
Dünya tarihinde ufak bir gezinti, çözülecek birkaç gizemli olay, biraz bilimsel araştırma ve maceraya atılan cesur çocuklar. Hazırsanız yeni bir Vladimir Tumanov hikâyesine dalıyoruz: Luyten Yıldızı.
Günışığı Kitaplığı ile tanıdığımız Tumanov yeni kitabında bizi dünyadaki ve evrendeki “öteki”lerle bir araya getiriyor. İkiz kardeşler Del ve Renee, yazı geçirmek üzere gittikleri anneannelerinin evinde, komşu kıyıda yaşayan kendi halinde, sessiz bir çocukla karşılaşıyorlar; Teddy.
Yalnız, bu çocukta bir tuhaflık var, hiç konuşmuyor ve yanından ayırmadığı şemalar dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Onunla ilgili şeyler bu kadarıyla sınırlı değil neyse ki, süt alerjisini, her gün belli zamanlarda çalıştırdığı makinesini ve bazı gizli yeteneklerini öğreniyoruz sonradan. Onu tanıdıkça bağ kurmak kolaylaşıyor, Teddy’i aralarına alan ikizler gibi biz de kendimizi bu sırlarla dolu maceraya kaptırıyoruz.
İnsan hayatı, kendi ve benzerleri etrafında kuruludur. En ufak bir ortaklıkta bir “topluluk” oluveririz. Ortak bir duygu, ortak bir hâl, ortak hayaller veya ortak düşman. Aynılıklarımızdan bağlanırız birbirimize. Peki ya bize hiç benzemeyenler, hatta bildiğimiz hiçbir şeye benzemeyenler? Onlarla da anlaşmak mümkün mü?
Tumanov da tam bu “öteki”yle bağ kurma motivasyonundan çıkmış yola. 2017 yılında yaşam olup olmadığını öğrenmek için bir radar sistemi aracılığıyla Luyten Yıldızı’na bir dizi radyo sinyali gönderilmesi olayını merkeze alarak hikâyeciliğini konuşturmuş: “ya tam tersi olsaydı, bir öte gezegenden dünyaya sinyaller gönderilseydi, onların bize mesajı ne olurdu acaba?”
Bu sorunun yanıtını, kahramanlarla birlikte, gelen sinyalleri çözdükçe görüyoruz. Del ve Renee, onlara yardımcı olan yetişkinlerle birlikte, önce Teddy’nin, sonra bu gizemli sinyallerin peşine düşüyorlar; ancak bu işte yalnız değiller, böyle bir bilimsel çalışmaya herkes ortak olmak ister; hırs küpü bir profesör de denkleme dahil.
Mine Kazmaoğlu’nun çevirisiyle anlam kazanan hem komik hem heyecan dolu bu macerada burnumuzun dibindeki farklı dünyalarla tanışırken, tarihöncesi çağlardan bu yana “bildiğimiz” dünyanın geçirdiği değişimleri, teknolojinin ilerlemesiyle başa gelenleri görüyoruz. Bu ilerlemenin neresinde durmak gerektiği ise kitaptan bize kalan pencerelerden biri. Açıp bir bakmak lazım.
Ötegezegenlerden gelen mesajları anlamak da yanı başımızdaki farklılıkları anlamak kadar mümkün. İkisi için de biraz gayret, bolca sevgi yeter. İnsanın hayatında çağ atlatan değişimler her zaman teknolojik olmak zorunda değil, bazen en ilkel güdümüz, merakımızla kat ederiz mesafeleri. Her seferinde yeni bir dünya keşfederiz, daha önce gördüğümüz hiçbir şeye benzemeyen. Bu, keşiflerin en anlamlısıdır bazen.
Bu hikâye, atmosferin dışına çıkmadığı halde kendini bu dünyadan değil gibi hissedenlere, bu dünyadan değil gibi görünse de bu dünyada kendisi gibi var olmaya devam edenlere ve merakını iyiliğe çevirip buradaki ve ötedeki farklı dünyaları keşfedenlere. İyi okumalar herkese. Yaşasın çocuk kitapları.

















