
Dünyaya gelişini, Papirüs Dergisi’nin Mayıs 1970 tarihli KENDİLERİ özel sayısı, “Yaşantım” başlıklı anlatısında: “İzmir’de, Bahribaba Parkının üstünde, iğri sokaklı, bozuk kaldırımlı, ıslak yokuşlu Damlacık Semtinin Kılıcı Mescit Sokağı. Orta sınıftan bir Türk ailesi. Babamın babası Ahmet Fahri Efendi, çalışkan, tuttuğunu koparan, mavi gözlü bir baladur. (…) Ve 29 Şubat 1932… Ege Denizi’nin sırtlarına, mavu gözlü dedimin iki katlı, koruk asmalı evinde dünyaya geliyorum. Cılız ve sessiz geçiyor esmer çocukluğum.” diye özetler Tevfik Akdağ. Buradan başlayan hikâye uzun bir şiire ulaştırır bizi.
***
Türk şiir tarihinde bazı şairler eserlerinden daha çok isimleriyle, bazıları ise isimlerinden çok şiirleriyle yaşamaya devam ederler. Bir başka grup ise hem şiirleri hem isimleri zamanla edebiyat tarihinin kıyı bölgelerine çekilir. Tevfik Akdağ bu üçüncü gruba dâhil edilebilecek isimlerden biridir. Ebru Özgün’ün “İkinci Yeni’nin Kuytusunda Bir Şair ve Düş/ün Adamı Tevfik Akdağ” adlı kapsamlı çalışması, tam da bu unutuluşun nedenlerini sorgulayan ve Türk şiir tarihindeki boşluğu doldurmayı amaçlayan önemli bir monografi olarak dikkat çekmektedir.
Yaklaşık beş yüz sayfaya yaklaşan hacmiyle eser, yalnızca bir şair biyografisi sunmaz; aynı zamanda Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en önemli hareketlerinden biri olan İkinci Yeni’nin sınırlarını, etkilerini ve yazınsal izlerini yeniden tartışmaya açar. Bu yönüyle çalışma, Tevfik Akdağ üzerine yazılmış ilk kapsamlı monografi olmanın ötesinde, Türk şiir tarihinin nasıl yazıldığına ilişkin eleştirel bir müdahale niteliği taşımaktadır.
Kitabın giriş kısmında Özgün’ün en dikkat çekici iddiası, Tevfik Akdağ’ın İkinci Yeni şiirinin “ana ilmeklerinden biri” olduğu yönündeki değerlendirmesidir. Bu iddia önemlidir; çünkü Türk şiir tarihi yazımında İkinci Yeni denildiğinde genellikle Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, İlhan Berk ve Sezai Karakoç çevresinde şekillenen bir merkez anlatı kurulmuştur. Akdağ ise çoğu zaman bu çemberin kıyısında anılmıştır. Özgün’ün çalışması tam da bu noktada müdahale eder ve Akdağ’ın yalnızca “unutulmuş bir şair” değil, hareketin oluşumunda etkin rol üstlenmiş bir isim olduğunu ileri sürer. Bu yaklaşım, edebiyat tarihi açısından son derece kıymetlidir; ancak aynı zamanda tartışmaya açıktır. Çünkü Akdağ’ın hareket içindeki etkisi ile şiir tarihindeki görünürlüğü arasında ciddi bir orantısızlık vardır. Eğer gerçekten hareketin temel isimlerinden biriyse neden şiir kamusu onu bu kadar kolay unutabilmiştir?
Kitabın merkezinde yer alan temel soruyu yinelemeye çalışırsak: Eğer Tevfik Akdağ gerçekten İkinci Yeni şiirinin önemli isimlerinden biriyse, neden bugün Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever ya da Ece Ayhan kadar görünür değildir?
Ebru Özgün bu soruya yanıt ararken öncelikle şairin yaşam öyküsünü ayrıntılı biçimde ortaya koyar. Biyografi ile poetika arasında organik bir ilişki kurulur. Özellikle İzmir’de başlayan çocukluk yılları, savaş dönemi yoksunlukları, Mülkiye yılları, Ankara’daki edebiyat çevreleri ve geçim mücadelesi, şiirin oluşum koşullarıyla birlikte değerlendirilir. Böylece çalışma, biyografiyi yalnızca kronolojik bir anlatı olarak değil, poetikanın oluştuğu toplumsal ve psikolojik zemini açıklayan bir araç olarak kullanır ve Akdağ şiirindeki varoluşsal kırılmaların kaynağı olarak yorumlanır.
Kitabın ilk önemli katkısı burada, şairin hayatını şiirle birlikte okumasında ortaya çıkar. Türk edebiyatında birçok monografi sanatçının hayatını ve eserlerini birbirinden ayrı alanlar olarak ele alırken, Özgün biyografi ile poetikayı iç içe okumayı tercih eder. Akdağ’ın çocukluk yoksulluğu, aidiyet duygusundaki kırılmalar, ekonomik sorunlar ve yalnızlık deneyimi onun şiirindeki temel temalarla ilişkilendirilir. Böylece şairin şiiri tek başına estetik bir ürün olarak değil, yaşanmışlığın dönüştürülmüş biçimi olarak değerlendirilir.
Bu bölümün dikkat çeken bir başka yönü ise Akdağ’ın Mülkiye yıllarına ayrılan geniş alandır. Özgün burada yalnızca bir öğrencilik hikâyesi anlatmaz; aynı zamanda İkinci Yeni’nin oluştuğu entelektüel çevreyi de görünür kılar. Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Yılmaz Gruda ve diğer isimlerle kurulan ilişkiler, Akdağ’ın şiirsel gelişiminin kolektif bağlamını ortaya koyar. Bu durum bize İkinci Yeni’nin sanıldığı kadar bireysel bir hareket olmadığını; aksine yoğun bir arkadaşlık, tartışma ve etkileşim ağı içinde şekillendiğini gösterir.
Bununla birlikte bölümün en ilgi çekici tartışması, Akdağ’ın İkinci Yeni’den toplumcu duyarlılığa yönelişi üzerine yapılan değerlendirmelerdir. Türk şiir tarihinde İkinci Yeni ile toplumcu şiir genellikle birbirine karşıt kutuplar olarak düşünülmüştür. Özgün ise Akdağ örneği üzerinden bu ikiliği sorgular. Ona göre Akdağ, İkinci Yeni’nin imgesel ve dilsel kazanımlarını terk etmeden toplumsal meselelerle ilgilenebilmiştir. Bu yorum, yalnızca Akdağ’ın değil, genel olarak Türk şiirinin sınıflandırılma biçimlerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini ima eder.
Çalışmanın ikinci büyük katkısı, Akdağ’ın düşünce dünyasını görünür kılmasıdır. Kitabın “Bir Düş/ün Adamı Tevfik Akdağ” başlıklı bölümü, şairin sadece şiir yazan bir sanatçı olmadığını, aynı zamanda sanat, eleştiri, okur ve edebiyat üzerine sistematik düşünen bir entelektüel olduğunu göstermektedir. Özellikle sanatçı-okur-eleştirmen ilişkisine dair görüşleri, dönemin edebiyat ortamına ilişkin önemli veriler sunmaktadır.
Bu bölümde dikkat çekici olan husus, Akdağ’ın şiiri bireysel bir yaratım süreci olarak değil, kültürel bir bilinç üretimi olarak görmesidir. Özgün’ün ortaya koyduğu metinler, onun şiire yaklaşımının rastlantısal değil, belirli bir düşünsel arka plana dayandığını göstermektedir. Bu durum, Akdağ’ın neden yalnızca “İkinci Yeni şairi” etiketiyle açıklanamayacağını da ortaya koyar.
Kitabın üçüncü bölümü ise çalışmanın en güçlü kısmını oluşturmaktadır. Burada Akdağ şiiri içerik bakımından dört temel eksende incelenir: felsefi düşünüş, bireysel duyuş, toplumsal duyarlılık ve sanat üzerine düşünceler.
Özellikle felsefi düşünüş başlığı altında yapılan değerlendirmeler, Akdağ’ın şiirinin İkinci Yeni’nin genel karakterinden ayrıldığı noktaları görünür kılar. İkinci Yeni çoğu zaman dilsel deneycilik ve imgesel yoğunluk üzerinden okunurken, Akdağ şiirinde felsefi sorgulama dikkat çekici bir derinlik kazanır. Şairin varlık, zaman, ölüm ve yabancılaşma gibi meseleleri şiirin merkezine taşıması, onu yalnızca estetik bir deneyin parçası olmaktan çıkarır.
Ancak kitabın belki de en tartışmalı bölümü, Akdağ’ın toplumsal duyarlılığına ilişkin yorumlardır. Türk şiir eleştirisinde İkinci Yeni ile toplumculuk genellikle birbirine karşıt iki alan olarak değerlendirilmiştir. Özgün ise Akdağ örneği üzerinden bu ayrımın kesin olmadığını ileri sürmektedir.
Gerçekten de kitapta verilen örnekler, Akdağ’ın şiirinin yalnızca bireysel ve kapalı bir dünya kurmadığını; toplumsal meselelere de duyarlı olduğunu göstermektedir. Ancak burada eleştirel bir soru ortaya çıkar: Bu durum Akdağ’ı İkinci Yeni içinde ayrıcalıklı bir konuma mı taşır, yoksa hareketin genel gelişim çizgisinin doğal bir sonucu mudur?
Bu soru kitabın açık bıraktığı en önemli tartışma alanlarından biridir. Çünkü 1960 sonrasında yalnızca Akdağ değil, birçok İkinci Yeni şairi toplumsal meselelerle daha yoğun biçimde ilgilenmeye başlamıştır. Dolayısıyla Akdağ’ın bu yönünün ne ölçüde özgün olduğu yeniden tartışılabilir.
Çalışmanın dördüncü bölümü ise şiirlerin biçimsel yapısına ayrılmıştır. Dize kuruluşu, söz dizimi, ses örgüsü, atmosfer yaratımı ve anlam üretim teknikleri üzerinden yürütülen incelemeler, kitabın en teknik kısmını oluşturur. Bu bölüm, Akdağ şiirinin yalnızca tematik olarak değil, yapısal olarak da incelenmesini sağlamaktadır.
Özellikle dil ve söz dizimi üzerine yapılan çözümlemeler, Akdağ’ın İkinci Yeni içerisindeki yerini daha net göstermektedir. Şairin dilde yarattığı kırılmalar, çağrışım mekanizmaları ve anlamı sürekli erteleyen söyleyiş biçimi, onun hareketin merkezî estetik özelliklerini taşıdığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte kitabın genelinde hissedilen temel eğilim, Tevfik Akdağ’ı Türk şiir tarihindeki hak ettiği yere yerleştirme çabasıdır. Bu tavır çalışmanın güçlü yanlarından biri olmakla birlikte zaman zaman eleştirel mesafenin azalmasına da yol açmaktadır. Yazarın Akdağ’a duyduğu entelektüel yakınlık bazı bölümlerde savunmacı bir tona dönüşebilmektedir.
Belirtmeliyim ki bu durum çalışmanın değerini azaltmaz. Aksine, uzun yıllar ihmal edilmiş bir şair üzerine yapılan ilk kapsamlı monografide bu tür bir sahiplenme duygusunun bulunması kaçınılmaz görünmektedir.
Bütün bunların neticesinde “İkinci Yeni’nin Kuytusunda Bir Şair ve Düş/ün Adamı Tevfik Akdağ”, yalnızca bir şair monografisi değildir. Kitap, Türk şiir tarihinin merkez ve çevre ilişkilerini yeniden düşünmeye davet eden önemli bir edebiyat tarihi çalışmasıdır. Ebru Özgün, Tevfik Akdağ’ın yaşamını, düşünce dünyasını ve şiirlerini ayrıntılı biçimde inceleyerek unutulmuş bir şairi görünür kılmaya çalışırken, aynı zamanda şu soruyu da gündeme getirir: Edebiyat tarihinde gerçekten büyük olanlar mı hatırlanır, yoksa hatırlananlar mı büyük kabul edilir? Ebru Özgün’ün bir akademisyen ve edebiyat tarihçisi olarak en önemli başarısı, okuru bu soru üzerinde yeniden düşünmeye zorlamasıdır. Tevfik Akdağ’ın şiir tarihindeki yeri konusunda herkes aynı sonuca ulaşmayabilir; ancak Ebru Özgün’ün çalışmasını okuduktan sonra onun artık görmezden gelinebilecek bir şair olmadığını kabul etmek gerekir.


















