Öykü: Camda kalan buğu | Nazlı Akın

Mayıs 18, 2026

Öykü: Camda kalan buğu | Nazlı Akın

“Yazmak, yönlendirilmiş rüyadan başka bir şey değildir.”

Jorge Luis Borges

Pencerelerden birine yaklaşıyorum, burnumu cama yapıştırıyorum çocuklar gibi. Maviliğin içinde yaşayan bir kahraman olsam şimdi. Şehri beton kabuslardan kurtarsam. Suyun derinliğinden yukarı çıksam. Çığlık atanların imdadına koşsam.

Kırmızı bir balon bulutlara doğru yükseliyor. İçimdeki küçük kız gülümsüyor.

“Tavşan kanı bunlar,” diye bağırıyor kısa boylu çaycı.

Burnumu camdan uzaklaştırıyorum. Dudaklarımla “Hoh” yapıyorum. Geri çekiliyorum. Nefesimin buğusu bir sayfa gibi açılıyor önümde. Parmaklarımla, “Gerçek mi bu,” yazıyorum. 

“Çay ister misin abla?”

Eğilip ince belliyi elime alıyorum. İki şeker atıp karıştırıyorum şıngır şıngır. “Höpürdeterek içmesene şunu,” diyen bir ses duyuyorum. Vapurda herkes aynı anda yudumluyor çayını.

Pencereye bakıyorum; buğu kaybolmuş.

Çaydan birkaç yudum alıp yarısını bırakıyorum. Salon çok kalabalık. En iyisi alt kata inmek. Okuldan eve dönen ergenler yolu kapatmış. Affedersiniz diyorum, geçebilir miyim? Duymuyorlar ki. Kibarlığı bir yana bırakıyorum. Kollarımı öne doğru uzatıp ortadan ikiye bölüyorum kalabalığı. Boğulacak gibiyim. Hızlı adımlarla iniyorum merdivenleri.

Rüzgâr yüzümü ısırıyor ama razıyım. Oh! Ferahlık bu işte. Çerçevem yok, dört yanım açık. Gri bulutlar, kurtlar gibi koşup oynuyor tepemizde. Göğün lacivert damarlarında beliren beyaz ışık, az sonra yağacak yağmurun habercisi. Kız Kulesi’ni seyrediyorum hayranlıkla. Martılar çığlık çığlığa. Perran Kutman simit atıyor onlara. Bir yandan da kemirip duruyor simidi.

Gerçek mi bu?

Çaycı, demir parmaklıklara sürünerek Perran Hanım’ın bacak hizasında duruyor.

“Ben kahve severim şekerim. Onu da sabah içtim. Ne değişik tepsiymiş o. Yok, tutma yüzüme doğru, bir tuhaf görünüyorum, hoşlanmadım hiç.”

Kel bir adam son çayı satın alıyor. Bana doğru yaklaşıyor Çaycı. Elinde tuttuğu boş tepsiyi yukarı doğru kaldırıyor. Yüzüm uzuyor. Şekli bozuluyor.

Çaycı, dilini damağına değdirip tuhaf bir ses çıkartıyor yanımdan geçerken. Tavşan kanı bunlar diyerek boş tepsiyle bir daire çiziyor havaya.

Kaptan, vapur düdüğü yerine kornaya basıyor şimdi. Denizin üstünde alçaktan uçan bir martı gibi süzülüyoruz.

Gerçek mi bu?

Yağmur hızlanırken kuşlar delirmiş gibi gagalamaya başlıyor tahtaları. Ya çatlaklardan içeri su girerse? Kargalar yön değiştirip Perihan ablaya doğru uçmaya başlıyor. Elinde kalan bir ısırımlık simit parçasını kuşlara doğru fırlatıp içeriye kaçıyor. Kargalar çelik kapıyı da gagalıyor kısa bir süre için. Vazgeçiyorlar.

Denize düşen dikey su damlalarını seyrediyorum. Kederli bir keman sesi geliyor uzaktan. Üsküdar İskelesi görünüyor.  Kalabalık aniden çıkışa doğru hücum ediyor. Geri çekiliyorum. Üç dört kişi kalıncaya kadar itiş kakış inenlere bakıyorum.

Vapur geriye doğru gidiyor. Su hareketleniyor. Tekrar yanaşıyor iskeleye. Tam adım atacakken yine uzaklaşıyor iskeleden. Beşikteki bebek gibi sallanıyoruz denizin üstünde. Bizi bırakmaya gönlü yok kaptanın. Ama kararlıyım. Bacaklarımı pergel gibi açıp iskeleye çıkıyorum.

Yemek kokuları çiçek kokularına karışıyor. Ekmek arası sümbül. Papatya soslu, salçaya bulanmış tost. Gül ile marine edilmiş leblebi…

Yağmur, kokuları besleyen gizli bir damar mı?

Şu çiçek dolu sepetin önündeki “O” olabilir mi?

İhsan Yüce işte! Elinde bir şemsiye ile.

Gerçek mi bu?

Siyah deri ceketinin cebinden cigara paketini çıkarıyor. Bir dal cigarayı dudaklarının arasına kıstırıyor. Çakmağı bir türlü yanmak bilmiyor. Şoförlerden birinin çakmağını alıp yakıyor nihayet. Dudaklarının arasından yayılan duman, daireler çizerek havada kayboluyor.

Yağmur durdu.

Bana bakıyor İhsan Yüce.

Ben de ona.

Perran Kutman geliyor sağ taraftan. Elinde sümbüller. Kıvırcık saçları ıslak, birkaç buklesi yüzüne yapışmış. Simidi fırlatıp martılardan kaçtığı anı hatırlıyorum. Gülümsüyorum ona. İhsan Yüce’ye iyice yaklaşıyor, “Sıra bu araçta mı?” diye soruyor. Başını evet anlamında sallıyor İhsan Yüce. Taksinin kapısını açıyor, eteği kapıya sıkışıyor, çamur içinde kalıyor. Çamura dehşet içinde bakıyor İhsan Yüce. Kaşlarını yukarı kaldırıyor. Kapıyı açıp eteği kurtarıyor Perran Kutman. Bir dal sümbülü uzatırken beni işaret ediyor. Araç yavaşça gözden kayboluyor.

İhsan Yüce tam karşıma geçiyor. Bir şey arıyormuş gibi bakıyor yüzüme. Ama ne? Tanışıklık duygusu mu? Yaslı bir heykel gibi dikiliyorum şapkasına ve bıyığına bakarken. İki kaşı yukarı kalkıp aşağı iniyor. Cigarasının dumanını içine çekiyor, yüzüme doğru üflüyor.

 “Abla, atasın bi beşlik, falına bakayım. Bakla falına.”

Sesin geldiği yöne, sağ tarafa döndürüyorum başımı. Çingene Kız bana doğru yürüyor pembe sakızını balon yaparak. Yirmili yaşlardaki halime benziyor. Yeşil gözler, pembe yanaklar. Çok doğal görünüyor. Kendinden başka biri olmayı hiç istememiş gibi. 

İhsan Yüce kaşlarını yukarı kaldırıyor. Kafasını iki yana sallıyor pilli bebek gibi. Hayır diyor sessizce. Baktırma falına. Dinliyorum onu.

“İstemem. Sağ ol.”

 “Abla, hırkanı bana versene. Ne olur be abla, çok üşüyorum.”

Hırkayı üstümden çıkarıp uzatıyorum. Seviniyor Çingene Kız.

“Sağ ol abla, Allah sevdiğine kavuştursun.”

Hüzünlü keman sesini duyuyorum yeniden. İhsan Yüce’ye dönüyorum yüzümü. Deri montunun iç cebinden konyak matarasını çıkarıp tepesine dikiyor. Tekrar sağ tarafa, çingene kıza dönüyorum. Nereye kayboldu kaşla göz arasında? Ben ise olduğum yere çivilendim. Yürüyüp gitsem her şeyi berbat edecekmişim gibi bir his…

İhsan Yüce, önümdeki banka oturuyor, eliyle tahtaya iki kez vurarak davet ediyor beni de. Adım atmam mümkün değil. Anlıyor halimden. Matarayı uzatıyor kaşlarını yukarı kaldırarak. Konyağı içip ısınıyorum. Cigara paketini bana doğru tutuyor iki kaşı havada. Denemeye karar veriyorum. Taksi şoföründen aldığı çakmağı cebine atmış. Hemen yakıyor dudaklarımın arasında tuttuğum ince dalı. Dumanı içime çekip öksürüyorum. Matarayı gösteriyor, bir yudum daha al dercesine. Kaşlar yine yukarıda. Bir yudum daha içiyorum. Heykel gibi dikilmekten yorgun düşüyor bacaklarım. Sırtüstü yere yığılıyorum. Yavaşça oluyor bu. Ağır çekim gibi. Gözlerim yarı aralık. Tatlı bir tebessüm yerleşiyor yüzüme. Her şey birbirine dolaşmaya başlıyor.  

İskele üstüme doğru geliyor. Gemiler kendi içinde parçalara bölünüyor. Deniz dalgalarını hoplatarak kahkahalar atıyor. Çingene Kız çiçeklerini yiyor, mosmor oluyor yüzü. Sattığı sümbüller gibi. Taksiler konvoy halinde geri dönüyor, gemi düdüğü çalıyor hepsi. Üsküdar’dan Salacak’a uzanan yolda iğne atsan yere düşmez.

İhsan Yüce. O işte. Bıyığı, şapkası. Cigarası.

Bak, İhsan Yüce. Ne işi var Üsküdar İskelesi’nde? 

Ne zaman ölmüştü diye soruyor biri.

23 Ocak. Kalp krizi. Salacak’taki evinde.

“Ekmek şarap sen ve ben,” diyor adamın biri. Ne güzel şiir. Mümtaz Sevinç’ten dinledin mi?

Kalabalık aynı anda zıplıyor ve bağırıyor.

İhsan Yüce. İhsan Yüce. Üsküdar İskelesi’nde İhsan Yüce.

Gerçek mi bu?

Yorum yapın