Masthead header

Modern bir fantastik masal | Ömer Ünal

“Bir insanın ruhuna ancak onun gerçek öyküsünü bilirsen dokunabilirsin.”

Ahtapotun Rüyası sy. 192.

Türk yazın tarihinde ilk kez Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde adını gördüğümüz Grekçe kökenli “ahtapot” sözcüğü, sekiz anlamına gelmektedir. Birçok mitolojide ve halk bilim ögelerinde deniz canavarları olarak sıfatlandırılan ahtapotlar; İskandinav mitolojisinde Kraken, Aynu folklorunda Akkorokamui ve Antik Yunan’da ise Gorgonlar adlarıyla çıkıyorlar karşımıza.  

Dünya sinemalarında çoğu kez korkutucu bir figür olarak gördüğümüz ahtapotlar, Sezgin Burak’ın aynı isimdeki çizgi romanından uyarlanan Tarkan: Viking Kanı isimli sinema filminde de Türk sinemaseverlerinin bilincinde uzun süre asılı kalmıştı.

Belki de bu asılı kalma, kollarıyla tutunma ve bağımlı bırakma özellikleriyle yazarların kaleminde de kendisine yer edindi. Nitekim, bağımlılık ve bağlılık arasındaki ince çizgiyi Türk mitolojisinden esinlenerek irdeleyen Barış Müstecaplıoğlu’nun son eseri Ahtapot’un Rüyası’nda da onları; fikirlere ve hayallere bağlı kılan birer varlık olarak görüyoruz.

Kitabın başkahramanı Hasan; terk edilmenin ona yüklediği dayanılmaz sancılarla başa çıkmaya çalıştığı günlerde antikacıdan edindiği kadim bir masayla düşlerine çöreklenen acılara tutunmaya başlar. Ancak bu bağlılık, aslında masadan kolları çıkıveren gizemli bir kadına değil de unutamadığı ayrılıklara ve terk edilişlere birer naziredir.

Kitapta, yazarın daha önce kaleme aldığı “Gerçekler Kırıldı” adlı eserinden de tanıdığımız Rıfat Efendi’yi ve Hasan’ı farklı alemlerde dolaşırken görüyoruz. Bir yandan da genç bir kadının ölüler diyarında cüce bir tepegözle (Mustak) geçmişi değiştirmeye çabaladıklarını okuyoruz.

Gulyabani, Cerbegen, Tepegöz, Şahmeran ve Zümrüd-ü Anka gibi mitolojik karakterlerin yanı sıra Dede Korkut Hikâyeleri’nden çok iyi tanıdığımız Selcen Hatun ve Basat’ı da maceranın içerisinde buluyoruz.

Neil Gaiman’ın Yok Yer ve Yolun Sonundaki Okyanus kitaplarındaki girift olay örgüsünü, özellikle Rifat Efendi’nin evinde çıktıkları düşsel yolculuklarla beraber gelişen olaylar zincirinde epeyce duyumsuyoruz. Bu bölümlerdeki geçişler ve kimi ifadeler okuru yorabilir ancak eserin geneline sirayet eden o kadim yıllardan miras kalan kokuyu içimize teneffüs ettiğimizde eserin yalınlığı ve akıcılığı karşısında da kendimizi alamayabiliriz.

Söz konusu kadim kokunun gösterişli ahşap masadan geldiğine eminim. Siz de bu mitolojik evrene merak duyuyorsanız ve özellikle modern bir masal okumayı arzuluyorsanız yazarın “Bu benim Kara Kulem!” dediği kitabını mutlaka görmelisiniz.

Ömer Ünal – edebiyathaber.net (15 Nisan 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r