Masthead header

Körleşme: Tükenişin Seyrine Davet | Görkem Şahinkaya

Elias Canetti’nin Körleşme romanının anti-kahramanı Dr. Kien körlük kuramını kendince teorize ederken şöyle der : “…yani varolmak, algılanmak demekti; algılanmayan bir nesnenin varlığından söz edebilme olanağı yoktu.”

Bu cümle aslında romanın tüm sayfalarına nüfuz etmiş, ayrı ayrı tüm karakterlerin çarpıtılmış algıları, toplumla, sistemle kurdukları ilişkileri üzerinden çöken, yozlaşan insanlıklarının, ahlâki değer(sizlik)lerinin sonucu ortaya çıkan “körleşme”nin bir nevi özetidir. Körleşme, zihnin, düşüncenin karmaşık labirentlerinde, gerçek dünyada birer özne olan; fakat roman özelinde soyutlanmış, karikatürize edilmiş rafine karakterlerin saldırısı altında “dünya kargaşasındaki insanoğlunun yükselişini ve çöküşünü dile getiren bir anıt-romandır.”

Orjinali 1935 yılında yayımlanmış olup, çevirisi yedi yıl süren, uzunca bir emek sürecinden sonra Ahmet Cemal tarafından dilimize kazandırılan “Körleşme”, Türkçe çevirisiyle ilk olarak 1981 yılında basılmıştır. Görece eski bir roman olmasına rağmen günümüzde hâlâ özgünlüğünden ve niteliğinden bir şey kaybetmeden değerini koruyabilmiş ender romanlar arasındadır. İlk tasarılarında sekiz romanlık bir dizi öngören Canetti, ilerleyen süreçle birlikte yalnızca bu romanlarından ilki olan Körleşme’yi tamamlayabilmiştir. Körleşme’nin yayımlandığı tarihte yirmi altı yaşında olan Canetti’nin , genç yaşına karşın dünya edebiyat çevrelerince kabul görmüş böylesi bir başyapıtı ortaya çıkarabilmiş olması oldukça dikkat çekicidir. Sonraki dönemlerde başka türlerden yapıtlar vermiş olsa da esas olarak kitle ve iktidar ilişkileri üzerine yoğunlaşan Canetti, çalışmalarına engel teşkil edebileceği kaygısıyla başka roman tasarıları üzerine çalışmaktan imtina etmiş, kitle ve iktidar üzerine koşullanmış, âdeta adanmış bir yazın hayatı geçirmiştir. Bu büyük yazarın edebiyat üzerine etkinliği noktasında günümüz popüler yazarlarından Hakan Günday’ın “deha ve delilik arasındaki ince çizgide seyreden” karakterleri göz önünde bulundurulduğunda, Elias Canetti’den etkilenmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Körleşme romanı esas olarak, kitaplardan kurulu simülasyon evreninde, yaşamını idame etmek için emeğini satma zorunluluğunda olmayan, neredeyse tüm toplumsal kesimlere üstten bakan burjuva bir biliminsanı olan Dr. Kien üzerinden “fildişi kule” metaforuyla betimlediğimiz aydın / sanatçı / biliminsanı kimliği altında dış dünyanın maddi, fiziksel gerçekliğinden kopuk, toplumsal yaşayışın karmaşık dinamiklerinden azade, yalıtılmış bir dünya kurgusuyla yaşama çabasındaki bireyin, çağın gereklilikleri karşısındaki acizliğini ve insani ilişkileri yorumlama konusundaki kabiliyetsizliğini, sefaletini konu alan katıksız bir eleştiridir. En yalın tabiriyle “Körleşme”, kendi içinde sınıfsal ve kültürel farklılıkların yarattığı bir iletişimsizlik ve yanılsama evreni kurar. Öyle ki tüm varlığı Dr. Kien’in kendisine ait olmasına karşın, onu hırsızlıkla ve ahlâksızlıkla suçlayan karısı Therese’in içten pazarlıklı, çığırtkan tavırları, öte yandan tüm yaşamını dolandırıcılıkla geçirmiş kambur Fischerle’nin tüm insanlığı hırsızlıkla suçlaması, kendini yumruklarıyla var eden emekli polis memuru Benedikt Pfaff’ın karısını ve kızını ölümcül yumruklarıyla döverek sevmesi(!) ve buna benzer pek çok örnek doğrultusunda erişilen noktada, sadece doğrunun ya da yanlışın değil, aynı zamanda gerçekliğin de çarpıtıldığı bir algı(sızlık) karmaşası ortaya çıkar. Örneğin Dr. Kien’in kitapları kurtardığını sanarak uğruna kalan tüm mirasını seferber ettiği süreç, kambur Fischerle tarafından büyük bir algı sapmasına uğratılıp “parasından kurtulmayı arzulayan Kien’e bu çabasında yardımcı olmak” biçiminde değerlendir, böylelikle eylem neticesinde çıkılan vicdan mahkemesinden beraat edilir.

Tüm bu çarpıklıklar içinde, karikatürize edilmiş, esasında gündelik yaşamdan alınıp sivriltilmiş tiplerin ( örn. gaklayarak konuşan kambur Fischerle, kolalı mavi eteğiyle süzülen hizmetçi Therese, sürekli tombul kadınları düşleyen kör dilenci vb.) fetişleşmiş arzuları sürekli körüklenip uygun zaman-mekan bütünlüğünde sapkın ve korkunç şiddet eğilimlerinin ortaya çıkması sağlanır. Farklı yabancılaşma biçimleri (ekonomik, toplumsal, psikolojik) sergileyen karakterler aracılığıyla acımasız bir insan ve toplum tasviri yapılırken, şiddetin katı gerçekliği okurda kimi noktalarda rahatsızlık uyandırır.

Kapı açan gorilden, diş ağrısı çektiği düşünülen İsa figürüne, Şebeğin Yeri batakhanesinden, mistik Uzakdoğu’nun düşün insanlarına, Dr. Kien’in belleğinde kurulan zihin kütüphanelerinden, dünya satranç şampiyonu Fischerle’nin devasa sarayına, mitolojik Tanrılardan, akıl hastanelerine uzanan bu renkli karnavalda, yazınsal yapıtların dahi üretiminin makinalaştığı bu korkunç tüketim çağında Körleşme, bu sıradanlığın ve bayağılın kuşatması altında arayış içerisindeki okuru cezbedip, yarattığı(mız) dehşetin seyrine katılmaya davet ediyor. Son olarak anti-kahraman Dr. Kien’in sözleriyle alıntılarsak:

“…bu yaratık, salt alışkanlıkların ve geleneklerin saptadığı yörüngede yaşayan, her şeye yüksekten bakan, ruhunun her yanı yağ bağlamış, ve geçen her günün birikimi yeni yağlarla tıkanmış bir insandı; salt pratik amaçlar için yeterli olabilen bir yarım insan: Varolabilme yürekliliğini taşımayan bir insan; çünkü dünyamızda varolmak, farklı olabilmek demekti; ama o tepeden tırnağa bir kalıptan, kurulmuş bir terzi mankeninden başkaca bir şey değildi; …”

Görkem Şahinkaya – edebiyathaber.net (22 Eylül 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r