Masthead header

Öykü: Meliha Doğuduyal | Kış

Ũstünde kalın kaşmir mantosu vardı. Uzun atkısını boynuna sıkı sıkı dolamış, içi kürklü deri eldivenini eline geçirmişti. Yün bere takmıştı, miflonlu çizme giyiyordu,  ama yine üşüyordu. 

“Havalar çok soğudu”, dedi.

“Ee, kış işte”, dedi adam.

Kışı hiç sevmezdi. İnsanın içine işleyen, tüm hayatını ona göre düzenlemesini emre den bu mevsim, adeta gelecek olan felaketlerin habercisi gibiydi.

Korkunç şeyler hep kışın gelmişti başına. Annesi, babası kışın ölmüşlerdi; karnındaki  bebeğini kışın düşürmüştü; kışın boşanmıştı; kışın zatürre geçirip hastaneye yatmıştı… Üşütmekten, kendini soğuklara karşı koruyamamaktan korkuyordu.  “Havalar daha da soğuyacak”, dedi adama.

“Bu yıl kanallar buz tutabilir” dedi adam.

Kanallar, caddeler, meydanlar renkli ışık şovlarıyla görsel bir şölene dönüşmüş, kent sanki tüm yılın en aydınlık, en sıcak ayını yaşıyor. Mağazalar rengarenk, ışıl ışıl,  çılgın vitrin tasarımlarıyla fantastik birer tiyatro sahnesine bürünmüş, dekorasyon larıyla sıcaklık ve samimiyet yanılsaması yaratıyorlar. Her yer insan dolu. Arabalar, yol lar, alışveriş merkezleri, dükkânlar telaşlı bir kalabalık içinde…

Kadın, “Bu yılın da sonuna geldik”, diye devam etti.

Dam’dan üstü bol pudra şekerli Olieballen alacağım”, dedi adam. “Canım sıcak çukulata istedi”, diye ekledi kadın. 

Caddedeki sağlı sollu sıcak kafelerin camları buğulu. Lüks otellerde konaklayanlar  pencereleri aralamış. Plazalarda kapılar açık. Kırmızı Fener Mahallesi’nin kadınları ca mekȃnların arkasında iç çamaşırlarıyla oturmuşlar.

“Rüzgȃr daha da şiddetleniyor; baksana, nasıl savuruyor hava; kar gelecek sanki.” “Kar güzeldir. Karda öpüşmek güzeldir. Patenle kaymayı öğren artık.” diye cevap  verdi adam.

1

Museumplein’ín önünde kurulan buz pateni pistinden kahkaha sesleri yükseliyordu. Rüzgâr yanaklarını kamçıladı. Soğuk burnunu ısırıyor, gırtlağına saplanarak ciğerle rini iğneliyordu.

Kışın güneşin battığının farkına varmaz insan. Gece gündüzü hiç ara vermeden ta kip eder, birdenbire kayıp gider gün ışığı. Nasıl gün batımı görülecek ki… “Şimdi Yaz’ı düşünmenin ne yararı var” dedi kendi kendine.

“Bir şey mi dedin?”

“Hiç…” “Kanallar buz tuttuğunda köprüler ne kadar sessiz oluyor diyordum.” “Zamanla her şeye alışmalı insan”, dedi adam. Cep telefonunundan mesajlarını  okuyordu.

Kendini hüzünlü ve yitik hissederdi kışın. Karanlığın ve soğuğun verdiği bir yere sı kışmışlık hissi vede bitmeyen bir döngüye dönüşen gri günler onun da kaderini belirler  gibiydiler. Kış onun için bir mevsim olmaktan çok öteye geçmiş, kendi varoluşunu sor gulamaya iten bir öğretiye dönüşmüştü. Ona güç, dayanıklılık ve sabır bağışlayan öğ reti…

“Noel’de konuklarımıza ne pişirsem acaba?” diye sordu.

“Noel kutlamalarına bu yıl epey para harcamışlar; hoşuma gitti.”

“Benim gitmedi.”

Belediye’nin her yıl Dam Meydanı’na kurduğu devasa çam ağacının göz kamaştıran  ışıkları gökyüzünü aydınlatıyordu. Bulvarlara monte edilmiş yılbaşı taklarının çanlarla  taçlandırılmış Ren geyikleri ve Husky’lerin çektiği kızaklar, insanı zamansız bir zaman da yolculuğa çıkmaya davet ediyordu sanki. Kırmızı, yeşil giysileriyle gençler ağacın et rafında dolanarak şarkılar söyleyip nar kırma ritüellerini gerçekleştiriyorlar; binlerce  ışıkla aydınlatılan dev dönme dolap ziyaretçilerinin heyecanlı çığlıkları eşliğinde bütün  asaletiyle dönüyor; sıcak çikolata ve zencefilli çörek kokusunun sarmaladığı kaldırım larda dansçılar, pandomimciler, hokkabazlar en renkli, en pırıltılı kostümlerini giymiş,  gösterileriyle izleyicilerine unutulmaz bir Noel deneyimi yaşatmak için yarışıyorlar… Böyle bir ortamda kim büyüleyici bir masalın parçası olmak istemez ki.  “Fırtınaya yakalanacağız. Biraz hızlanalım” dedi adam.

2

“Duyuyor musun sen de? Kadın eliyle ilerdeki bir binayı gösterdi. “Duyuyor musun  orada çalan müziği?”

“Kentin bu canlı curcunası beni benden alıyor.” dedi adam gülümseyerek. “Tam  bir cümbüş …” 

“Orada, orada… Mahler bu, altıncı senfoni; balyoz sesleriyle görkemli Trajik  Senfoni! …”

Rüzgȃr uluyordu; yağmur başladı. Sarı, bulanık bir yağmur. Rüzgȃr, yağmur, fırtına,  soğuk, hepsi de coşkulu kalabalık için eğlence ve hareketlilikten başka bir anlam taşı mıyor; oyunlar oynanıyor, şarkılar söyleniyor, neşe, sevinç canlandırılıyordu. Daha derin nefes alıp, daha hızlı yürümeye başladılar.

“Yarın için Bijenkorf’dan yabanmersini pastası alalım” dedi adam kararlı bir ses  tonuyla. 

Kadın evet anlamında başını salladı. Sonra alçak bir sesle, kesik kesik; “Yarın… Yarın… Yarın ” diye tekrarladı.

Kışı hiç sevmezdi, ama uzun kış gecelerini bir keşiş gibi geçirdiği evini severdi. Evi  onun modern hayatın keşmekeşinden kaçtığı, ama aynı zamanda da modern dünyay la gizli bir bağ içinde bulunduğu sığınağıydı.

Kışı hiç sevmezdi, ama sıcacık evinde otururken, dışarıda yavaş yavaş boşlukta sü zülen kar tanelerini seyredip onlarla birlikte büyülü düşler örmeyi severdi. Basılmamış  karlar ile dolu yerlerde yürüdüğünü, sağa sola savrulmadan telaşsız bir şekilde yeryü züne inen o kristal çiçeklerin altında üşümeden, titremeden sere serpe uzandığını ha yal ederdi. Orada, tüm yaşayanların ve ölmüşlerin sonlandığı o anda yepyeni başlan gıçların peşine düşmek isterdi. 

İçinde hafiften bir kıpırtı hissetti. Adama biraz yaklaşıp yumuşak bir tonda konuş maya başladı:

“Yarın, ahenkle süzüle süzüle düşen iri kar tanelerine uyansak! Karın sessizliğini  dinleyerek…”

İtfaiye, ambulans ve polis sirenleri birbirine karışmış halde caddede yankılanıyordu.  Kadının sesi giderek cılızlaştı, sözcükler çoklu siren karmaşasında kayboldular.

3

Her yana saçılmış nar taneleri yağmur göletleri içinde parlak yakut taşları gibi parlı yor. Hiçbiri birbirinin aynısı değil. Dalları altın sarısı ışıklarla bezenmiş yapraksız ağaç lar tir tir titriyor. İlkbahar-Yaz aylarında üstünde şakıyan ardıç kuşları çoktan sıcak ül kelere doğru kanat çırptılar.

Atkısını burnuna kadar çekti, sıkıca sarındı. Bakışlarını ayaklarına dikti. Küçük taş larla döşeli sokağın kaldırımlarında hafif engebeler vardı. Aklına Hundertwasser’in bir  yerlerde okuduğu sözleri geldi: “Engebeli zeminler ayaklar için melodidir.” Rüzgȃrın dinmeyen uğultusu belleğinde Mahler’in ezgileriyle karıştı.

“Evet, bu yıl kanallar buz tutabilir” dedi kadın boğuk bir sesle.

“Ee, kış işte” diye kahkaha attı adam, “işte ilahi güzellik: Kış”…

Laternanın yükselen tangırtısı gitgide uzaklaştı, söndü. Uzaktan, Noel ilahilerinin umut çağrısı işitiliyordu: “Sessiz gece, kutsal gece, her şey dingin, her şey parlak. İlahi  huzur içinde uyu…”; “Be still my soul…”

Sessizce yanyana yürümeye devam ettiler. 

Amsterdam, 2018

edebiyathaber.net (14 Temmuz 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r