Masthead header

“Metal Fırtına”nın yazarı Orkun Uçar’dan yeni roman

Orkun Uçar’ın yeni romanı “Absentium” Antares Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Metal Fırtına serisi ve fantastik romanlarıyla bir dönem Türkiye’nin en çok satan yazarları arasında yer Orkun Uçar artık yeni yayınevinde! Antares Yayınları olarak Orkun Uçar’ın hem eski hem yeni kitaplarını önümüzdeki aylarda peş peşe yayınlayacağız. Absentium: Yazarın Dönüşü, Uçarı’ın uzun zamandır üzerinde çalıştığı, okurların merakla beklediği bir roman. Üstelik bu kitap, Orkun Uçar’ın da “dönüşünü” simgeliyor adeta.

Arka Kapak

İlk kitabıyla popüler olmuş, çoksatan bir yazar cinayetten hüküm giyer ve on iki yıl hapis yatar. Tüm itibarı yerle bir olmuş, kitapları toplatılmıştır. Halkın ve basının gözünde bir yazardan çok bir katildir artık. Hiçbir şey yazmaz olur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra da değişen bir şey olmaz. Yoksul ve bitkindir.

Ama hayatın her zaman söyleyecek yeni bir sözü, insanı şaşırtacak bir sürprizi vardır.

Yazarın dönüşü için, zaman çarkı dönmeye başlamıştır.

Bir eser, yaratıcısından bağımsız düşünülebilir mi? Adaletin terazisi kusursuz mu çalışır? Sosyal medyada linç edilmek sanıldığı kadar kötü müdür? Absentium: Yazarın Dönüşü, biraz da bu soruların çemberinde tekinsizce dolaşan bir hikâye.

Kitaplarıyla yüzbinlerce okura ulaşan Orkun Uçar’dan yine soluksuz okunacak yepyeni bir roman.

Tadımlık

Artık boş olan Alman hastanesi binasının yan kapısının önünden geçerek Sıraselviler’e çıktım, oradan da Beyoğlu’nun arka sokaklarına daldım. Yavaş yavaş etrafa bakarak yürüyordum, nasılsa yetişmem gereken bir işim yoktu.

Soğuk rüzgâr kemiklerime kadar işliyordu. Ama insanın içini Beyoğlu’ndaki değişiklik kadar acıtamazdı; Türkçe duymak giderek zorlaşıyordu buralarda. Kulağımı Arapça, Farsça konuşmalar tırmalıyordu. Ağaçlar sökülmüş, beton çölüne dönmüştü. Yine de bunun geçici bir dönem olduğunu umuyordum. Bir sel gibi vurup gidecekti, yaralar sarılacaktı.

Son zamanlarda favorim olan bir lokantaya girdim. Günün menüsü sadece yedi liraydı; tabldotta birer kepçe süzme mercimek çorbası, pilav, nohut, bir kaşık yoğurt ve yarım elma… İnsan daha ne isterdi ki?

Tabldotta ne var ne yok süpürdüm, ekmekle kalan yemek sularını sıyırırken biri karşıma oturdu. “Abi ben de seni arıyordum, burada bulmasam telefon edecektim.”

Ercan’dı bu… Ya da herkese söylediği gibi; “Bana Ercü diyebilirsiniz.” Saçlarını yanlardan kazıtmış, üstte küçük bir topuz yapmıştı. İnce, platin beyazı çerçeveli gözlüklerinin camları numaralı değildi. Mor ve siyah desenli atkısıyla birazdan Heidegger üzerine bir sunuma çıkacakmış gibi gözüküyordu.

Selamına karşı, “Hava çok soğuk ama açlığın çağrısına uymamak olmaz,” diye huysuz bir ihtiyar gibi homurdandım.

Aslında onu gördüğüme sevinmiştim, zira bana ufak tefek işler paslıyordu. Her deliğe girip çıkan, herkesi tanıyan tiplerdendi; yayınevleri, dizgiciler, kast ajansları, reklam ve prodüksiyon şirketleri av sahasıydı. Akla hayale gelmeyecek yerlerde karşınıza çıkardı. Beni arıyorsa biraz para kazanacağım anlamına geliyordu.

Çorbasını hızla kaşıklarken, “Elimde bir dosya var abi,” dedi. “Bir roman… Yazarı kendi bastıracakmış. Hemşire ile aşk yaşayan bir doktorun sonu ayrılıkla biten hüzünlü hikâyesi. Adam edilmesi lazım.”

“Hayatım roman türünden bir şey galiba,” diye güldüm.

“Tahmin edeyim, yazar doktor değil mi?”

Ercan elini boş ver der gibisinden salladı. “Öyle abi ama bize ne, önemli olan alacağımız para.”

“Kaç kelime?”

“Yanılmıyorsam kırk bin abi, iki yüz civarı kitap sayfası eder. Sana üç yüz lira vereceğim. Bir hafta süremiz var.”

Kaşlarımı çattım. “Bu para çok az yahu Ercü!”

Ercan yaşamak için her şeyi yapardı; köpekbalığı gibi sürekli hareket etmesi, avlanması gereken bir türdü ama bana karşı garip bir şekilde dürüsttü. “Abi toplamda bin üç yüz alacağım ama gerisi lazım,” dedi. “Sana başka bir kıyağım olacak.”

Eliyle mermer masa yüzeyindeki ekmek kırıntılarını iterek temiz bir alan oluşturdu. Otururken sandalyesinin ayağına dayadığı askılı çantayı kaldırıp üzerine koydu. Ben içinde bahsettiği dosyanın çıktısı var zannetmiştim ama fermuarı açıp kalın, ağır, tank gibi bir laptop çıkardı.

“Bu Gamze’nindi. Yeni bir teknoloji harikası almış. Bunu ne yapacaksın diye sordum. Herhalde birine veririm dedi. Kimin işine yarayacak ki, milattan önce diye ısrar ettim, el koydum.”

“Hayırlı olsun,” dedim bardağıma suyundan doldururken.

“Sana olsun abi, bu artık senin.”

Benim mi? O kadar uzun zamandır birinden hediye almamıştım ki gözlerim hemen yaşardı ama ağlamamayı başardım. O benim halimi fark etmeden konuşmaya devam etti.

“Format atıldı. Word Starter programı yüklettim. Yazmaktan başka bir şeye kullanmazsın sen zaten. Evde internetin yok ama bir kafeye filan gidersen bağlanabilirsin. Google Chrome, Firefox tarayıcıları var. Oyun oynaman zor, ekran kartı eski. Geçen yıl yeni hard disk alınmış. Tahmin edebileceğin gibi pili sizlere ömür… Sürekli prize takılı çalıştırman lazım. Ama ısınma sorunu yok, fanı yakınlarda değiştirilmiş.”

Gençlerin yüzüne bakmayacağı, çivi çakabileceğin kadar akoz ve ağır bir makineydi ama bu hapisten çıktığımdan beri ilk bilgisayarım olacaktı. Elimi siyah ve soğuk yüzeyinde gezdirdim. Ercan cebinden küçük, kırmızı plastik bir şey çıkardı.

“Bu flaş bellek, yanındaki yuvasına takarsın. İçinde bahsettiğim roman dosyası var. Masa üstüne taşır, üzerinde çalıştıktan sonra yine buna yüklersin.” “Herhalde biliyoruz bunun ne olduğunu,” dedim. “Bilgisayarım yok ama yabancısı değilim.” Ercan, “Sürprizlerim bitmedi abi,” dedi. “Bilgisayarına eski yıllardan rock metal albümlerinin çoğunu yükledim.

 Küçük cebe benim yedek kulaklığımı koydum. Çalışırken dinleyebilirsin.”

“Hadi canım!” dedim mutlulukla. En çok bu habere sevinmiştim.

Gecikmiş Noel Baba gibi gelmişti çocuk.

Eve internet bağlatıp bağlatamayacağımı düşünüyordum. Bütçemi iyice zorlardı ama zamanımın çoğu dört duvar arasında geçtiği için sıkıntımı azaltırdı. Belki komşulardan birinin modemini kullanabilirdim ama bugün taşınan kız dışında merhabalaştığım biri bile yoktu. Zaten bu devirde kim kime şifresini verirdi ki? Ercan bir makine hızıyla yemeklerini tüketti. “Hadi abi bir yere gidelim. Bira ısmarlarım, hem piyasadaki yeni dedikoduları anlatırım.”

Bilgisayarı tekrar çantasına sokup, onu da omzuma takarken, “Birayı sen iç,” dedim. “Bana çay ve tost alsan yeter.” Daha tam doyduğum söylenemezdi. Alkol yaramıyordu bünyeme, hapishanede böbreklerimi üşütmüştüm. Bir bardak içsem sabaha dek işerdim. Sigarayı bırakıp parasızlıktan zorunlu diyet yaptığım, tek öğün yediğim düşünülürse sağlıklı yaşıyorum diyebilirdim. Tek eksiğim spordu. Günüm gittikçe güzelleşiyordu, yeni komşum uğurlu gelmişti. Üç yüz lira kazanacaktım, üstüne bir de bilgisayarım olmuştu.

edebiyathaber.net (9 Kasım 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r