçasısınız ve nereden geldiğinizi bilmeniz gerekiyor. Biz küçük bir dünyanın, ailenin ve daha geniş bir dünyanın parçasıyız.
Darius bir gazeteci, onun için yazmak çok şey ifade ediyor çünkü yazmak ardında kitaplar veya makaleler bırakmak demek. İnsanları eğitmek istiyorsanız kitaplara ihtiyacınız var, bu yüzden böyle söyledi. Gevezelik her şeyin, hatta siyasetin bile bir parçası olacak ancak sadece bir kitap okuduğunuzda yalnız kalabiliyorsunuz ve net bir şekilde düşünebiliyorsunuz.
Kimiâ’nın doğurganlık kliniğindeki günlüğü tipik bir Fransız edebiyatı örneği: “Bu benim hayatım ve onu anlatacağım.” Öte yandan, oldukça sinematografik: “Bu İran, hayatın kendisinden daha büyük, destansı.”
Kitap, destansı Fars edebiyatının incelikleriyle Batı’nın içe dönük otobiyografik öykülerinin harika bir karışımını sunuyor – hatta çoğu zaman aynı sayfada (örneğin Kimiâ’nın konudan sapmalarında). Kimiâ’nın iki kültür arasında denge kurma mücadelesi sizin kendi deneyimlerinizle örtüşüyor mu?
Aynen öyle. Bu kitabın her iki kültürü de yansıtmasını istedim. Fransız kültürü çok psikolojiktir. Çağdaş Fransız edebiyatında insanlar kendi hikâyelerini çok yazıyorlar; gerçek bir hikâyeyi alıp kurgusallaştırıyorlar. Bir deneyim yaşıyorsunuz ve onun etrafında bir hikâye yaratıyorsunuz. Yeni Roman’ı (Pour un nouveau roman) hatırlıyor musunuz? Alain Robbe-Grillet. Savaştan sonra dediler ki, kurguya gerek yok; savaş o kadar korkunç, o kadar büyük, o kadar dramatikti ki, Dünya Savaşı’ndan, Holokost’tan, Auschwitz’den sonra kurgu ne yapabilir ki? Bundan sonra nasıl hikâye anlatabilirsiniz? Şimdiki dünyayı düşünmelisiniz. Fransız yazarlar da bunu yapıyor, romantik bir hikâye, dramatik bir hikâye anlatmaya çalışmaktan çok kendilerini ve dünyayı düşünüyorlar. Bu yüzden Kimiâ’nın doğurganlık kliniğindeki günlüğü tipik bir Fransız edebiyatı örneği: Bu benim hayatım ve onu anlatacağım. Diğer taraf ise çok sinematografik: İran, hayatın kendisinden daha büyük, destansı.

Peki, romanın ne kadarı biyografik, ne kadarı kurgu? Biyografinizde, Kimiâ’nın ailesiyle yaptığı gibi, anneniz ve kız kardeşinizle birlikte Kürdistan dağlarını at sırtında geçerek İran’dan kaçtığınız yazıyor.
Devrimle ilgili kısım otobiyografik değil, biyografik. Babam Darius gibiydi, Devrimde büyük rol oynayan bir yazardı. Entelektüeldi, dairemiz Sadrların dairesi gibiydi: herkes her gün onunla konuşmaya gelirdi. Dolayısıyla Devrim ve İran’dan ayrılışımız benzer. Ama büyük dedem Montazemolmolk ve elli iki karısı ve tüm aile tarihi tamamen kurgu. Bir kız kardeşim var, iki kız kardeşim yok; büyükannem Ermeni değil, babam hayatta ve üçüncü bölgede yaşıyor. Benim hayatımla onun hayatı arasında birçok fark var. Ben sadece Belçika’ya eğitim için gittim, Avrupa’nın her yerine değil. O Belleville’de yaşıyor, ben değil. Film okulunda insanlar bana, “Savaşta bir çocuk hakkında hep okuyoruz ama devrimde bir çocuk hakkında hiç okumuyoruz, bize bunu anlatmalısın.” dediler. Bu yüzden aklımda hep hayatım, devrim, ailem, babam, annem, Savak, ev hakkında yazma fikri vardı. Ama destansı bir hikâye yaratmam ve bu deneyimi onun içine yerleştirmem gerektiğini fark ettim.
Kimiâ, okuyucuyu defalarca elinden tutarak, aile tarihinin farklı anlarına geri götürüyor ve mevcut durumunu açıklıyor. Hikâyede çok fazla dallanma noktası var. Bütün bunları nasıl kurguladınız?
Hafızanın işleyiş biçimine benzer bir şekilde yazmak istedim. Kitabın yapısının hafızanın yapısı gibi olması gerektiğini kendime söyledim. Bir şeyi düşündüğünüzde, bir şeyi hatırladığınızda, bu asla doğrusal değildir, kaleydoskopiktir. Birini hatırlarsınız ve sonra başka bir hikâye gelir ve ben de bunu yapmaya çalıştım. Bir senaryo yazdığınızda, birçok karakteriniz olur. Bir karakter hakkında bir sahne yazarsınız ve onu bir doruk noktasıyla bitirmeye çalışırsınız. Bu karaktere geldiğinizde, kafanızda doruk noktası vardır ve ben de geçmişin her parçasıyla bunu yapmaya çalıştım.
Senaryo yazmaya kıyasla, bu işe nasıl yaklaştınız?
Bir senaryo yazarken her karakterin bir başlangıç ve bitiş hikâyesi olması gerekir, bu yüzden bunu nasıl yapacağımı biliyorum. Zor olan şey ise yapıydı. Kimsenin gerçekten tanımadığı bir ülkeden bahsediyorum; herkes Devrimi biliyor ama İran’ı değil. Büyük bir ülke, büyük bir hikâye, çok fazla darbe, çok fazla devrim, bundan nasıl bir şekil oluşturabilirim? Bu yüzden kendime en iyi yolun bir karakter ile bir olay arasında bağlantı kurmak olduğunu söyledim. Montazemolmolk anayasal devrimcidir, İran’da bir Meclis kurulduğunda, parlamentoya sahip ilk Doğu ülkesi oldu. Büyükanne Kazvin’e yerleşiyor ve Rıza Şah’ın darbesi Kazvin’de oldu, bu yüzden darbeden de bahsedeceğim. Baba, Musaddık’ın devrilmesinden sonra İran’ı terk edip Paris’e gidiyor. Her karakter önemli bir olayla bağlantılı.
Belleville[2], punk ve rock müziği gibidir. Herkes Belleville’de yaşayabilir ve kimse size bakmaz ya da nereden geldiğinizi sormaz. Herkes Belleville’in bir yerinden gelir.”
Sokak sanatı, rue Dénoyez, Belleville. Poiesia / Wikimedia Commons
Kimiâ’nın müzik zevkini ve gençlik yıllarında gece kulüplerine gitme tutkusunu paylaşıyor muydunuz?
Evet, elbette, rock and roll’u gerçekten çok sevdim. Kimiâ’nın da benim gibi bir ülkesi yok. Ben Paris’te yaşıyorum ama burada doğmadıysanız Fransız olmak o kadar kolay değil. Parisli olabilirsiniz ama Fransız olamazsınız. Kimiâ ile aramdaki fark şu ki, ben gençken ülkem sinemaydı. Kendime, “İranlı değilsin, Fransız da değilsin, o yüzden bir yere gitmelisin, bir şey seçmelisin, bir şey yapmalısın.” dedim. Ve sinemayı, kurgu dünyasını seçtim. Kimiâ içinse müzik çünkü gençken rock and roll ve punk’ı keşfediyor ve o adamların hepsi onun gibi.
Kimiâ’nın son yolculuğuna başlaması için Belleville neden mükemmel bir yer?
Belleville, punk ve rock müziği gibi bir yer. Herkes Belleville’de yaşayabilir ve kimse size bakmaz veya nereden geldiğinizi sormaz. Herkes Belleville’in bir yerinden geliyor. Belleville’deki ilk göçmenler Korsikalıydı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Polonya’dan ve başka yerlerden pogromlardan sonra çok sayıda Yahudi geldi, ardından Kuzey Afrika’dan, Tunus’tan Yahudiler geldi ve daha sonra Çinliler geldi. Yani Belleville’de her türden insan yaşıyor. Orası çok pahalı olmadığı için çok sayıda sanatçı da var.
Göçmen toplulukları arasında herhangi bir ön yargı veya kırgınlık var mı?
Belleville’de evet ama Paris’te değil. Fransız Cumhuriyeti tek ve eşsizdir: La République est une. Fransız olmalısınız, çok hızlı bir şekilde entegre olmalısınız ama Belleville’de durum farklı. Kendiniz olabilirsiniz.
İran hükümeti ajanlarının Paris sokaklarında muhalifleri suikastle öldürdüğüne dair rahatsız edici bir tablo çiziyorsunuz. Babanız buraya ilk sürgün edildiğinde aynı türden doğrudan bir tehdit altında mıydı?
Babam suikaste kurban gitmedi ancak hedef listesindeydi. 1990’larda, Şapur Bahtiyar’ın Paris dışında öldürülmesinin ardından Fransız hükümeti, babam da dâhil olmak üzere rejimin diğer muhaliflerini öldürmeyi amaçlayan İran’dan gelen iki teröristi tutukladı. Fransız hükümeti babamı İçişleri Bakanlığı’na çağırdı ve ona, “Listede yer alıyorsun.” dediler.
Silahlı devrimciler devriye geziyor, Tahran, Şubat 1979. khabaronline.ir / Wikimedia Commons
Onun da Darius gibi, hiçbir şey olmamış gibi devam etme tepkisi oldu mu?
Evet. Bahtiyar’ın oğlunun burada Paris’te polis şefi olduğunu biliyor muydunuz? Bahtiyar’ın karısı Fransızdı, bu yüzden Guy Bahtiyar yarı Fransız, yarı İranlıydı ve polis teşkilatının şefi oldu. İnanılmaz, Guy Bahtiyar babasını korumakla görevliydi ve yine de onu kendi evinde suikaste kurban ettiler. Bahtiyar’ın başına gelebiliyorsa, yapabileceğiniz hiçbir şey yok.
Fransızca baskısının İran’da ne kadar yaygın okunduğu konusunda bir fikriniz var mı?
Kitabın İran’da olduğunu biliyorum çünkü orada kısmen İranlı, kısmen Fransız olan birkaç gazeteci çalışıyor. Birkaç ay önce onlardan birini burada gördüm. Paris’te yaşıyor ama bir süre İran’da da bulunmuş ve bana kitabı yanına alıp İran’da yaşayan başka bir gazeteciye verdiğini söyledi. Kitabın İran’da olduğunu biliyorum, hepsi bu. Bildiğim kadarıyla Farsça bir çevirisi yok ama İranlılar kitaplarla istediklerini yapıyorlar, telif hakkı yasası yok, bu yüzden bir kitabı çevirirseniz yazara ödeme yapmanız gerekmiyor. Her türlü kitabı çeviriyorlar ama yazarla iletişime geçmiyorlar.
ABD’deki etkinliklerinize ne tür izleyiciler katıldı? Aralarında çok sayıda İranlı gurbetçi var mıydı?
Pek sayılmaz, hayır. New York’taki Fransız kitapçısı Albertine’de çoğunlukla Fransızlar vardı. Sadece iki üç İranlı gördüm. Bir sürü ABD’li, Fransız ve diğerleri vardı. Hindistan, Pakistan, Afrika, Güney Amerika ve Doğu Avrupa’dan yazarlarla okuma etkinlikleri ve söyleşiler yaptım, bu yüzden çok uluslu bir ortam vardı.
Başka kurgu eserler yazmayı planlıyor musunuz, yoksa senaryo yazımı sizi çok mu meşgul ediyor?
Senaryo yazarlığı beni meşgul ediyor. Kitap yüzünden bitiremediğim birçok şeyi tamamlamam gerekiyor ama evet, bir şeyler yazmaya başladım.
“Salman Rushdie’yi okuduğumda kendi kendime, ‘Kaygıya gerek yok, sen kimsen osun, burası senin ülken, burada yaşıyorsun ve bunun hakkında konuşabilirsin.’ dedim. Bu benim için çok önemliydi.”
Edebi konularda en çok kimlerden ilham alıyorsunuz?
Bu kitap için değil ama Salman Rushdie benim için büyük bir ilham kaynağı, özellikle de deneme eseri olan Hayali Vatanlar’da söyledikleri için. Britanya’daki Hintli yazarlarla konuşuyor ve diyor ki, “İngiltere hakkında yazmalısınız, burası sizin ülkeniz. Dili alın ve istediğiniz gibi şekillendirin.” Bunu okuduğumda kendime dedim ki, “Evet, böyle düşünmeliyim çünkü Fransız edebiyatı çok önemli – Balzac, Zola – çok incelikli, nasıl girebilirim? Kapıyı bile nasıl bulabilirim?” Ve Salman Rushdie’yi okuduğumda kendime dedim ki, “Kaygılanmana gerek yok, sen kimsin, burası senin ülken, burada yaşıyorsun ve burası hakkında konuşabilirsin.” Bu benim için çok önemliydi. En çok hayran olduğum yazar Virginia Woolf çünkü çok özgür. Her kitabı farklı bir yapıya sahip. Dalgalar muhteşem, Orlando tamamen farklı. Her kitabında risk alıyor.
Son olarak, Donald Trump 2015’te İran ile imzalanan nükleer anlaşmayı sabote etmekle tekrar tehdit ediyor. Trump’ın başkanlığı sırasında ve sonrasında ülke ve daha geniş anlamda Orta Doğu’nun geleceğine dair beklentileriniz nelerdir?[3]
Bence İran, ABD’nin hedefi. Günümüzde bu Trump eliyle oluyor ama Bush yönetimine kadar da uzanıyor. Haritaya bakarsanız, çevredeki tüm ülkeler ABD’nin elinde: Pakistan, Suudi Arabistan, Dubai, Afganistan, Irak ve bence İran, petrol, doğal gaz ve daha birçok şey yüzünden hedef. Kuzeyde Rusya var ve sanki yeni bir Soğuk Savaş’ın başlangıcındayız. Putin bu yolda ilerliyor ve İran yine Doğu ve Batı arasında sıkışmış durumda. Her zaman böyleydi, İran’ın hikâyesi bu, arada kalmış bir ülke. Orta Doğu’dan kaynaklanan her şey – terörizm, İşid, İkiz Kuleler, hepsi Sünniler ve Şiiler arasındaki savaşa dayanıyor ve İran Şiilerin ülkesi. Çok uzun bir hikâye. ABD yönetiminin İranlılar için Şii olmanın ne anlama geldiğinin farkında olduğunu sanmıyorum. İran halkı Sünni olan her şeyden nefret ediyor. Ali’yi öldürdüler, Hüseyin’i öldürdüler, tüm azizleri öldürdüler. Sünniler düşman, bu çok derinlere işlemiş bir durum. Batılı yönetimlerin Doğu halklarını ve ülkelerini, tüm atalarından kalma çatışmaları anlamadığını düşünüyorum. Ve anlamadıkları hâlde nasıl gelip bu ülkeleri yönetebilir, rahatsız edebilir ve yıkabilirler? Korkum bu. Ve Trump, Bush’tan çok daha kötü. Bush berbattı ama Trump iki kat daha kötü.
Négar Djavadi, 1969 yılında İran’da, hem Şah hem de Humeyni rejimlerine karşı çıkan entelektüel bir ailede doğdu. Annesi ve kız kardeşiyle birlikte at sırtında Kürdistan dağlarını geçerek on bir yaşında Fransa’ya geldi. Senarist ve Paris’te yaşıyor. Ayrıkotu Kitap’tan 2026 yılında çıkan Yersiz Yurtsuz (Désorientale – Editions Liana Levi, 2016, Fransa) adlı eseri, Prix Roman-News ve Prix du Style, Lire En İyi İlk Roman ve Prix littéraire de la Porte Dorée dâhil olmak üzere altı ödül kazandı.
Röportajı Yapanlar:
Mark Reynolds ve Farhana Gani Bookanista’nın kurucu editörleridir.
Kaynak; Bookanista
Yersiz Yurtsuz, Ayrıkotu Kitap, 2026
[1] Muhammed Musaddık 1951 ile 1953 yıllarında İran Meclis Başkanlığı yapmıştır. Ardından hainlikle suçlandı ve ev hapsinde tutuldu. Kaynak: Vikipedia
[2] Paris semti.
[3] Bu röportaj yapıldığında henüz ABD-İran savaşı başlammıştı.
















