Masthead header

Meryem başörtülüydü ve çocuktu henüz | Menekşe Toprak

meneksefoto1980’li yılların başları, Almanya’nın Köln kenti. İlkokulu bitirmiş, ortaokula başlamışım. Okulda yaşıtım birkaç Türk çocuk daha var. Remziye ve Gül’le aynı sınıfta değiliz ama onların sıkı iki arkadaş olduklarını biliyorum. Hep birlikte dolaşıyorlar; diğer çocuklarla hemen hemen hiç iletişimleri yok gibi. Remziye iri yarı, güçlü bir kız. Gül ise soluk benizli, sıskacık; adeta arkadaşının gözünün içine bakıyor. Henüz on bir on iki yaşlarındayız, Remziye taş çatlasa on üç.

Remziye bir gün örtünmüş olarak geldi okula. O zaman şimdi Almanya’da örtünen kızlar arasında yaygın olan, başı ve boynu sımsıkı saran, modaya uygun bir örtünme biçimi bilinmiyordu. Remziye uzun bir pardösü giyinmiş, boynuna ve göğsüne salınan alacalı bir başörtü takmıştı. Zaten her şeye mesafeyle bakan uzak bakışları bu yeni görüntüsüyle birlikte somut ve sert bir duvar örmüştü etrafına. Sokaklarda küçümsenerek bakılan başı kapalı Müslüman kadınlardan biriydi artık Remziye. Yaşıtı Alman çocuklar içinse adeta parmakla gösterilen bir görsel şölen. Bizler hâlâ çocukluğu üzerinden atamamış, teneffüslerde hoplayıp zıplar, oraya buraya tırmanırken Remziye yanında arkadaşı Gül’le uslu uslu bir kenarda oturur, ne kimsenin kendisine yaklaşmasına izin verir ne de alaylara aldırırdı. Gün geldi, Gül de kapandı, tıpkı Remziye gibi. Biz henüz yeni yeni serpilmeye başlamış baş belası ergen bedenlerimizle ne yapacağımız bilmez bir halde komplekslerimizle didişir, modaya uygun olan markalı spor ayakkabıların en cool olanının hayalini kurarken, onlar çoktan ne istediklerini bilen olgun kadınlara dönüşmüş, adeta dokunulmaz bir ayla ile çevrelenmişlerdi.
Teneffüslerde gördüğüm bu kızlarla haftada bir kez Türkçe ve din derslerinde yan yana geliyorduk. Din dersinde bir hatip, bir uzman kesilirdi Remziye, bakışlarındaki o kibirli güç bir bir ortaya dökülürdü. Çok şey bilirdi inancına dair;  peygamberin hayatını, faniliği, Allah korkusunu, günahı. Allah’ın kelamı olan Kuran’ı okumaktan söz ederdi. Üstelik sadece Kuran’dan değil başka kitaplardan da söz ederdi Remziye. Benim de tanıdığım, okuduğum kitaplardan. Onun çoğu zaman uzak ve ürkütücü gelen dünyasına rağmen, belki de bu ortak noktamız yüzünden, kendimi ona yakın hisseder, onun dünyasını merak ederdim.    

Bir gün din dersi öğretmenimiz bizi bir apartmanın alt katında bulunan bir camiye götürdü. Oğlan çocuklar caminin bir yanına, biz kızlar başka bir yana. Dört kızız. Remziye ve Gül ev sahipleri gibiler. Remziye’nin yedeğindeki bir örtüyle kapattım başımı. Tuhaf bir ürküntüyle, bir şeyleri yanlış yapacağım duygusuyla iki kızın ardına takılmışım. Remziye’yle Gül gururla yürüyor, kendi tevekküllü dünyalarını seyrettiriyorlardı biz diğer iki kıza. Bir çeşit rehber gibiydiler. Derken halıya çöktüler, Remziye çantasından bir tespih çıkardı, dudakları kıpır kıpır duaya başladı. Dua koyulaştı,  kız sağa sola devinmeye ve çok geçmeden zangır zangır titremeye başladı. Gül de ona katılmıştı ama onunki çok açık taklitti, Remziye’nin gücüne, dirayetine kapılmış, bir kız arkadaş sevgisiydi. Biz kapalı olmayan iki kız, birbirimize bakıyor, ne yapacağımızı bilmiyorduk.

Belki de o gizli merakımı fark eden Remziye, beni kendi dünyasıyla tanıştırmak istemiş ama tam tersi bir etki yaratmıştı. Çünkü inancın o tapınma halinin seyirlik hiçbir yanı yoktu, transa geçmiş bir gövde sadece korkutucuydu. Üstelik onların dünyasını anlamaya çalışan iki kız tarafından seyredilirken Remzi’yle Gül’ün kendilerini dualarına bütün gövdeleriyle kaptırabilmeleri de imkânsızdı. Büyü bozulmuş, Remziye’nin dünyası cazibesini yitirmişti gözümde. Sonra neler yaptı Remziye, onun arkasında bir taklitçi gibi duran Gül neye dönüştü, hiç bilmiyorum. Zaten on beş yaşıma geldiğimde Ankara’daydım artık.

35004Ankara’da Yenimahalle’de oturuyoruz. Alt kat komşumuz Emine Abla kapalı bir kadın, kocası din dersi öğretmeni. Şişman mı şişman, iyi mi iyi, güleç yüzlü bir kadın Emine Abla. Apartmanın zemin katında ise son derece muhafazakâr başka bir aile yaşıyor. Ailenin iki kızı, bir oğlu var. Büyük kızları Meryem’in kıvır kıvır saçları ateş kızıllığında, çilli yüzü bebek gibi. Meryem’le her karşılaştığımızda içten, parlak bir gülümseme yayılıyor yüzüne.
Bir eylül sabahı, Meryem beyaz bir başörtüsüyle kapanmış olarak okula gitmeye başladı. İlkokul bitmiş, İmam Hatip’e gidiyordu artık. Bundan böyle sadece okula giderken değil, sürekli başını örtecekti Meryem.

Örtünen bu çocukla da aramıza yeniden aşılması imkânsız duvarlar örülmüştü. Remziye’den kalma bir korku belki de. Hâlbuki alt komşumuz Emine Abla’yla anlaşıyorduk. Üniversiteye yeni başlamıştım, kardeşim ve ağabeyimle kurduğumuz öğrenci evinde arada bir Emine Abla’nın getirdiği nefis kekler, sarmalar, dolmalarla bir çeşit şölen yaşıyorduk. Dünyamı merak ederdi Emine Abla, düşüncelerimi, okuduğum kitapları… Kapalıydı ama onun bir kez bile dinden, dini inançlarından söz ettiğini hatırlamıyorum. Kocasının son derece muhafazakâr olduğunu, evlerine gelen misafirlerin haremlik selamlık oturduğunu, erkeklerin yemek servisini bile kocasının yaptığını biliyordum. Hiçbir zaman kendi yaşamından yakınmayan bu kadın konuşmayı severdi; ben apartmanda, mahallede olup bitenleri ondan öğrenirdim. Meryem’in hikâyesini de. Meryem ne İmam Hatip’e gitmek istiyor ne de örtünmek. Ama bunu ailesine söylemeye cesaret edemediğinden içini Emine Abla’ya döküyor, belki de güvendiği bu kadından yardım istiyordu.

Bu bilginin etkisiyle olsa gerek, Meryem’i izlerdim bazen. Kız, sokakta çın çın çınlayan sesleri ancak karanlık çöktüğünde kesilen çocukların arasına pek katılmazdı, katılsa da bir bahçe duvarına oturur, ip atlayan, zıp zıp zıplayan yaşıtı kızları seyrederdi uzaktan. Hayır, Remziye gibi değildi bu kız, yüzü dışa açıktı, hareketi seviyordu; hüzünlü duruşu bile anında renkli bir gülüşe çevrilebiliyordu. Arada bir o da kızların oyunlarına katılırdı ama örtünmeyle beraber dayatılmış başka kurallarla da baş ediyor olmalıydı ki bu katılımı çok sınırlı olurdu, zaten uzun eteği, ikide bir başında kayan başörtüsü diğer kızlar gibi rahat hareket etmesini engelliyordu.

Bir sabah kalabalık gruplar, tesettürlü, çarşaflı kadınlar girip çıkmaya başladı Meryemlerin evine. Onca kalabalığa rağmen tuhaf bir sessizlik, bir yas havası hâkimdi apartmana. Derken aynı gün kapımız çalındı, Meryem’in yenilerde örtünmeye başlamış olan kız kardeşi, kızarmış gözlerle bir kap uzattı bana ve “bu Meryem’in helvası” dedi. Meryem ölmüştü. Akşam banyo yaparken şofbende gaz sızıntısı olmuş, Meryem zehirlenerek ölmüştü.

Ama ben aynı akşam Emine Abla’dan şunları öğrenecektim: “Meryem çok mutsuzdu, örtünmek istemiyordu. Günahını almayayım ama ‘Allah canımı alsa da kurtulsam,’ der dururdu. Korkarım Meryem intihar etti.”

İntihar mı yoksa bir kaza sonucu mu ölen bu kızın hikâyesini yazmaya çalıştım kaç kez. Ama yazdıklarım hep yarım kaldı. Hâlâ onun iç dünyasından hareketle kaleme alınmış ama bitirilememiş intihar hikâyeleri durur eski dosyalarımda. Belki bana uzak olan, çok korktuğum yabancı bir dünyayı yazmaya çalışırken onu yargılamak gibi bir sonuca varacağımı ve böyle bir yargıya hakkımın olmadığını düşündüğüm için bitirememiştim o hikâyeleri. Çünkü ben Alevi bir aileden geliyorum, başörtüsü hiçbir zaman gündemimizde olmadı, annemin saçlarını tam örtmeyen başörtüsü en son otuz yıl önce, bir parkta, “Bunu niye takıyorsun be anne!” diyen erkek kardeşimin parmakları arasında havada kavis çizerek çırpınmış, sonra bir daha annemin başına yerleşmemek üzere rüzgâra kapılıp gitmişti.

Başörtüsü yasağının kalkmasıyla birlikte örtünmenin ana okullara kadar inebilme olasılığının konuşulduğu bugünlerde, özgürlüklerden söz edilirken benim aklıma ister istemez Meryem geliyor. Aklıma iffetsiz bir dünyaya başörtüsüyle başkaldırmış gibi görünen on üç yaşındaki Remziye geliyor, sadece yabancı bir ülkede, yabancı bir dil ortamında yegâne arkadaşı olduğu için ona ayak uydurmuş olan Gül geliyor. Meryem baskıcı bir ailenin değil de, başka birilerinin, mesela Emine Abla gibi birinin kızı olsa, bugün yaşıyor olur muydu? Peki, örtünmek kadınlığa mahsus bir şeyse, on bir on iki yaşındaki bir kız kadın mı? Bir bahçe duvarının üzerinde oturmuş, mahallenin diğer çocuklarını izlerken oyuna katılmak için can atan Meryem’in örtülü başı, örtünün arasında yandan gördüğüm çilli yüzü. Meryem neşeli olabilecek çok güzel bir çocuktu ama henüz çocuktu işte.

Menekşe Toprak – edebiyathaber.net (2 Ekim 2014)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r