
YAZMAK, sadakat ehli içimde. Sözün arayışında olmadan üstelik… Yersiz, zamansız ânlarda bile gelip beni bulan.
Yaşama yazının ucuyla bakmak, yazıyı da yaşamda görüp bulmaktır tüm çabam. Her sabah güne açılan günümün seyrinde olan dağa bakıyorum. Bir gün onun menziline çıkabilmeyi düşünüyorum. Mutlaka beni oraya taşıyacak patikalar, yollar vardır diye umutlanıyorum. Eğer yoksa da, kendi patikamı açarak ilerleyebileceğimi o düşlerime katıyorum.
Biliyorum ki, gönülden bağlanmaktır yazmak. Nereye gidersen git, yolun yönün nereye düşerse düşsün onunla var olur, gönül eylersin.
Önce, Hafız-ı Şirazî’den bir hikâye size:
“Anılsın o demler ki, hiç olmazsa bize bir meylin vardı…sevginin eseri yüzümüzde görünüp dururdu!
Anılsın o demler ki, gözlerin azarla beni öldürürken, İsa mucizesine mahzar olan şeker dudakların diriltirdi.
Anılsın o demler ki, işret meclisinde sabah şarabını içerdik…benimle sevgiliden başka kimse yoktu, yalnız Tanrı bizimleydi!
Anılsın o demler ki, yüzün neşe çerağını parlatınca bu yanan gönül pervasız bir pervane kesilirdi!” (*)
Yazarken gönlün pervanesi kesilmek için bu gerekti, aşkın aşkınlık bakışı. Bunu her dem hatırlamanızı isterim. Bir de şu ezgiyi dinlemenizi: Hossein Alizadeh / Djlvan Gasparyan; “Birds”.
Zamanını Bekleyen Sorular
İçkin bir duruş, bakış gerek bize. Bir romana noktayı koyup yayıncısına ilettiğimde bunu düşündüm.
Yeni roman başlangıcı için elbette soruları olmalı yazarın. Yoksa çıkıp ortalarda gezinerek, “bakın ne yazıyorum” demenin budalalığı bana göre değil.
“Afrodisiaslı Zoilos”u çalışırken, “Seni Beklemiyordum” da Heidegger – Arent aşkına dönük anlatıyı da eşzamanlı yazmaya başlamıştım. Bugün 38’nci bölümündeyim. 50 Bölümde tamamlanacak gibi.
Ötede ise biten, ama yeniden dönülecek iki roman var:
- Dünyayı Saran Sessizliğin
- Kimsiz, Kimsesiz
Üçlemenin son kitabı “Arzen’de Zaman”ı ise geçen yaz Misiköy’de yazmaya başlamıştım. Okumalarla süren bir yazım süreci.
Odak okumaların seçtiğim konuyu, öne aldığım meseleyi anlatmam için ivmedir bana. Ötesi hayal gücü. Arka planını, yani “buzdağının altını” doldurmadan yazmaya başlamam. Okudukça aldığım notların dışındaki yazdıklarım ise romanın (anlatı) sesini bulmam içindir.
Roman yazarak önce bir iklim yaratırsınız. O iklimde insan doğası ile yaşamın ve evrenin renkleri vardır. Seçtiğiniz konu, edindiğiniz “mesele” sizi alır yazının/anlatının coğrafyasında gezindirir.
İşte orada kahramanlarınız belirir… Olay örgüsü çıkar karşınıza.
Tüm bunları yazmak için düşünme zamanı yaratırsınız kendinize. Gene bunu da yazarak, bazı odak okumalarla yaparsınız. Benim çalışma yordamım buna göre biçimlenir.
Okuma yordamıma dönmem isterim gene burada. Okuduğum iyi romanlar/ romancılar beni roman yazma kıyısına taşımıştır. Yazarken ne onlara, ne de “yeni”lerine, “başka” larına dönmem. Neyi/nasıl yazacağını bilen bir yazarın düsturu olmalı derim. “Okuyayım, onun gibi yazayım,” düşüncesinin hep uzağındayımdır. Bu, başka yazarlardan beni koparmaz. Orada da seçici okur olduğum kesin. Okuma çeşitliliğim yazı evrenimi zenginleştirir.
Deftere yazarım. Dolmakalem benim en başat yazı aracım. Renkli kartuşlar, mürekkepler kullanırım. Yazmaya başlama öncesinde, okumalarımda “Roman Çalışma Günlüğü” tutmaya başlarım. Bunun işime çok yaradığını söylemeliyim. Bunu da, laboratuvarda çalışan bir bilim insanının deney yaparken tuttuğu defterlere benzetirim.
Yazma ivmesi ve enerjisi durup dururken oluşmuyor.
Yazmak için Yaşamak
Yazı ve okumakla nefes aldığımı söylemeliyim. İkili hayatım bu. Hep bunun dönencesinde yaşıyorum. Hayata yazının ucuyla bakıyorum. Yaşama yordamım bunlarla biçimleniyor. Yıllardır bu böyle.
Döngü, evet.
Yazı ve okuma döngüsü.
Sığırcıklar havuzun kenarında döneniyorlar. Ürküntü içindeler, belli. Gagalarını bir damla su için yüzeye yaklaştırmaya çalışıyorlar. Su içebilmenin zorluğunu düşünüyorum bir anda. Onların doğal ortamını yok eden insanlık ihtiyaçlarının farkında değil.
Doğaya, doğanın canlılarına baktıkça duygularım uyanıyor. Bunun bir başkalaşma deneyimi olduğunu çocukluğumdan biliyorum.
Güne ve zamana yazılı sözlerimin kaynağı oradadır hep; yani çocukluğumun coğrafyasında.
Ben de Bir Göçmenim
Halamın bahçesindeki leylak ağacı… O mor salkımların kokusu.
Diğer halamın geniş bahçesindeki çeşmeden akan suyun sesi, kendi boyunu andıran upuzun kavakların hışırtısı…
Şimdi yaşadığım göçmenliğimin yurdunda bunları hatırladım.
Kuşbazlar Kahvehanesi
Yolun ucunu görmeden yürümüştüm. Bana tarif edilen yeri arıyordum: “Bu yolun sonunda sağda,” demişti kalaycı. İs ve bakır kokan dükkânından başını çıkararak… Ürkmüştüm önce, kapı eşiğinde duruyordu. Elleri kapkaraydı. Bense kuşbazlar kahvehanesini arıyordum.
Zihnimde bir söz dolanıyordu. Nereden gelip bulmuştu beni, çıkaramıyordum. “Her şeyden bıkar insan, ama her şeyden…” Beni buraya taşıyan da tam bu duyguydu. Kuşların ardından gidecek, kendime, hayatıma yeni bir rota çizecektim. O nedenle çocukluğumun kentine dönmüştüm…
Gidip o kahveyi buldum.
Hatırladıklarıma kavuştum. Şimdi oturup kuşbazların öyküsünü yazmaya verdim kendimi.
(*) Hafız Dîvânı, Hafız-ı Şirazî; Çev: Abdülbaki Gölpınarlı, 2011, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 854 s.
















