Masthead header

Boris Strugatski’nin “Kalabalıkta Kayıp” adlı öyküsü ilk kez Türkçede!

Çeviren: Sabri Gürses

“Sıradışı bir şey var mı?”

“Size dediğim gibi…” diyerek omuz silkti Doktor Atta. Bardağını dikkatle kaldırdı, yarısını içti. “Size dediğim gibi… Sonuçta ben psikiyatr değilim, larengoloğum, ama onun boğazından bir şikâyeti yok. (Konuğu kibarca gülümsedi.) Genel olarak sinir sistemi ağır şekilde bozulmuş, bellek de, konuşma yeteneği de tümüyle kaybolmuş. Hareket koordinasyonu kaybolmuş –eli ayağı birbirine dolaşıyor, bir şeyi hangi eliyle alacağını hemen bilemiyor, bazen beş dakika oturuyor, bir türlü kalkamıyor–, öylece kalıyor. Kısacası benim için şu kesin, burada şaşıracak bir şey yok artık.”

Konuk anlayışla eğdi başını ve şöyle dedi:

“Daha orijinal vakalar da görmüştüm. Hiç unutmam…”

“Evet, evet, affedersiniz. Ben daha bitirmedim. Olay, elbette bu kadar değil. Onun vaka tarihini biliyor musunuz? Nasıl geldi o bize?”

“Birisi duymuş bu olayı herhalde. Emin değilim doğrusu. Sverhçastov Enstitüsü’nde yaşanan felaketle bir alakası olmasın?”

“Evet, var. Orada kapıcıydı. Vladislav Ded, kapıcı. Yeni jeneratörün durduğu bitişik laboratuvarda, Sta –Sta’yı, o korkunç derecede kötü adamı hatırlar mısınız?– orada bir patlama olmuş ve bir tür kısa devre yaşanmış. Kimse yaralanmamış –bir dakika, kesmeyin, ne diyeceğinizi biliyorum–, kimse yaralanmamış, çünkü herhalde laborantlar o sırada yemek salonundaymış. Oradan dönünce, Ded’in holdeki koltuğunda sakin sakin rüya gördüğünü fark etmişler. Laboratuvar da tabii ağır bir pis kokuyla, külle kaplıymış, yanmış teller varmış her yerde. Fakat anlaşılan, onun dışında genel olarak her yer yerli yerindeymiş –ama sözümü kesmeyin. Etrafı toplamaya başladıkları sırada bir ses duymuşlar– kırılan cam şangırtısı. Koridora fırlamışlar, zavallı Ded kâğıt gibi bembeyaz bir halde duvara yapışmış, öylece duruyormuş. Gözleri iri iriymiş, elleri kanlı iki kamçı gibi sarkıyormuş iki yanından. Önünde de paramparça olmuş dev bir ayna varmış. Gelenleri görünce irkilmiş, sütuna doğru çekilmiş, düşmüş, sürünerek uzaklaşmaya çalışmış. Orada yakalamışlar onu. Bizim kliniğe getirdiler, bizde de psikiyatri bölümü yok tabii –nereden olsun– psikiyatr da yok, Anakara’dan gelecek ilk gemi de en erken on beş gün sonra. Fakat bizde bir terapist-doktor vardı, genç bir delikanlı, ama çok akıllı, şeytan gibi yetenekli, sakin, derler ya, ruhu şad olsun.”

Konuk şaşkınlıkla kaldırdı kaşlarını, bir şeyler söylemek istedi. Atta ondan önce davrandı:

“Evet, evet, sizin hep sorduğunuz kişi bu. Herkesin –tabii sizin de– bildiğiniz patlamada oldu. Doğu binasının tamamı yıkıldı. On beş kişi öldü orada –Sta da orada laboranttı, bu terapist delikanlının adı Aveyesve’ydi, Artur Aveyesve, yani aramızdaki ismiyle Arçi– o da aralarındaydı. Laboratuarda bulunan, koridorda, yurtta bulunan herkes… Bu arada yeni kapıcı da. Zavallı radyasyondan yandı, canlı bir tek yeri kalmadı.”

“Ah, hastanız işe yaradı demek! Açıkçası nerede kaybolacağını, nerede bulacağını bilmiyor insan. Ama siz terapist-doktor hakkında bir şeyler söylüyordunuz.”

Atta şarabını içti, başını salladı ve koltuğuna daha rahat yerleşti.

“Artur uzun zaman önce psikiyatriyi bıraktığını ve tedaviyi olmasa da en azından hastaları takip etme işini üstlenebileceğini söylemişti. Ne kadar akıllı bir delikanlıydı! Biliyor musunuz, ben artık genç değilim, yaşlıyım, deneyimli bir hekimim, ergo kuşkucuyum falan, ama o beni sürüklemeyi başardı. Her şeyin kesin olarak açık göründüğü yerde problemler saptardı, her boşluktan, olası –ve olası olmayan– ve elbette asla vakit bulamadığı bütün deneylerin sonuçlarını öngörerek kurnazca sorulmuş bir yığın hipotez çıkarırdı. Anlamışsınızdır, bu deliliğin ortaya çıkış nedenleriyle ilgilenmişti. Koşullar, gerçekten de en hafif ifadesiyle pek açık değildi. Denek bir duvarın, sağlam bir duvarın arkasında bir patlama ve kısa devre oldu diye delirmişti!”

“Neymiş bu, sarsıntı mı, güçlü bir sinir bozukluğu mu, şok mu?” Konuğun iyice ilgisini çekmişti olay.

“Bilmiyorum” dedi açıkça doktor. “Kesinlikle bir şey gelmiyor aklıma. Şimdi bile. O zaman daha da az ilgilenebilmiştim. Ne içersiniz, Sino-Rua mı, yoksa Karketon mu?”

“Fark etmez” dedi konuk. “Anlatın lütfen.”

“Ben size Sino-Rua koyuyorum” dedi Atta, büfeden parlak etiketli koyu renkli bir cam şişe çıkartırken. “Muhtemelen bunu daha çok beğenirsiniz. Hayır, hayır, lütfen, bundan dolduracağım. İşte buyurun. Hafif hafif yudumlayın. Nasıl? Balözü mü? Kesinlikle! İşte böyle. Zavallı Ded’i gözlem altında tutmaya başladık. İhtiyarın ilk günleri korkunçtu. Yemek yemiyordu ve hemen hiç hareket edemiyordu. Özel odada, yatakta yatıyor ve saatlerce tavanı seyrediyordu. Ölmüş gibi kıpırtısız dururken birdenbire şiddetli nöbet geçiriyor, onu yatağa bağlamak gerekiyordu. Anlaşılır şekilde konuşamıyordu, sadece inmeli gibi inliyordu. Anlaşılan, dayanılmaz, geçmek bilmez bir korku yaşıyordu. Her şeyden korkuyordu: hastabakıcılar, sinekler, böcekler, makine sesi… Onu muayene ettiğimiz sırada bize nasıl da bakıyordu! Bir gün bir örümcek görünce kendini camdan atmak ister gibi oldu. Ama ben bütün bunlara hayret bile etmedim. Aslında, zamanında –yani enstitüdeyken, pratisyenlik yaparken– gördüğüm deliler tam da böyle bakardı. Artur daha o zamandan birtakım tuhaflıklar saptamıştı, ama onunla konuşma fırsatı bulamadım. Fakat günler geçti, Ded sakinleşmeye başladı, bir anlamda kendine geldi ve o sırada beni bile sarsan birtakım tuhaflıklar belirdi.”

Atta ağır ağır purosunu içti ve düşünceye daldı. Sonra devam etti:

“Biliyor musunuz, şu anda onun günlük davranışlarının nasıl tuhaf olduğunu açıklamak güç. Sonuçta deli olan her şeyi yapabilir –diye düşünülür genellikle– sonuçta o bir deli… Ama, anlıyor musunuz, bu deli biraz sıradışıydı, biraz anlaşılmazdı yani! Bir örnek vereyim: İçeri giriyorum, o yatakta oturuyor ve dikkatle ellerine bakıyor. Bana doğru geliyor, benim avuçlarımı inceliyor, kendininkilerle kıyaslıyor ve o sırada gözlerinden sağlık fışkırıyor. Capcanlı bir merak var onlarda ya da onunla akşamleyin bir patikada yürüyoruz, güneş okyanusa batıyor, gök kararmış, ay hilal halini almış. Elini aya, güneşe uzatıyor, bana parmaklarıyla ‘ikiyi’ işaret ediyor. Sonra göğsüne götürüyor elini, parmaklarıyla ‘altı’ yapıyor. Ama bir kez olmuyor bu, üç dört akşam boyunca tekrarlanıyor. Bu sırada da heyecanla bir şeyler mırıldanıyor. Bütün bunlar tuhaf. Geceleri de bazen sıçrıyor, korkunç bir şekilde bağırıyor, kapıları, pencereleri yumrukluyor. Yanına gidiyor, sakinleştiriyorlar, yatırıyorlar, sessizce kurtulmaya çabalıyor, ağlıyor, dilsiz gözyaşları döküyor ve büyük bir hayretle ıslak ellerine bakıyor. Ama en tuhafı daha gelmedi. Bir gün, o Arçi’yle gezinirken odasına girdim ve temizlik görevlisini hırsla duvarı kazırken gördüm. Ne oldu diye sordum. Yarısı kazınmış, zar zor belli olan bir resim gösterdi bana: Uçan kocaman bir kuş. Kömürle yapılmış. Temizlik görevlisine sorunca, ‘Bu kalıp gibi bir şey’ dedi, Ded bu resimleri duvarlara, yere, mobilyalara ilk kez yapmıyormuş ve temizlik görevlisi de her sabah onları kazımaktan bıkıp usandığı için yakınmış müdüre. ‘Aptal,’ dedim, ‘Defol hemen. Bir daha sakın kazıyıp temizleme’. Zavallının tuhaf yeteneğini böyle keşfettik. Bekleyin, soru sormayın şimdi, bildiğim her şeyi anlatacağım. En iyisi içkinizi için siz biraz. İşte öyle! Ertesi gün Artur’la birlikte hastanın yanına gittik, onu masaya çağırdık (artık bizi biraz anlamaya başlamıştı) ve masaya bir kâğıt, bir kurşunkalem ve resim için gerekli ne varsa koyduk. Uzun süre bir şey anlamadı, yani ben kalemi alıp bir at çizmeye çalışıncaya kadar. Bu atı gören Artur hastada korku nöbetinin tetiklenmesinden korktuğunu söyledi, ama Ded beni anladı. Hatırlıyorum, o sırada bütün bunların, delilerle konuşmaktan çok farklı ülkelerde yaşayan ve farklı dillerde konuşan iki insanın anlaşmasına benzediği düşüncesi doğdu bende. Öyle ya da böyle, Ded kalemi aldı ve işte…”

Atta iç çekerek bir defter çıkardı.

“İşte. Buyurun, bakın.” Masanın üzerinden ağır gövdesiyle uzanarak bir kâğıt parçası verdi.

Konuk dikkatle aldı kâğıdı, bakarken şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, gülümseyişi ince dudaklarında ağır ağır kayboldu.

“Şeytan!” dedi bir solukta.

Sarı kağıdın üzerine kalın, belirgin çizgilerle fevkalade tuhaf bir resim yapılmıştı: Alev alev bir ateş, ateşin başında birkaç insan figürü, etrafta yoğun, biçimsiz bir orman ve karanlık, karanlık, göz gözü görmez bir gece göğü ile açık renkli dar dört hilal, ormanın üstünde asılı duruyor. Tuhaf, doğaüstü bir büyü hâkimdi bu vahşi peyzaja. Konuk gözlerini kapadı ve birdenbire sıcak bir rüzgarla birlikte yabancı, ıslak, yoğun bir çiçek kokusunu üzerinde hissetti. Saklı ormanın fısıltısını, gece kuşlarının çığırtılarını ve ateşin başında oturanların nefeslerini duydu. O da duruyordu ateşin başında, incecik mızrağa tutunuyor ve geceyi dinleyerek kıpırtısız ağaçların gümüş tepelerinin üstünde duran parlak hilallere bakıyordu.

“Bu onun son resmi. Büyüleyici, değil mi?”

Konuk irkildi. Rüya gibiydi bu. Suçlu suçlu gülümseyerek büyülü resmi uzattı doktora. Doktor onu sayfaların arasına sakladı özenle. Gülümserken bakışları konuğunkilerle karşılaştı.

“Neler soracağınızı tahmin ediyorum. Hayır, Ded asla sanatçı değildi. Çocukken, okulda bile resim yapmayı sevmiyordu. Hayır, romantik de değildi, bunun için çok iyi eğitim almıştı. Kemiklerine kadar ciddiyet kaplı bir insandı. Okumayı sevmezdi ve orman ateşi falan da hiç görmemişti. Resimlerinin bu kadar tuhaf konularını ve yeteneğini nereden almıştı, bilmiyorum. Evet evet, onun sayısız çizimi vardı ve hatta bir de küçük yağlıboya tablosu var. Renk seçimi beni dehşete düşürdü, hiç mavi insanlar ve yakıcı yeşil bulutlar görmemiştim. Ama resim muhteşemdi. Gece ormanının iç çekişini duydunuz mu? Tablo şarkı söylüyordu! Tanrı şahidimdir, suların şıpırtısını ve ağustos böceklerinin cıvıltısını duydum ben. Zaman zaman uzun otların arasında ilerleyen mavi insanların hışırtılarını bile duyuyormuşum gibi geliyor. Bir sürü resminde hep o aynı kuşu çizdi, size bahsettiğim kuşu.”

“Ama neredeymiş bütün bunlar?” diye patladı konuk.

“Aha” dedi hoşnutlukla doktor, “Bakın sizi de ele geçirdi. Daha önce hiç heyecanlandığınızı görmemiştim! Bakın hele! Ben bu dört hilalli geceyi rüyamda bile gördüm. Nerede bütün bunlar? Kayıp! Arçi’yle birlikte kayboldu, şanlı küçük Arçi’yle birlikte. Bu resimleri Sta’ya göstermek için aldı, Arçi ile Sta yakın arkadaştılar, alıp Enstitü’ye gitti. Onları göstermeyi başardı mı bilmiyorum, ama sabahın onunda gitti, saat on ikide doğu binası yıkılmış ve alevlere kapılmıştı. Hatta onun cesedini de bulamadık, ne Arçi’nin ne Sta’nın ne de laborantların, alevler arasında kalıp yandılar…”

Atta sustu, bardakla oyalandı, kadehi uzun zaman önce bir kenara kaldırmıştı. Uzun süre sustular, sonunda konuk şöyle dedi:

“Affedersiniz Atta, ama hikâyenin sonunu dinlemek istiyordum.”

“Sonu mu? Buydu sonu. Patlamadan üç gün sonra gemi geldi ve Ded’i alıp götürdü. Çok dokunaklı bir vedalaşma oldu. Bir konuşma yaptı, yemin ederim, tek kelimesini bile anlamasam da, çok kapsamlıydı. Bana son çalışmasını hediye etti.” Atta defterin üzerine koydu elini. “Ben de onu akıl hastanesinden kurtarmak için elimden geleni yaptım. Sonra başına neler geldi, bilmiyorum. Akrabaları onu çok seviyor ve ona üzülüyorlardı, söylenenlere göre, onunla birlikte anakaraya bir yere gitmişler. Nereye, bilmiyorum.”

“Ama bu ne peki, bir dahinin sayıklaması mı? Doğanın bir şakası mı? Nesi var bu adamın, Atta?”

“Bilmiyorum” dedi dalgın dalgın Atta, “Ne yazık ki kimse bilmiyor. Zavallı Arçi, ölmeden önce kapsamlı bir kuram geliştiriyordu, ama anlattığı sırada uykum vardı, çok az şey anladım ve çok azını hatırlıyorum… Bu hastalığa ‘belleğin bulunması’ diyordu. ‘Bellek,’ diyordu, ‘Beynin ve onun içindeki süreçlerin kafesidir’. Eğer kafesin yerini değiştirecek ya da süreçleri değiştirecek olursak, insan bir belleği kaybedip başka bir tane ‘bulabilir’. Sözgelimi kafasına bir meşe sopası yerse kafesler öyle bir yerleşir ki kafaya, sözgelimi başka bir yerde ve başka bir zamanda, başka bir ailede doğmuş ve hayatta birtakım sarsıntılar yaşamış bir Amerikalı ortaya çıkabilir. Hatta daha da iyisi, isterse Amerikalı olmasın, ama diyelim ki Papualı olsun. Şöyle diyelim: Adam beyin sarsıntısından aklını ve belleğini yitirdi. Zavallı boş bir umutla, ‘beyaz insanlar ona Fiji Adası’ndan buraya nasıl düştüğünü ve onun başına neler geldiğini açıklasın’ diye okyanus lehçesiyle bizi azarlayıp duracaktır. Anladığım kadarıyla bu tip bir şeyler söylüyordu Arçi. Belleği kazanmak, evet, tam böyle. Ne oldu?”

“Yani, affedersiniz. Bu örnek biraz… E-e-e, nasıl söylenir… Kurbanın, dediğiniz gibi, genel olarak var olmamış bir insanın ya da mesela gelecekteki bir insanın belleğini ‘kazanması’ mümkün mü? Sizi doğru mu anladım?”

Atta onaylayarak sustu, heyecanla salladı başını ve purosunu içti. Konuk omuz silkti:

“Yani biliyorsunuz…”

Yine bir süre sustular, mavi dumanı seyrettiler.

“Peki nerede olabilir bu ihtiyar?”

“Tanrı aşkına, ona uygun bir yerdedir. İnsanlara, onun için yeni olan dünyaya alışmıştır, bir yerlerde geziniyor, nasıl ve nereden çıkıp geldiğini anlamaya çalışıyordur, yani Artur Aveyesev’in son teorisine göre böyle olması gerekir.” Doktor Atta ayağa kalkıp büfeden yeni bir şişe çıkardı. Portakal kokulu içkiyi açarken şöyle dedi: “Sanırım konyak içeceğiz. Vedalaşmak için.”

Evet, kalabalıkta kayıp bir halde, tek başına ve zavallı bir halde geziniyor. Büyük şehrin sonsuz gürültüsüne, tuhaf insanlara ve sirenlerin ulumasına alıştı. Hatta metroya binmeyi bile öğrendi. Ama şehir onu eziyor, boğuyor. Sadece geceleri, sokaklarda fenerlerin ışıkları sisin içinde sarı sarı yandığı zaman, biraz canlanır gibi oluyor. Otobüs duraklarındaki insanlara yanaşıyor ve başlarının üzerine bakarak her şeyi yüksek sesle o tuhaf kuşdiliyle söylüyor. İnsanlar telaşla çekiliyor ya da gülümsüyorlar, parmakla gösteriyorlar onu ve kimse, tek bir kişi bile, bu sönük yaşlı gözlerinin şimdi neyi gördüğünü bilmiyor; oturanların karanlık yüzlerinde yalım yalım ateş, uyuyan çalılıklar ve kıpırtısız dorukların üzerinde, gümüşsü ışıklarıyla kızarmış, ortalığı ışıl ışıl aydınlatan dört hilal…

Not: “Zateryanni v tolpe” (1955), Boris N. Strugatski’nin (1933-2012) kardeşinden ayrı olarak yazdığı ilk öyküdür.

Öykünün Rusçası için >>>

Rusça aslından çeviren: Sabri Gürses – edebiyathaber.net (10 Ocak 2013)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r