
Bazı öykü kitaplarını okurken kitabın yazarının sonraki işleri için heyecanlanıyorum. Bu etki genelde yerli ve ilk öykü kitaplarını okurken oluyor. Elimde bütünüyle yetkin bir metin tutmadığımın farkına varmamla öyküdeki yetkince ama ufak nüvelerin varlığını fark etmem birlikte gerçekleşiyor. Bu bana yazarda henüz dalından düşecek kadar olgunlaşmamış olsa da edebiyat sezgisinin var olduğunu gösteriyor. Bir meyvenin tadına bakıyor ve bir mevsim sonra o meyvenin nasıl ballanacağını düşlüyorum.
Yetkince ama ufak nüve olarak tanımladığım şey öyküdeki gösteren-işlevsel detaylardır. James Wood Kurmaca Nasıl İşler adlı kitabında bunu “görevli detay” olarak tanımlıyor. Tahmin edileceği üzere öykülerde görevli detayın yanında görevli olmayan detaylar da vardır ve bence bir öyküyü iyi yapan görevli detayın bolluğu ve görevi olmayan detayın azlığıdır.
İlk öykü kitaplarını okurken çoğunlukla işlevsel detayların az olduğunu, görevini hakkıyla yerine getiremediğini yani gösteren bir pozisyonda konumlanamadığını fark ediyorum. Yine de bazen edebi beklentiye yaklaşan küçük kristal nüveler görmek mümkün oluyor.
Bir de pek çok yeni öykü veriminde gördüğüm bir sorun var; öykülerdeki benzerlik hatta neredeyse aynılık. Hem tematik benzerlik hem dil/anlatım benzerliği. Oysa aradığımız, kalıcı olma ihtimali olan özgün metinlerdir. Özgünlük, anlattığımız mesele küçük ya da büyük, genel-toplumsal ya da kişisel, herhangi bir durum anlatısı olsa bile anlattığı meseleyi nasıl bir yerden tuttuğuyla, ne kadar kişiselleştirdiğiyle yani yazarın kamerasının ne kadar içeriden çekim yapabildiği ile ilgili. Yoksa herkes biliyor; yazılmayan bir şey yok. Tekrar tekrar yazılsa bile bir konuyu özgün kılan sizin o konuya yaklaştığınız yerdir. Yaklaşıp baktığınız yer sizin pencerenizden nasıl görünüyor? Okurun öykülerde tam olarak bu sorunun cevabını aradığını düşünüyorum.
Sercan Kırnal’ın Manos yayınlarından çıkan öykü kitabı Zürafa Sesi’ni ve Nesrin Orun’un Dipnot Yayınları etiketiyle yayımlanan Sarsılmışlar Bahçesinde Şenlik adlı kitabını okurken yazarların sonraki verimlerini yukarıda andığım nedenlerle merak ettim. İki kitapta da öyküler kiminde az- kiminde kıvamında işlevsel detaylar barındırıyor. Ve yazarların öykü kurma biçimlerinde özgün yanlar bulunuyor.

Bu nedenle Kırnal ve Orun’un kitaplarını ikişer öyküleri üzerinden kritik etmek, beğenme nedenlerimi anlatmak ve çapaklı yanlarından bahsetmek istiyorum.
Sercan Kırnal’ın öykülerinin has olmasının nedeni bence çerçeve anlatının içine yerleşen gömülü anlatıdır. Arka arkaya sıralanmış sözcükler okunduğundan başka bir şey söylüyor, başka bir şey çağrıştırıyor. Mesela; Aslında her şey küçük bir çatlakla başladı. Yolun ortasında varlığı belli belirsiz bu çizgi, git gide büyüdü. Arıklardan akan litrelerce hayvan kanı sızdı içine.
Aslında, diyerek başlayan cümle okuru samimi bir itirafın önüne çekiyor. Varlığı belli belirsiz çizginin büyümesi okurda endişe verici bir his uyandırıyor ve sonra o endişenin yersiz olmadığını hissediyoruz çünkü arıklardan litrelerce hayvan kanı sızıyor. Birkaç satıra sığdırılmış, katmanlı ve sakin bir üslup. Aynı öyküden bir alıntı daha; Çatlak zamanla büyüdü. Önce bir kedi düştü içine. Birkaç kişi itfaiyeye haber verdi, dar yollardan geçemedi itfaiye aracı. Rüzgarın süpürdüğü her şey, bu yarığın içine dolmaya başladı. Bu alıntı bana Herta Müller’in anlatı biçimini çağrıştırıyor. Ne demek istediğimi metni bir nehre benzeterek söyleyeyim; okuru aynı anda hem nehirle beraber akışa sürüklüyor -yani olay örgüsünü takip ettiriyor- hem de nehrin kıyısındaki olası durumları duyumsatıyor. Bu duyum akışın önemini azaltmadan, akışı sıradanlaştırmadan kıyıdaki olasılıkların belirleyici olduğunu imliyor. Düşünüyorum; Büyüyen çatlağa bir kedinin düşmesi… Bir çatlağın içine bir kedinin düşebileceği kadar büyümesi… O zaman bu çatlak sadece yolun ortasındaki bir çatlak olamaz. Yolun ortasındaki bir çatlak, hayatın ortasındaki bir çatlak olabilir. Ve çatlağa düşen kedi, sadece bir kedi olamaz.
Zürafa Sesi’ndeki Hamam’da öyküsünde ise Kırnal’ın çağrıştıran, kristalimsi nüve ve kıyıdaki olasılıkları hissettiren yapısı maalesef yok. Üslupla ve sözcük seçimleriyle sezdirilebilecek olaylar, düşünceler ve karakterlerin niyetleri bu öyküde nedense açık edilmiş. Örneğin şu cümle; Şimdi indiriversem şu peştamalını Nihat. Ya da şu cümleler; Senin karınla benim karım neden hiç yüz yüze gelmiyorlar dersin. Biliyorlar Nihat. Sessizce biliyorlar. Bu yapıda sadece olay örgüsü var. Kristal metaforu ile anlatmaya çalıştığım, ışığı kıran o yansıtıcı yüzey, başka bir okuma sunabilecek duyum eksik. Erkekler arasındaki cinsel ilginin anlatıldığı bu öykünün hamamda geçmesi bile öykünün ufkunu daraltıp duyguyu haz ve bedene indirgemiş oluyor.
Haz ve beden odaklı yazmanın indirgeme olacağını ileri sürmüyorum. Burada eksik şeyler alt alta toplandığında ve öykü hamamda açıldığı için indirgemiş olduğunu söylüyorum.
***
Nesrin Orun’un öyküleme biçimi karakterlerinin zihinlerine girebilmesi açısından başarılı. Karakterleri bulunduğu ortamın sosyolojine uygun şekilleniyor ve psikolojik yapılanmaları da durumları gereği iyi temellenmiş. Sevgisiz bir evliliğin bunalttığı bir kadını anlattığı Koyu Nakışlar öyküsünde geçmişi de gelecek planlarını da karakterin kedisiyle konuşmasından yani zihninden akanlarla anlıyoruz. Öykünün ortasında şöyle diyor; Şimdi seninle bu evi terk etsek nasıl olur Feridem? Yaşayabilir miyiz seninle sokaklarda, parklarda.
Sarsılmışlar Bahçesinde Şenlik’in son öyküsü olan Veda’yı okuduktan sonra uzun yılladır dinlemediğim Grup Yorum’un Boran Fırtınası albümünden Bir Görüş Kabininde parçasını dinledim. Ardından öyküyü tekrar okudum. Cezaevlerindeki açlık grevlerinin konu edildiği iki yapıtın benzerlikleri dikkatimi çekti ama farklılıklarının daha önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin öyküde beklediğim, aradığım/bulamadığım imgesel çağrışımlar şarkı sözlerinde var. Üstelik işlevselliğini kusursuz şekilde sürdürüyor. Yıllar önce dinlediğimde olduğu gibi gerçek hayatla edebiyat arasındaki sınır hattını önüme serebiliyor; Göl giydim üstüme, yüzünü asma keder ile anam, yiğitler bitmez bizde. Veda adlı öyküdeyse neredeyse her şey apaçık anlatılıyor; Ölümü yanında sürüklemiş, gören her göz görüyor onunla yürüyeni… Ölüm çizgisinde gerçek de, yalan da, anlam da haybe…
Çıplak gerçeklik zaten hayatın kendisidir. Görülen, duyulan, yaşanan ve tanık olunan acılar edebiyata konu edilirken imge ile sarılıp sarmalanmak ister. Örneğin acının ve ölümün anlatıldığı Veda öyküsünde ölümü, defalarca tekrarlanan ölüm sözcüğü dışında anlatmanın yolları olabilmeli. Karakterin devinimleri ya da devinim sergileyecek halde değilse, devinim arzusu bile geldiği ve durduğu kritik eşiği bize gösterebilirdi.
Hayatın gerçeğini kurmacanın hakikatine yaklaştırmanın temel bir unsuru olarak karakterin ruhsal durumunu yakalamak önemli. Hakiki bir kurmaca kişisi kanımca o kritik anda sıradan görünen ama o anda ihtiyaç duyduğu bir arzusuyla dile gelebilmeli. Bu karakterimizin hakikatini görmemizi sağlayacağı gibi onu biricik de kılar. Orun’un öyküsündeki gibi neden bu kadar erken öldüğüne hayıflanmak (Gerçek hayatta karşılığı elbette var ve büyük saygı duyuyorum ama burada kurmacadan söz ediyoruz.) yerine tek ve belki çocuksu bir arzu, belki bir düş dile gelebilseydi iyi olurdu.
Şimdi kendime soruyorum; Bir yazarın gelecekte yazacağı kitaplar için heyecanlanmak nedir? Cevabım; Edebiyat sevgisi.

















