Öyküde Söylem
Sözen, söylem kavramını “basit olarak kullanılan dil ve dil pratiğidir” (Sözen, 2017, s. 18) diye açıklar. Bazı araştırmacılar ise söylemi, “bütün konuşma ve yazma eylemleri” içinde değerlendirirken, bazıları ise “sadece konuşma” ağının uzantıları olarak yorumlar. Foucault ise söylemi, “daha genel, tarihi ve gelişmekte olan dil uygulamaları olarak görür” (Çelik ve Ekşi, 2013, s. 100). Söylem ve dil, toplumsal anlamın kurulmasında ve iletişimin biçimlenmesinde kritik bir rol oynar. Söylem, yalnızca dilin kullanımıyla sınırlı değildir; aynı zamanda dilin nasıl yapılandırıldığını, güç ilişkilerinin nasıl görünür kılındığını ve toplumsal normların nasıl üretildiğini de ortaya koyar. Bu bağlamda dil, söylemi kuran temel unsurdur (Çelik ve Ekşi, 2013).





Dilbilim, sosyoloji ve felsefe gibi birçok alanda söylem ve dil ilişkisi incelenmiştir. Günümüzde de edebiyatta söylem ve dil ilişkisi incelenmektedir. Yazarlar da eserlerinde dili kullanarak anlam üretir. Ancak üretilen bu anlamlar, toplumsal bağlamdan kopuk değildir. Okur da kendi toplumsal konumu ve deneyimlerine göre anlamını kurar. Lütfiye Aydın, öyküde söylemin bu kurucu gücünden yararlanarak, farklı bakış açılarını, düşünme ve ifade etme biçimlerini mümkün kılan çok katmanlı bir söylem alanı inşa eder. Yazar, toplumsal bağlamı tarihsellik boyutuyla birlikte ele alır ve iktidar tarafından kurulmuş söylemleri öykülerinde sorgulayarak bir bakıma analiz eder:
“Acaba, anneler o ağıtların nedenini kendilerine açıklayabilseydiler kızlarını gözden çıkarabilirler miydi?”
Öyküde arkeolojik kazı: Kadın
Lütfiye Aydın’ın öykülerindeki temel mesele kadındır. Bu doğrultuda, yazarın öykü evreninde kadın olgusu üzerinden adeta arkeolojik bir kazı yapıldığında, söylemin gücü aracılığıyla ataerkil düzenin kadını nasıl kurguladığına tanıklık ederiz. Aydın’ın öykülerinde eril iktidarın ürettiği söylemlerin büyük ölçüde atasözleri ve deyimler üzerinden kurulduğu ve bu dilsel yapıların toplumu kuşattığı açıkça görülür:
“Düşünde kız gören kızgın haber alır.”
“Evinde kız olanın yüreğinde sızı olur.”
“Kız dediğin önce işte pişecek.”
“Kadınlık çoğunlukla kendini susturmayı bilmektir.”
Simone de Beauvoir’ın, “Kadın doğulmaz, kadın olunur” söyleminden yola çıktığımızda, Lütfiye Aydın’ın bazı öykülerinde kadınlar, zorlu tepeleri tırmanırken yüreğimizin yara bere içinde kaldığını görürüz. Yazarın ilk kitabı “İkili Yalnızlık”tan son kitabı “Gri Gül”e kadar nasıl kadın olunur söyleminin peşini bırakmayan ataerkil düzenin hâlâ canhıraş çabalaması da boşuna değildir.
Yazar, ataerkil düzenin baskın biçimde zihnimize kazıdığı kutsal anne söylemini özellikle “Bebek Kıyımı” ve “Mahsul” öykülerinde aşındırır. Bebek Kıyımı öyküsünde ataerkil kodlarla yetiştirilmiş bir anne, on üç yaşındaki kızının yaptığı bez bebekleri yakmakla kalmaz, gözünü kırpmadan ona sürekli şiddet uygular. “Gittiği kapıdan söz getirmesin” söyleminin etkisiyle kızına göz açtırmamayı erdem sayan anne, bu kez de kız başına bela olmasın diye, onu on üç yaşında evlendirir. Ancak anne, bu durumun yarattığı suçluluk duygusunu hemen bastırır. Çünkü annesi de onu böyle yetiştirmiştir. Üstelik yaşadığı toplumda kızların durumu, kendi kızının kaderiyle aynıdır. Yazar anneliğin içe işleyen bu ikircikli durumunu öyküde görünür kılar:
“Analar, giden kızlarının ardından onlardan kalan bir toka, mendil, çorap teki bulup ağıtlar yakacaklardı ya yine de vereceklerdi on üçünde, on dördünde. Ağıtlarının nedenini kendilerine bile açıklayamadan, salt ağlayacaklardı.”
Kadın Nasıl Değerli Olur: Kutsal Anne
Bir ensest öyküsü olan “Mahsul” kalbimizi ağrıtır. Ataerkil düzenin cinsiyeti ne bela bir şeye dönüştürdüğü bu öyküde iliklerimize kadar işler. İlk çocuğu kız olan kadın, içinde bulunduğu toplumda “eksikli” olarak damgalanmıştır:
“Kız,” demiş ebe, sesi zor çıkarak.”
“Ne yazık ki kanayak.”
“Bütün umutlanmalarını unutup çığlığı basmış anam.”
“Kızgın haber desene şuna!”
“Emiş ninem ise başını yumruklayıp yüzünü öylesine yolmuş ki sanırsın evden ölü çıkmış.”
İkinci çocuğu oğlan olunca kadın, “kutsal anne” makamına ulaşır. Ancak burada ataerkil düzenin, “nasıl kadın olunur” söyleminden kadın nasıl değerli olur durumunu belirlediği açıkça görülür. Kadının toplumsal değeri böylece doğurduğu çocuğun cinsiyetiyle belirlenir. Oğulla birlikte güç kazanan anne, oğlunun ablasına yaptığı ahlaksızlığı görmezden gelir, çünkü artık toplum nezdinde “eksikli” değil, tamamlanmıştır. Bu nedenle oğluna, tapınmaya varacak ölçüde bağlıdır. Buna karşılık kızıyla neredeyse hiçbir iletişimi yoktur. Kız evin hizmetçisi konumundadır. Fakat yaşadığı bu dehşete daha fazla dayanamayan kız, erkek kardeşinin tacizini annesine ifşa eder. Anne duymazdan gelir. Ta ki kızı erkek kardeşinden hamile kalıncaya kadar. Bu kez de anne, kızını intihara zorlar, intihar gerçekleşmeyince oğlundan ablasını öldürmesini ister.
Bu bağlamda “Mahsul” ve “Bebek Kıyımı” öyküleri, anneliği yücelten değil; onu söylemsel bir iktidar alanı olarak çözen öykülerdir. Yazar, kutsal anne mitini parçalayarak, cinsiyetin nasıl bir mücadele alanına dönüştüğünü okuruna duyumsatır. Kız ölümden dönünce her şeyi göze alır. Bir bakıma kendi sesine ve sözüne sahip çıkarak annesini ve erkek kardeşini adalete teslim eder. Bu durum kadının ataerkille mücadelesini görünür kılar.
Eril söylemi yayma görevi
Eril söylem yıkıcılığının daha görünür olduğu “Çamur Çiçekleri” öyküsü yüzümüze bir şamar gibi iner. Leyli, mahalleliyle iletişim kurmaz; buna karşın çocuklarla güçlü bir sevgi bağı vardır. İktidar yani mahalle, Leyli’ye dair bilgiye tam olarak sahip değildir. Bu bilinmezlik hâli mahalleliyi rahatsız eder. Üstelik çamurdan çiçekler yapan, “deli” diye damgalanan tekinsiz bir kadındır Leyli.
İkinci kocası Duran, Leyli’yi öldürdüğünde mahalleli hiçbir sorgulama yapmadan kocaya acır. Öyküde eril söylemi yayma görevini yine kadınlar üstlenir:
“…kuduz zehirlendi.
Kuduz kim mi?
Leyli’den başka kim olacak.”
Bu öyküde de, “dil aracılığıyla düşüncelerin, değerlerin, inançların ve ideolojilerin üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve meşrulaştırıldığı” söylemler oldukça açıktır (Van Dijk, 1998, s. 8). Bu söylem, yalnızca Lütfiye Aydın’ın öykü evrenine ait değildir. Günümüzde de patriyarka, kadın cinayetlerinde ya da taciz vakalarında erkeği aklamak için dolaşıma soktuğu yeni söylemlerle karşımıza dikilmiyor mu? “Ölen kurtulmuş, vah öldüreneymiş…” (Aydın, 1985, s. 23) Patriyarkal söylem, öldürülen kadına değil, öldüren erkeğe acıyan bir dil kullanır. Ya, bir kadın bir erkeği öldürürse ne olur? “Kesik Elli Manolya” öyküsü, sevgilisini öldüren Emine’yi “Canavar kadın” (Aydın, 1990, s. 29) olarak damgalar.
“Kum Kadınlar” öyküsü, yaşlı bir kadının, gençliğinde LGBT+ bir bireye duyduğu aşkı konu edinir. Yaşlı kadın aşkını ve özlemini hâlâ içinde taşımaktadır. Yazar bu öyküde aşkı belirleyenin cinsiyetler olmadığını vurgular. Çünkü aşk cinsiyetleri aşan bir olgudur:
“Ekmel’in itiraflarına inanmak zorundaydım. “Sen kusursuz bir güzelliksin, belki normalleşmeme bir yararı olur diye sana bağlanmaya çalıştım, ama olmadı ne yazık ki! Kadınlara ilgi duymadığım için beni bağışla. Seninle yapamadığıma göre demek ki ne yapsam değişmeyeceğim. Benim yapım başka.”
“Bir bilseydi tenini değil sevgisini, yalnızca onun sevgisini istediğimi…” (Aydın, 2006, s. 49)
Yirmi bir yıl önce yazılmış öyküde, Ekmel denizde boğularak ölür. Önce cinayet denir, sonra boğulduğuna kanaat getirilir. Başkarakterimiz, lisanslı bir yüzücü olan aşkının boğularak ölmesini inandırıcı bulmaz. Aslında işlenen bir cinayetin hakikati örtbas edilmiştir. Ataerkil düzen dün olduğu gibi bugün de yaydığı söylemlerle LGBT+ bireylere yaşam hakkı tanımıyor.
Lütfiye Aydın Öykülerinde Dil Kullanımı
Lütfiye Aydın’ın romanlarının yanı sıra dokuz öykü kitabı bulunmaktadır. 80’li, 90’lı ve 2000’li yıllarda yazdığı, İkili Yalnızlık (1985), Cemre (1990), Sengisemai Bir Ölüm (1992), Ölüm Erken Bir Akşamdır (1994), ve Gri Gül (2006) öykü kitaplarını incelediğimizde, öykülerinde taklit edilen eril bir dil kullanmadığı ilk dikkat çeken özelliğidir. Özellikle eserlerinde yazar, duygusunu da katarak kadın dilini kurabilmiştir. Bu duygusal katman öykülerini güçlendiren önemli bir unsurdur.
“Onlarca dostluğu kurup, onlarca dostluğu yıktıktan sonra, yıkıntılar arasından ölmeyen bir yüz seni çağıracak. İlk günkü kadar duru, güvenilir, insan kalakalmış bir yüz..”
Belirgin bir üsluba sahip olan Lütfiye Aydın, dilde sözlü edebiyatın imkânlarından da güçlü biçimde yararlanır. Atasözleri ve deyimlerin yanı sıra ölüm ve benzeri felaketler üzerine yakılan ağıt ya da ağıt yakma kültürüne öykülerinde yer verir. “Bir Barak Türküsü” öyküsü buna örnektir:
“Yorgan kalkmadan döşek kalkar mıydı yavruuuum.
Anan seni bunun için mi saldıydı okumalara.”
Yazar, sözlü şiirde yiğitlik temasını işleyen koşma türüne de bazı öykülerinde yer açar:
“Erenleri, erenleri, yayılıyor cerenleri,
Dof dof olmuş geliyor da yiğidimin yarenleri.”
Ayrıca sözlü edebiyatımızda önemli bir yer tutan ozanlık geleneği de yer yer öykülerinde göze çarpar:
“Felek geçirdin özümü,
Salınmaz ateşini saldın özüme,
Geceleri de uyku girmez gözüme.”
Aydın’ın birçok öyküsünde müzik, sanki vazgeçilmez bir anlatı unsuru gibidir. Bu sayede okur olarak bilmediğimiz pek çok müzisyenle tanışırız. Önemli bir besteci Neveser Kökdeş’i de birçoğumuz böylece keşfederiz.
Yazar eserlerinde sembollerden de yoğun biçimde yararlanır. Yaban gülü, Çamur Çiçekleri, Ciğerdeldi, Zakkum, Gülkurusu, leylak, Manolya, Dantel gibi imgeler bunun belirgin örnekleridir. Bu sembollerin çoğu öykü adlarında yer alsa da metnin dışına taşmaz; aksine öykünün dokusuyla iç içe geçer. Her sembol, anlatı içinde anlamsal olarak büyür. Okur, sanki elinde bir çamur çiçeği kalmışçasına bakakalır. Ya da zenginliği simgeleyen, kızların çeyizinde bulunması gereken bir nakış işinin pahalı oluşu, ciğerdeldi gibi insanın içini acıtır.
Lütfiye Aydın’ın öykülerinde canlandırmalar son derece gerçekçidir. Örneğin, parkta arkadaşını bekleyen bir kadının, çevredeki erkekler tarafından rahatsız edilmesi sahnesinde olduğu gibi, okur da tedirginliğin içine çekilmekle kalmaz, bir karakter olarak öyküye dâhil olur. Bu nedenle okur, özellikle öykü kişilerine müdahale etme ihtiyacı hisseder: “Kalk oradan, başına iş açma, yakma, o senin kızın, vurma, o kadar eğitim aldın neden katlandın bu adama…” Yazarın dili kimi zaman sakin bir su gibi akarken şiddetin yoğunlaştığı sahnelerde ise adeta bir şelaleye dönüşür.
Yazarın radyofonik oyunlar yazdığı bilinir; öykülerinde de bu anlatım tekniğinin izleri açıkça görülür. Lütfiye Aydın, diliyle yalnızca imgeler kurmaz, aynı zamanda dilin mimiklerini, tonunu ve sessizliğini de okura duyumsatır. Ayrıca, öykülerinde özgün deyim ve metaforları ustalıkla kullanır: “Dağ dağa nişanlım demiş, dağın dağda gözü kalmış.” Bunun gibi ifadeler, bir deyim olmanın ötesinde güçlü bir metafor olarak da işlev görür.
Bu bağlamda, Lütfiye Aydın’ın öykülerindeki sesi üç düzlemde ele alabiliriz: metnin/öykünün sesi, karakterin sesi ve zamanın ya da çağın sesi. Bu sesler hem birbirinden ayrıdır hem de birbirini bütünleyerek çoksesliliğe evrilir. Özellikle diyalogların gerçekliği ve ritmi çoksesliliği yükseltir, çünkü her bir karakterin sesi, bakışı ve dünyayı kavrayış biçimi farklıdır.
Lütfiye Aydın’ı öykülerinin özgün bir derlemecisi olarak da düşünebiliriz. Dil üzerine son derece sıkı bir çalışma yaptığı bilinen yazarın öykü evrenini bu yazıya sığdırmak mümkün değil, ancak son olarak:
“… çok da sağır bir dünyada yaşamıyorsak” eğer, Lütfiye Aydın’ın öyküleri yalnızca okunmayı değil, duyulmayı ve yeniden düşünülüp çözülmeyi bekliyor.
Kaynaklar:
Çelik H, Ekşi H. 2013, Söylem Analizi, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri
Dergisi. 2013;27(27):99-117. https://izlik.org/JA85TB55UJ
Sözen, Edibe,2017, Söylem Belirsizlik, Mübadele, Bilgi/Güç ve Refleksivite, Profil Kitap,
Foucault, Michel, 2018, Cinselliğin Tarihi, Çev. Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı Yayınları
Van Dijk, T. A. 1998. Ideology: A Multidisciplinary Approach. Sage. https://discourses.org/wp-content/uploads/2022/06/Teun-A.-van-Dijk-1998-Ideology.-A-Multidisciplinary-Approach.pdf
Aydın, Lütfiye 1985, İkili Yalnızlık, Memleket Yayınları
Aydın, Lütfiye 1992, Sengisemai Bir Ölüm, İnsancıl Yayınları
Aydın, Lütfiye 1992, Ölüm Erken Bir Akşamdır, Simavi Yayınları
Aydın, Lütfiye 1990, Cemre, An Yayınları
Aydın, Lütfiye 2006, Gri Gül, Can Yayınları

















