Belgin Hancıoğlu: “Bence insan kendini bildiği an özgürleşir”

Eylül 21, 2026

Belgin Hancıoğlu: “Bence insan kendini bildiği an özgürleşir”

Belgin Hancıoğlu’na, Sana Bir Dünya Vereceğim isimli yeni romanını sorduk.

Söyleşi: Gökalp Küçükhüseyinoğlu

1- Kitabın adı “Sana Bir Dünya Vereceğim”. Sizce bu “dünya” tam olarak neyi temsil ediyor? Okurun eline kitabı aldığında ona ne vermeyi amaçladınız?

“Sana Bir Dünya Vereceğim”deki dünya, yalnızca yaşadığımız fiziksel dünya değil; Zeynep’in çocukluğundan, yalnızlığından, aşkından ve doğayla kurduğu bağdan geçerek insanın kendi içinde keşfetmesi gereken dünyadır.

Amacım, dışarıdaki dünyanın karmaşasında kendi sesini kaybeden insana hazır bir cevap ya da öğretilmiş bir cennet sunmak değildi. Ona, yapaylıktan ve ucuz heyecanlardan uzak; karakterle yan yana yürüyebileceği, kendi hayatına dönüp bakabileceği katmanlı ve duru bir hikâye sunmak istedim.

Okur, bir yandan Göbeklitepe’den tarihe uzanan ezberleri sorgularken, bir yandan da kendi içinde hâlâ bozulmamış olan dünyaya yaklaşacak.

Çünkü herkesin içinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünya olduğuna inanıyorum.

Belki de kitap tam da bu yüzden “Sana Bir Dünya Vereceğim”…

2- Çocukluk yıllarında yaşanan hastalıklar ve özgürlüğe duyulan özlem kitabın temelini oluşturuyor. Bu hikâyeyi yazarken sizi en çok zorlayan duygu hangisiydi?

Beni en çok zorlayan duygu hastalık değildi; özgürlüğü isteyen ama ona ulaşamayan bir çocuğun çaresizliğiydi.

Zeynep’in yaşadığı hastalık kadar, o hastalığın onda yarattığı özgürlük özlemini yazmak beni derinden etkiledi. Çünkü Zeynep için dünya, bir süre ulaşamadığı, pencereden baktığı, özlediği bir yere dönüşüyor. Zira çocukluk, insanın dünyayı keşfetmeye en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerden biri.

3- Doğa, toprak ve umut kitabın neredeyse her bölümünde güçlü bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Doğayla kurduğunuz kişisel bağ, romanın yazım sürecini nasıl etkiledi?

Toprak benim için yaşamın başladığı ve yeniden başladığı yer. Tohumun toprağın içinde sessizce bekleyip zamanı geldiğinde filizlenmesi gibi, insanın içinde de bazen görünmeyen bir umut büyüyor. “Romanda yer alan ‘Teneke Orman’ anlatısında da kuşların taşıdığı tohumlar sayesinde tenekelerle kaplı bir alan zamanla gerçek bir ormana dönüşüyor. Benim için bu, yaşamın en umutsuz görünen yerde bile kendine bir yol bulabileceğinin umudu.”

Her zaman söylerim; romanlarımda doğa zaten başlı başına bir karakterdir. İnsanların iç dünyalarını anlamaya çalıştığım gibi, doğanın da kendi karakterini, kendi dilini ve o derin sessizliğini anlamaya çalışırım.

Bir ağacın sabrında, toprağın sessizliğinde, mevsimlerin değişiminde insan hayatına dair çok şey görürüm. Bu yüzden doğa, Zeynep’in hikâyesinde yalnızca yaşadığı dünya değil; ona hayatın yeniden başlayabileceğini hatırlatan sessiz bir yol arkadaşı oldu.

4- Roman boyunca özgürlük ile güven arasında sürekli bir gerilim hissediliyor. Sizce insan gerçekten ne zaman özgür olur?

Bence insan kendini bildiği an özgürleşir. Hani Delfi Tapınağı’nın girişinde o kocaman “Kendini bil” yazısı vardır ya… Bütün mesele orada başlıyor işte. Ama kendini bilmek sadece “Ben ne istiyorum?” demek değil; sınırlarını, vicdanını, değerlerini ve sorumluluklarını da fark etmek demek.

Zeynep’in hikâyesine bakarsak, onun için özgürlük en başta çok fiziksel bir şeydi: O odadan çıkabilmek, dışarıya adım atmak, hayatın içine karışmak… Fakat zamanla şunu anlıyor: Özgürlük sadece kapıyı açıp istediğin yere yürümek değilmiş.

Asıl özgürlük; kendi seçimlerinin sorumluluğunu göğüsleyebilmek, vicdanını ve erdemini kaybetmeden kendi gerçeğinle yaşayabilmektir.

5- Baş karakterin ailesi onu korumaya çalışırken bir yandan da sınırlandırıyor. Siz bu ilişkiyi okurun nasıl yorumlamasını istiyorsunuz?

İnsan bazen birini o kadar çok sever ve onun için öyle kaygılanır ki… Onu korumak isterken farkında olmadan kanatlarını kırar.

Zeynep’in ailesine baktığımda ben orada sevgiyi, korkuyu ve çaresizliği iç içe görüyorum. Ben okurun, “Acaba biz de sevdiklerimizi korurken onları nefessiz bırakıyor muyuz?” diye kendisine sormasını isterim.

6- Kitapta yalnızca bir hayat hikâyesi değil, felsefe, inanç, doğa ve insan ilişkileri üzerine de birçok düşünce yer alıyor. Kurgu ile düşünsel anlatı arasındaki dengeyi kurarken nelere dikkat ettiniz?

Ben roman yazarken önce bir düşünceyi anlatmayı hedeflemem; insanı ve hayatın kendisini anlatırım. Bütün kitaplarımda bir karakter vardır ve o karakter kendi hikâyesinin içinde yürür. Bazen sevinçle, bazen hüzünle, bazen kaderle karşılaşır. Felsefe, inanç, doğa ve insan ilişkileri de bu yolculuğun içinde, soyut düşünceler olarak değil, hayatın doğal akışıyla karşıma çıkar.

Karakterlerim hayatlarının dönüm noktalarında kendi seçimleriyle yüzleşir. Ben de onların hikâyeleri üzerinden sorular sorar, cevapları okurun kendi vicdanına bırakırım. Okur da o karakterlerle yürürken, belki farkında olmadan kendi hayatına bakmaya başlar.

Kurgu ile düşünsel anlatı arasındaki dengeyi kurarken en çok dikkat ettiğim şey, düşüncenin hikâyenin önüne geçmemesi ve karakterin yaşadığı hayatın içinden doğal biçimde ortaya çıkmasıdır. Hayatın kendisi zaten binbir çeşit soru barındırıyor. Ben de karakterlerimin hayatını anlatırken, bu düşüncelerin ve sorgulamaların hikâyenin doğal akışı içinde kendiliğinden yer bulmasına dikkat ediyorum.

7- Romanın en güçlü mesajının tek cümleyle özetlenmesi gerekse, okurun kitabı bitirdiğinde zihninde hangi düşüncenin kalmasını isterdiniz?

Whitman’ın dediği gibi, sorular çok; ama yanıtı herkes kendi içinde, kendi ruhunda bulacak. Hani ruhuna soruyor ya: “Bu haz ve bilgiyi kucakladığımız zaman doyum bulacak mıyız?” Ruhunun cevabı ise çok güzel: “Hayır, daha ileriye gideceğiz.”

İşte okurun kitabı bitirdiğinde zihninde bu düşüncenin kalmasını isterim: İnsan, kendisine sunulan cevaplarla yetinmemeli; sormalı, aramalı ve kendi doğrusunu bulmaya cesaret etmeli.

Sistemin bize dayattığı yanlışlara, yapaylığa ya da bize ait olmayan bir düzene teslim olmak zorunda değiliz. Yeter ki insan, içindeki o kopmaz bağa ve güce güvenerek kendi yolunu seçebilsin.

Benim için romanın mesajı biraz da burada saklı: İnsanın kendine, doğasına ve kendi özüne ters düşmeyen bir hayatı seçebilmesi ve o hayatı yaşamaya cesaret edebilmesi.

Çünkü insan kendi hakikatine yaklaştıkça, hayatına da başka bir gözle bakmaya başlar.


8- Bu kitabı yazdıktan sonra sizi en çok değiştiren şey ne oldu? Yazarlık yolculuğunuzda size ne kattığını düşünüyorsunuz?

Hep kitabın okuyucuyu değiştirdiğini düşünürüz ama aslında yazan insan da yazdıkça değişiyor. Ben bunu her kitabımda biraz daha fazla hissettim.

Kitabı bitirdiğimde bende en çok değişen şey, karakterlerim kendi hakikatlerine doğru yürürken, benim de kendi içimdeki güce daha çok güvenmeyi öğrenmem oldu.

Sanırım yazarlığın bana kattığı en büyük şey bu: Her kitapla biraz daha kendime yaklaştım. İnsanlar dünyayı görmek için uzaklara giderken, ben hayatın güzelliğini yalnızca uzaklarda aramak yerine, yakında, kendi içimde de bulmayı seçtim. Çünkü bazen en büyük yolculuk, insanın bulunduğu yerden kendi içine yaptığı yolculuktur.

İnsan kendine yaklaştıkça dünyadan uzaklaşmıyor; aksine, dünyaya daha başka bir gözle bakmaya başlıyor. Bu yolculuk bana büyük cümlelerden ve iddialı laflardan uzaklaşıp hayatın kendisine daha yakından bakmayı öğretti.

Hayatın içinde sevinç de var, acı da… Sevinçle şımarmadan, acıyla umutsuzluğa düşmeden; bütün bunların ortasında kalbi bozmadan ve yapaylığa teslim olmadan durabilmenin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gördüm.

Ve yazmak beni daha sakin, daha kabullenmiş ve daha huzurlu bir yere taşıdı.

9- Okurlardan nasıl tepkiler almayı umuyorsunuz? “İşte bunun için yazmışım.” dedirtecek yorum sizin için nasıl bir yorum olurdu?

Sanırım benim için en güzel okur yorumu, “Bu cümlede kendimi buldum, burada durup düşündüm; bunu hiç böyle düşünmemiştim.” demesi olurdu.

Çünkü yazdıklarım bir okurun içinde bir düşünceye, bir fark edişe, belki küçük bir dönüşüme dönüşüyorsa, o zaman yazdığım şey kendi yolculuğunu tamamlamış demektir. Kitabın son sayfasını kapattıktan sonra okurun kendi hayatına yeniden bakmaya başlaması, benim için bundan daha değerli bir karşılık olamaz.

Çünkü bazı kitaplar okunup biter; bazıları ise insanın içinde yaşamaya devam eder. Benim yazmak istediğim kitaplar da tam olarak bunlar.

10- Son olarak henüz bu kitabı okumamış birine tek cümleyle neden okuması gerektiğini nasıl anlatırdınız?

Çünkü bu kitap, sizi yalnızca Zeynep’in hikâyesine değil; aşkın, kaybın, doğanın, inancın, tarihin ve insanın hayatla kurduğu ilişkinin içinden geçen katmanlı bir hikâyeye davet ediyor.
Hayatın içinde bazen cevaplardan çok, peşinden gidilecek sorular ve keşfedilecek yollar vardır. Ben içimden taşan bütün bu duyguları “Sana Bir Dünya Vereceğim”de Zeynep’in hikâyesiyle anlatmak ve sizinle paylaşmak istedim.

Belki Zeynep’in hikâyesi, kitap kapandıktan sonra da içinizde yolculuğuna devam eder.

Yorum yapın