




Yelina Tayfur adını Sait Faik Hikâye Ödülü kısa listesine giren ilk hikâye kitabı Dünyadan Sonra Bir Yer ile duyurdu. Yazarın kitabı 2025 yılında üç baskı yapmış. Hikâye kitabı adına önemli bir başarı bu. Üstelik de yazar popüler olan isimlerden biri değilken. Hikâyeciliğimiz adına güzel gelişmeler bunlar.
Daha önce hikâyeleri önemli edebiyat dergilerinde yayınlanan Yelina Tayfur’dan ilk defa bir hikâye okuyorum. Peş peşe okuduğum birkaç öyküsünde kahramanların çocuklar olması dikkatimi çekti. Çocukluğun o saf ve temiz dünyasını, öyle abartılara, süslere kaçmadan hayatın doğal akışı içinde, anlaşılır ve akıcı bir dille anlatıveriyor yazar. Bu anlatıverme çok önemli. Yazarın başarısı da çoğu zaman burada gizlidir. Bedri Rahmi, Türküler Dolusu başlıklı şiirinde “Bana bir bardak su dercesine / Bir türkü söylemeden gidersem yanarım” der ya, işte onun gibi “bir bardak su dercesine” hikâye anlatıvermek bir hikâyecinin ulaşabileceği zirvelerden biridir, hedeftir. Hiç Yanmamışız gibide ateşin üzerinden atlayıp dileklerinin gerçekleşeceğine inanan iki temiz yürekli kız çocuğunu, Asil’de hayata tutunmak için aldıkları üç beş kuruşa mezarlıkların topraklarını sulayan Suriyeli çocukları, Masaldaki Yabancı’da bir çocuğun dayısını ile anılarını okuyoruz. Çocuk dünyaları, çocukların o çocuksu, saf dünyasına uygun olarak anlatılıyor. Asil’de konu edilen Suriyeli çocuklar, savaşta ailelerini, yurtlarını, yaşlı yakınlarını kaybeden, yaşadıkları acılarla erkenden olgunlaşan çocukları resmediyor Yelina. Bu konuların edebiyatımıza girmesi kaçınılmazdı ve yavaş yavaş da yer alıyor hikâyelerde, romanlarda. Zamanla bu konuda hatırı sayılır miktarda bir hikâye birikimine sahip olacağımızı söyleyebilirim.
7 Mayıs 2026
Aşklar ve Hayaletler, Ayşe Burçak’ın ilk hikâye kitabı, 72. Sait Faik Hikâye Ödülü kısa listesinde yer aldı. Hikâyeleri, kitaplaşmadan önce Varlık ve Notos dergilerinde yayınlanan genç hikâyecilerimizden Ayşe Burçak.
Hikâyelerinde daha çok kadın karakterlerin dünyasını yansıtıyor. İlginç ilişkiler de konu olabiliyor bu hikâyelere. Karides başlıklı hikâyede Mahir adındaki erkek arkadaşının davetiyle bir lokantada buluşan kadın, orada onu başka bir kadınla baş başa bulur. Beş yıldır süren ilişkilerinde her şeyi önceden söyleme sözü vermişlerdir. Onları gören kadın, arkadaşının bir başka kadınla birlikte olmasına değil, kendisine öncesinde söylememesine kızar.
Beyza Öyle Biri Değil başlıklı hikâyede derste gördüğü bir kıza ilgi duyan, hikâyenin finalinde ise gittikleri bir partide onunla öpüşürken aynı yurtta kaldığı, çocukluk arkadaşı olan kıza yakalanan muhafazakar çevrede yetişen Beyza’nın yaşadıkları anlatılıyor. “Lütfen hiç olmamış gibi davranalım. Ben öyle biri değilim.” diyen Beyza yaşadıklarından kurtulmaya çalışır ama hayatı boyunca kurtulamaz. Yazar burada “Gülmeyin sakın, lezbiyene benzeyen bir halim mi var?” diyen Beyza’nın bastırılmış duygularını yansıtır, dokunulması korkulan bir konuyu işler. Aşklar ve Hayaletler başlıklı hikâyede intihar eden kadından boşalan daireye yerleşen kiracı genç ve yakışıklı bir adamın yaşadıkları üç ayrı kadının gözünden anlatılır. Süheyla, kapısı komşusudur, yaşlı bir kadındır. Ebru alt dairesinde oturan evli bir kadındır, hemşiredir. Şevval ise 19 yaşında bir genç kızdır. Ebru ve Şevval bu genç adama âşık olur, Şevval dairesine gider, duygularını açıklar ama karşılık göremez. Ailesine beni yanına çağırdı, ben de gittim der. Babası, kiracısı olan tiyatro senaryoları yazan bu adamı dairesinden kovar. Kadınların kendisine vurulduğu bu adamı binadan ayrılıp kendisini almaya gelen arabadaki erkek ile öpüşürken gören Ebru, onun gizlenen kimliğini yaşadığı derin bir hayal kırıklığı görür.
Sevgili Arkadaşım Selin ise lisede arkadaş olan iki genç kızın hikâyesini okuruz. Selin, güzel ve zengindir, babası kanser olunca hayatı kararır, dengesiz beslenme ile şişmanlar, annesi ölmüş diğer kız Selin’in babasının ölmesini adalet olarak görür, kendi yaşadığı acıyı arkadaşının da yaşamasını ister. Hayata ve olaylara çok farklı yerlerden bakan iki genç kızın dünyasını başarıyla yansıtır yazar.
Ayşe Burçak, genç bir hikâyeci ve avukat. Kuşkusuz mesleği gereği çok değişik olaylarla ve insanlarla karşılaşıyor olmalı. Bu renklilik ve zenginlik hikâyelerinde kendini gösteriyor. Hem olayları kurgulaması hem de anlatacaklarını özellikle anlatarak değil de göstermesi bakımından başarılı. Merak unsuru, beklenmedik son, okuru şaşırtan bitiriş, dilin okuru rahatsız etmeyecek şekilde akıcı kullanılması yazarın geleceği adına da ışıklar saçıyor. Kendisini okutan hikâyeler yazıyor Ayşe Burçak. Zamanla yazardan daha başarılı kitaplar okuyacağıma dair güçlü umutlar besliyorum.
15 Mayıs 2026
Maruzatım Var, Nurhan Suerdem’in ilk hikâye kitabı. 2019’da basılmış, Sait Faik Hikâye Armağanı’nda kısa listede yer almış, aynı yıl Haldun Taner Öykü Ödülü ile ödüllendirilmiş. Şu an 72 yaşında olan yazar hikâye yazmaya 59 yaşında başlamış, ilk kitabını da 65 yaşında iken yayınlatmış. İkinci kitabı ilkinden 3 yıl sonra okura ulaşmış. Bu yaşları özellikle yazıyorum, başlamanın da başarmanın da yaş bakımından bir sınırı yok. Aksine birikim, hikâye yazmak için büyük bir avantaj. Hayatı, insanları, insanların hayatını yazacaksanız özellikle birikim elinizde çok değerli bir hazineye dönüşür. Bu hazine ile güçlü ve uzun metinler çıkarırsınız. Birikim azaldıkça ise metinler kısalır, anlatılacak şeyler azalır. Suerdem, birikimini metinlerine başarıyla yansıtmış bir yazar olarak duruyor bu kitabında.
Dönek, Yosma, Kaltak, Abaza, Donsuz gibi garip soyadlarını duymuş, o soyadlarından kurtulmak isteyenlerin mahkemeye başvurularını okumuştuk gazetelerde. Bu kitaptan okuduğum Asliye Hukuk Hâkimliğine başlıklı hikâyede Nurhan Suerdem, babaannesi tarafından kendisine verilen ismi değiştirmek için hâkim karşısına çıkan genç bir kızı anlatıyor. Mavi ismini almak isteyen, kendisine geçmişte bir başkasının, vefat etmiş büyük teyzenin, adı ile hayatı dayatılan kızın hâkim karşısındaki konuşmaları oluşturuyor hikâyeyi. Kısa cümlelerle metnin daha akıcı hâle getirildiği hikâyede değiştirmek istediği ismi Afife İffet olan genç kızın bu isimden dolayı yaşadıklarını öğreniyoruz. Lise öğrencisi iken uzaktan sevdiği yakışıklı delikanlı adını öğrendiğinde kahkahalar atarak isimle alay eder. Genç kızın yaşadığı en ağır travma budur. Evlilik aşamasına geldiğini, erkek arkadaşı ile cinsel birliktelik yaşayacağı zaman, aile çevresinden duyduğu kutu kelimesi ile ifade ettiği cinsel organını eliyle hep kapattığını ve bunu aşamadığını, isminin buna yol açtığını söyler. Yazarın bu hikâyede asıl dikkat çekmek istediği, aile büyüklerinin bir bireyin hayatını tamamen kontrol altına almaları, onların hayatını karartmalarıdır. Asliye Hukuk Hâkimliğine başlığını taşıyan bu hikâye çok katmanlı, birçok yönden ele alınabilecek bir metin.
Didem Gürhan, Başak Arslan’ın Sardunyalar Güneşe Bayılır adlı kitabı ile ilgili Libre Kültür’de yazdığı yazıda “Özellikle kadın karakterler çoğu zaman yalnızca kendi hayatlarını değil, başkalarının kırgınlıklarını, hastalıklarını ve suskunluklarını da taşımak zorunda kalır.” derken tam da sözünü ettiğim bu duruma değinmiş.
Eşik’te 55 yaşındaki bir kadının 40 yaşlarındaki sevgilisi ile beraberliklerinin birinci yılını kutlamak için gittikleri tatili anlatır. Hikâye daha çok yaşlılıkla yüzleşme, yaşlandığını kabul etmemekle gerçekler arasındaki durum üzerine kuruludur. Onları yan yana gören bir başka kadının söylediği “Vakit sandığından da geç.” sözü birkaç defa geçiyor metinde. Yaşlılıkla yüzleşen kadının ruh hâli hikâyenin son cümlesinde ifade ediliyor: “Zamanı kaçırmak istemiyorum.”
Yetişkin Oyunları başlıklı hikâyenin kahramanı da kendisine verilen ödülü almak için otobüsle giden yaşlı bir fotoğraf muhabiridir. Burada da yaşlı genç dünyası üzerinde durulur. Otobüste aralarında oyun oynayan genç bir çift vardır.
Nurhan Suerdem, yaşlılık hikâyeleri anlatıyor bize desem yanlış olmaz sanırım. Ya yaşlıların dünyasını ya da yaşlıların çocukların dünyası üzerindeki olumsuz etkilerini… Hayatı bildiği kadar dili de iyi bilen, kullanan, özellikle de betimlemeler üzerinde yoğunlaşana bir yazar gördüm ben bu kitapta. Betimlemeyi genç öykücülerin metinlerinde görmek pek olası değil. Çatışmaları da ustaca kullanıyor yazar. İkinci kitabı Duyuyor musun? da kendini çağırıyor okumam için.
16 Mayıs 2026
Mesut Barış Övün’ün Neyse ki Günler Uzadı adlı kitabına konuk oldum bu gün. Yazar kitabında oluşturduğu küçük dünyalara konuk etti beni. Neler mi gördüm bu konuklukta: Çocuklarının odasına sandalye almak için bir dükkâna giren anne babayı, köyünde ölen arkadaşlarının anma gününe giden arkadaşları, köylülerin olaylara ve dünyaya bakışlarını, pandemi döneminde büyük dayının şakası ile memleket yoluna düşen bir çiftin yolculuğunu, mahallenin çocukları ile çocuklaşan, onlarla oynayan Hasan abiyi, çocukların oyun dünyasında her yeri saran Kürtlere bakışını… Gençlik yıllarında otostop çekerek ülkeyi dolaşan gencin arabasına bindiğinde onlardan kendisine bir nasihat istemesini, o kişilerin söyledikleri sözleri, aynı şeyi kendisinin arabasına aldığı gençlerden beklemesini, bunu göremeyince hayal kırıklığı yaşamasını…
Mesut Barış, sakin hikâyeler yazıyor. Ne yazarken kendisi yoruluyor ne de okurken biz yoruluyoruz. Olaylar da sakin sakin akıyor. Günler uzayınca olayın yavaş akması, zamanın uzaması gibi. Düz olay akışı ile anlatıyor anlatmak istediklerini çoğunlukla… Hikâyenin o yalın ve sakin alanlarını kuruyor oluşturduğu metinlerle… Gizeme, örtülü olana, metafor yığınlarına boğmuyor öykülerini… Ara cümlelerle hikâyelerini birbirine bağlama, gizli ilişkilere kurma yoluna gitmiyor. Bu dediklerim merak unsurunu azaltıyor, hikâyenin sonundaki o okuru şaşırtan sonu göstermiyor. Bu yönleri de var kabul… Çatışma ögeleri de belirginleşemiyor. Sonraki kitaplarında bunları da görebiliriz metinlerinde. Neyse ki Günler Uzadı yazarın ilk kitabı. Ayrıca bir de Salınımlar adında romanı var. Yazarın kitapta yer alan kısa biyografisinde hikâyelerini yayınladığı dergilere yer vermemiş. Bu ilginç geldi bana. Oysa ben bir dergide bir hikâyesini okumuştum.
Mesut Barış, hikâyelerindeki diyalogları verirken konuşma çizgisini de tırnak işaretini de kullanmamış. Bunu bir yenilik adına yaptığını söylemişti kendisi ama bir okur olarak ben hikâyeleri bu şekilde okumaktan memnun kalmadım. Yerine göre bir hikâyeyi güçlendiren bir ögedir diyaloglar. Böyle olunca diyalogu görmekte zorlanıyoruz. Yazım ve noktalama konusunda ortak bir dil bütünlüğü için TDK ne diyorsa ona uyulması gerektiğini düşünüyorum ben. Yani bu işin bencesi olmamalı. Kitapta bir metinde deneme amaçlı olabilir ama bütün kitap bu şekilde olunca olmamış diyeyim.



















