Masthead header

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk: Varoluşçuluk üzerine yazılmış şaheser | Peyman Ünalsın Gökhan

“Dokuz saattir çalışıyorum, bu kahve bugün kendime yaptığım ilk iyilik olacak. Çevremdekilerin de bitkin olduğu her hallerinden belli. Gücü tükenmiş, sandalyelerine yığılmış neredeyse hiç kıpırdamayan bu insanları izlemek bana iyi geliyor. Cansız güneş ışınlarının aydınlattığı bu insanlar, rekabete dayalı toplumumuzun paydos saati sonunda nihayet görücüye çıkarılmış altın çerçevelerini andırıyor.” 

Wilhelm Genazino, bir flanör olarak karşımıza çıkarttığı karakteri Gerhard Wahrlich ile bizi bu cümlelerle tanıştırıyor. Gerhard’ın birinci tekil anlatısıyla, uzun çalışma saatinin yükünü, kendini ödüllendirerek hafifletmeye çalıştığını okuyoruz. Çalışmaktan yorulan sadece o değil. Evinin yakınındaki tek kafede oturup etrafını seyrederken, çevresindeki pek çok insanın kendisi gibi gün yorgunu olduğunu fark ediyor. Aslında bir çeşit rahatlama hissediyor. Gündüz iş dünyasında birbirine rakip olan insanlar, günün sonunda geriye kalan tortularla beraber bir kafe sandalyesine çöktüğünde eşitleniyor. Bitkin, belki mağlup.

Felsefe doktoru Gerhard Wahrlich, bazı mesleklere şans tanımayan hayatın kurbanı, bir çamaşırhanede bulduğu servis sürücülüğü işini başarıyla yapınca terfi ediyor. Uzun yıllardır aynı çamaşırhanede çalışıyor. Kız arkadaşı Traudel ile yaşıyor. Hayatından memnun olduğunu düşündüğü sırada kız arkadaşı çocuk istediğini beyan ediyor. Çocuk yapmadan önce de evlenmeyi şart koşuyor. Aslında bu zorunluluğu Traudel’e dikte eden annesi. Anne, Traudel üzerinde bağımlılık baskısı kurmaya çalışıyor.   

Gerhard’ın lineer zamanda ileriye doğru akan hikâyesinde yer yer geriye dönüşlerle çocukluk anılarından enstantaneler dinliyoruz. Bunlardan birinde çocukluğundan bir fotoğraf karesini hatırlıyor. Anne ve babası ile aynı karenin içindeler ve annesinin yüzünde mutluluğun kırıntısı bile yok. Oysa yanlarında çocuklarının olmadığı fotoğraflarda anne ve babası çok mutlu görünüyor. Gerhard daha evlenmeden ve çocuk sahibi olmadan mutsuzluğa sürükleniyor. Akıbetini biliyor. Zaten yaptığı işten de mutlu değil. 

“Bir filozof muyum ben, bir estetik uzmanı mı, sessiz bir iletişimci ya da bir kavramsal sanatçı mıyım? Acaba bunlardan birini yeterince karnımı doyuracak ve bana sonunda anlamlı bir yaşamım olduğunun güvenini verecek bir mesleğe nasıl dönüştürebilirim? Bir anlamda bu sorunun içinde benim mutsuzluğumun özü yatıyor.” Syf.12

Sahi içimizde kaç kişi yaptığı işten mutlu? Daha yeni yeni, fazlasıyla okuyan, çocuğunun mutluluğunu toplumsal baskıların üzerinde tutan aklı başında ebeveynler çocuklarına mutlu olacakları işleri yapmaları yönünde akıl vermeye başladı. Benim çocukluğumda ya baba mesleğini seçmek zorundaydın ya da sana para kazandıracak ve iyi bir etiket olacak mesleklerden birini. Şehirler, sabah yataktan çıkmak istemeyen, günü göğüsleme gücünü kendinde bulamayan mutsuz insanlarla dolu. Gerhard da bu insanlardan biri. Hem çalışmak zorunda kaldığı bir işi hem de katlanmak durumunda olduğu bir patronu var. Onu ispiyonculuğa iten, samimi gibi görünüp içten pazarlıklı olan. Bu anlamda patron için tipik karakter diyebiliriz. Bazılarımıza tanıdık gelebilir. 

Varoluşu sorgulayan bu şahane romanda görüyoruz ki, izlek tanıdık, olay örgüsü ise özgün. Zaten edebiyatı vazgeçilmez kılan da belli başlı birkaç temanın çoğul olay örgüsü ile okura kazandırılması. Aşkı, yalnızlığı, varoluşu, derin kayıpları, eşsiz mutlulukları anlatmanın bin bir yolu var. Her romanla farklı dünyalarda sonsuz denklemle karşılaşıyoruz. Bu müthiş haz değilse nedir?

Gerhard’ın çocukluk anıları yetişkinliğinin travması oluyor. Traudel’i yatakta çıplak izlerken annesi geliyor aklına. Ve onun mutsuzluğu. İşin içine anne-çocuk ilişkisi girince Freud’u anmadan geçemiyoruz. Ancak onun psikanalitik çözümlemeleri daha çok çocuğun anneyi arzu nesnesi olarak görmesinden doğan Oedipus kompleksine bizi yaklaştırıyor. Gerhard’ın annesiyle ilişkisi ise Jung’un evrensel kahramanlık mitlerinde sıkça rastladığımız ejderha/canavar savaşının, gençlik beninin anneden kopma savaşını akla getiriyor. Bu noktada Genazino’nun iki karakteri üzerinden anne-çocuk ilişkisini sorguladığı çıkarımına ulaşıyoruz. Traudel, bağımlılık baskısı devam eden annesine hâlâ açık kapı bırakırken, Gerhard ejderha/canavar savaşı ile annesine karşı bağımsızlığını ilân etmeye çabalıyor. Bu iki farklı psikanalitik çözümleme, romanın ana çatışması bence. Gerhard’ın Traudel’le ikili çatışması, Gerhard’ın patronuyla sınıfsal çatışması da yine romanın estetik açıdan zenginliğinin göstergesi. 

Gerhard zor bir çocukluk geçiriyor. Eskiyen ayakkabılarının yerine yenisini almak için önce bankadan kredi almaları gerekiyor. Annesi utanarak bankadan çıkıyor. Ve Gerhard’a onun suçu olduğunu hissettiriyor. Annesinin boynuna asılan mutsuzluk Gerhard’ı da aşağıya çekiyor. Yeniden mutlu olmak, annesine dünyayı anlıyormuş gibi göstermesine bağlı. 

“Eğer ben olmasaydım, bana o ayakkabıları almak için kredi bölümünde bunca aşağılanmayı yaşamak zorunda kalmayacaktı. Annemin bu beklenmedik kabalığı yüzünden ayakkabı almak, aslında benim sorumlu tutulamayacağım bir aşırılık gibi gelirdi. Kendimi annemin yerine koyduğumda, bugün bile gizemini koruyan suçlulukla karışık bir sevinç duygusu kaplardı içimi. Hayatı anlamadığımı gizlemem gerekirdi. Yeniden suçluluk duymadan sevinebilmek için annemin elini tutar, okşardım. Çoğu kez başarılı da olurdum. Elini tutmamla onun utancını, kederini hatta kızgınlığını paylaştığım belirginleşirdi. Annem o kadar etkilenirdi ki bana yine iyi davranırdı. İşte ancak o zaman sevinmeme izin verilir, çocukluk mutluluğum ikimizin arasında bir o yana bir bu yana akardı.” Syf.114 

Genazino’nun seçtiği metaforlarla bütünsellik ilkesine tamamen uyan estetik bir roman Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk. Sembol nesneler, Gerhard’ın çocukluk travmasının kurbanı olarak içine sürüklendiği çürümüşlük hissini, yalnızlığı güçlü bir şekilde okura aktarıyor. 

“Kusursuz bir gömleğin içine neredeyse parça parça olmuş bir fanila giymek hoşuma gidiyor. Fanila yüzeysel olarak, yaşamda er ya da geç göze alınacak azapların simgesidir. Ayrıca, (aslında daha da çok) benim bir sanatçı olarak geleceğime işaret ediyor. Ben (eğer böyle bir dal varsa) giysi sanatçısı olmak isterim. Daha iyisi, çürüme sanatçısı.” Syf.16  

Traudel’in arzusuyla havalandırmak için balkona asılan pantolon, tıpkı Gerhard’ın günden güne derinleşen yalnızlığının ve taşıdığı iç huzursuzluğunun simgesi gibi orada unutuluyor. Çünkü Gerhard uzun süre tek mekânda, tek bir işle ilgilenmeyi imkânsız buluyor. Pantolon, Gerhard’ın balkonda kalakalan bedeninin imgesel yansıması. 

Dilinin akıcılığı, yalınlığı, açıklığına ek olarak Levent Tayla’nın başarılı çevirisi, yazarın meselesini rahatlıkla sindirmemize yardımcı oluyor. 

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, Hakan Bıçakcı’nın Uyku Sersemi isimli romanından not aldığım bir kitap. Gerhard’ın hikâyesini okudukça, Uyku Sersemi roman karakteri Kahraman Kara’nın kulaklarını çınlattım. 

Ben derim ki Gerhard’a kulak verin. Kahraman Kara’yı es geçmeyin. Üzerine bir de Deniz Yüce Başarır’ın, Ben Okurum podcastinde, Hakan Bıçakcı ile Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk hakkında yaptığı söyleşiyi dinleyin. Hiçbirinden pişmanlık duymayacağınıza dair bir his var içimde.

Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Mart 2019 23(1): 133-143 Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Arzu Korucu 

edebiyathaber.net (19 Temmuz 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r