Masthead header

Keyfim Şöyle Böyle: Bozburun | Can Öktemer

Bozburun’a belediyenin düzenlediği kitap şenliği için bir haftalığına gelmiştim. O zamanlar henüz Ankara’dan Bozburun’a taşınmamıştım. Taşınma kararı tüm ani kararlar gibi aniden, üzerine pek düşünülmeden, bir takım beklenmedik olaylar neticesinde eşim Nehir’le alınmıştı. Ankara’yı, büyük şehir yaşamını, aidiyetlerini, alışkanlıklarına bağlı bir çift olarak bu kararı nasıl pat diye aldık peki? Çünkü tüm yakın dostlarımız, ailelerimiz, eski sevgililerimiz, henüz yüz yüze tanışma imkânı bulamadığımı sosyal medya arkadaşlarımız bu kararımıza bir hayli şaşırmışlardı. Ankara il sınırını geçtiğimiz sırada biz de çok şaşkındı. Neyse, şimdi izin verirseniz gelecekteki olaylar zincirinden bir haber bir şekilde deniz kıyısında tek başına meyhanede oturup rakı içen 30 yaşındaki Can’a geri dönelim yeniden.

Bolca sıcak, deniz kumu, güneş yanığı, atlet izi, güneş gözlüğü, şort, terlik altında gerçekleşen kitap fuarı yeni sona ermişti. Fuar sonrası unutulmanın kıyısına gelmiş pop şarkıcılarının konserleri gerçekleşecekti. Etkinlikten kaçmak için uygun şartların oluştuğunu düşünürken soluğu en yakın meyhanede almıştım. Kötü ses düzenin yankıları Bozburun’u saran dağlardan sekip bize geliyordu.  Üzerimde Ankara’ya dönüş melankolisi vardı. Lokantanın ucuna kâğıt takılmış vantilatörü kendi etrafında gürültülü bir şekilde dönüyordu.  Mutfak kısmından Avni Anıl şarkılarının ucuna takılmış anason, kızartma kokularıyla masamın etrafına doluyordu. Etraf sessizdi. Deniz kıpırtısızdı. Biraz önce kırmızı bir top gibi denize batan güneşin kızıllıkları arasından balık tekneleri arkalarında ufak dalgalar yaratarak geçiyorlardı. Uzaklardan bir yerden köpek sinirli bir şekilde havlıyor, kırlangıçlar elektrik direkleri arasında havalı bir şekilde uçuyorlardı. 

Mutfaktan seri adımlarla yanıma gelen garson Harun, dumanı üzerinde tüten mangal kömüründe pişmiş çuprayı önüme koydu. Sonra da muzip bir ifadeyle “Hocam duydun mu? Ankara’ya yine yağmur varmış.” dedi. Bir süre Ege’de vakit geçirip, Ankara’ya dönme zamanı gelip ikilime düşen her insan gibi ben de Harun tarafından geçilen son dakika meteoroloji haberi nedeniyle keyfim kaçmıştı. “Ankara’ya yaz gelmeyecek bu sene o belli” demiştim.  Harun da Ankaralı’ydı. ODTÜ Elektrik Elektronik’te okuyordu. Yazları tatil yerlerinde garsonluk yapıyordu; cümle arasına mutlaka bir tane “Hocam” yerleştiriyordu. Uzun saçları, keçi sakalı, gün boyu giydiği rengi solmuş ODTÜ tişörtüyle tüm mühendis klişelerini yeniden tekrar ediyordu. Bozburun’a geldiğimden beri bir tek onunla iyi anlaşmıştım. Ne zaman bu lokantaya gelsem Harun’la Ankara’nın değişiminden, kapanan mekanlarından, hep aynı olay örgüsünün başka hayatlarda tekrar etmesinden, memleket hallerinden, krizlerden, dünyanın sonun ihtimalinden konuşmuştuk. İkimizin de sohbet odağı mesaj kaygılı ve gündemin kancasına takılıydı. İkimizin de şimdisi bize değil krizlere aitti.  O 23 ben 30 yaşındaydım. Yaşını başını almış hep aynı şeyleri anlatan insanlara dönüşmüş durumdaydık. Sanki her daim geçmişten konuşursak şimdinin tuhaflığı düzelecekmiş inancındaydık. Tuhaf, zaman bu yönden bakılınca ikimizin için de hiç ilerlememiş gibiydi. Büyülü Dağ’ın küçük burjuvası Hans Castrop için zaman bir kaçış haliydi. Bizim içinse zaman bozuk saat. O yüzden hep aynı zaman diliminde sıkışıp kalmış gibiydik. İşin tuhafı kimse zamanın ilerlemediğinin farkında değildi.

Yaşadığımız çağ, tartışmasız zamanların en kötüsüydü, zamanların eh işteşiydi, sözde akıl çağıydı ama bildiğin aptallık ve tuhaf inançlar devriydi, herkes her şeyi en şekilde bildiğini sanıyordu ama sadece sanıyordu ve yine herkes birbirinden kuşku duyuyordu, dünyanın yuvarlak olmadığına inan hatırı sayıda insan vardı. Ekonomik kriz derinleşmiş, nükleer yıkım yeniden kötü bir ihtimal olmuştu, gelecek yoktu, şimdi saniyeler içerisinde zamanın tozları arasına karışıyor, insanlar nostalji sığınıyordu. İklim krizi çağıydı, kışlar bir soğuk bir sıcak, buzlu ve karlı, yazlar yağmurlu, aşırı sıcak ve aynı zamanda kuraktı. Dünyanın sonunun ihtimali mutlulukla karşılanıyordu, cebimizde pek bir şeyimiz kalmamıştı, sigortalı bir işe girmeyi ve uygun fiyata kiraya çıkabilmeyi başarı sayıyorduk. Kimi sosyal medyanın her konu hakkında bilgi sahibi olan uzmanları bile bu dönemin insanlık tarihinin en tuhaf dönemi olarak çoktan kabul etmişlerdi bile.

Harun yarın Ankara’ya döneceğimi bildiğinden damarıma basmaya devam ediyordu: “Yani hocam, şimdi buralar bırakılır da gidilmez yani?” Harun teoride haklıydı, pratikte ise gerçekler vardı. Burası bırakılıp da Ankara’ya dönülmezdi ama dönmek durumundayım. Evet, evet biliyordum. Tüm hikayeler eve dönmekle ilgiliydi. Benim hikayem de Ankara’daydı. Zaten günümüzde ev kavramının anlamı bir hayli muallak değil miydi sizce de? Artık herkes kiracıydı, kiracılar ise ev sahipleriyle kavgalıydı, Mevsim fark etmezsiniz, artan kira fiyatlarına bağlı olarak büyük kiracı göçleri yaşanıyor. Şüphesiz tüm bunlar tarih kitaplarına girecek. “21.yüzyılın ortasında insanlar kendilerine oturacak bir yer bulamıyordu. Mağaralarda başlayan mülkiyet sorunlarının milenyum sonrası da devam ettiği gözlemleniyordu. Sorumlular ortada görülmüyor, emlakçılar kiraların evlerin önüne kendi portrelerinin asılı olduğu tuhaf ilanlar veriyorlardı. Antropolojik, biyolojik ve iktisadi ilerlemenin sonun buraya çıkması, mülkiyet sorunun bile hâlâ çözülememiş olması otoriteleri endişeye uğratıyordu”.

Bavullar her daim kapalı halde antre bekleyip bir sonraki istikameti bekliyordu. Gelecek sisler altında kalmıştı. Sisin ardında ne olduğunu görebilmek içinse de sisin içinden geçmek gerekiyordu. Bir yerde sabit olarak kalmanın bedeli de ihtimaller denizinden uzak kalmak demekti. Artık gitmek de kalmak da zordu. Baksanıza Harun bile şimdiden bu ikilemin göbeğine düşmüş durumdaydı. Üç gündür bana üniversiteden mezun olduktan sonra yurtdışında taşınacağından bahsediyordu. Benim gibi 30 yaş kriziyle burun buruna gelenler için hareket alanı giderek daralıyordu. Kararsızlık süresi artınca kentin topraklarına yapışmak daha olası oluyordu. Gerçi Ankara’da kalmaktan yana şikâyetim hiç olmadı. Şimdi düşünüyorum da yurtdışına taşınmaya dair hiçbir zaman hayallerim de olmadı. Arkadaşlarım Erasmus için Avrupa’nın çeşitli yerlerine giderken ben Tunalı’da bira içiyordum. Dünya kocamandı ben onu küçücük hale getirdim. Top olarak sektirdim, doksana gol attım. Galiba Kavafis’in lanetine erken yaşta kapıldım, Oblomov’un koltuğundan bir türlü kalkamadım, Yolda olmaya cesaret edemedim, seyahat tembelliğime varoluşçu anlamlar bulmaya çalıştım. Ankara’da kalmak için kendime hep yalan dolu bahaneler kurdum. Yeni bir yerde yeni bir hayat kurmanın bilinmezliği hep korkuttu beni. Yıllarca eski sevgililerimi, arkadaşlarımı otogardan uğurlayan ben oldum.  Onların gözünde otobüs camında giderek küçülen bir imgeydim. Üzerime yapışan seyahat tembelliğini atamadığım için de otogar kantine dönüştüm yıllarca. Yaşam alanımı daraltıp, sınırları belirleyip kendi küçük krallığımı kurmak istedim hep. Eh, kısmen de başarılı oldum sayılır. Hayatım birbirini tekrar eden olay örgülerinden ibaret oldu. Zaman önüne her şeyi takıp son sürat giderken ben alışkanlıklarıma daha da tutundum. Gençliğimde dinlediğim rock grupları yaşlandı, botokslandı, uyuşturucu batağına düştü, müzikleri demode oldu ama ben onları dinlemekten asla vazgeçmedim, sevdiğim grupların tisörtlerini yer bezi olana kadar giymeye devam ettim, botu, kotu üzerimden hiç çıkarmadım, hep aynı filmlerin en sevdiğim sahnelerini döndürüp, döndürüp izlemekten hiç sıkılmadım. Benim için tüm bunlar sadece geçmişi değil o anlara dair hissettiğim duyguları taze tuttuğu için de önemliydi. Hani eski sevgililerinizi değil de onların sizde bıraktığı izleri özlersiniz bazen, benim de için geçmiş öyle bir şey…

Yemeğimi bitirdikten sonra hesabı ödeyip, Harun’la vedalaşıp odama geçtim. Harun gitmeden önce benden kitabımı onun adına imzalamamı ve birlikte fotoğraf çektirmemizi istedi. “Arada Sırada Düşünür” isimli kitabımı “Harun’a, tüm yollar Ankara’ya çıkar” cümlesiyle imzalamıştım. Onunla yollarımız şimdilik ayrılıyordu. Ama her Ankaralı gibi bir şekilde bir yerde Ankara’da karşılaşacağımızdan emindik.  Loş turuncu ışıklar pansiyonun nemden dökülmüş sıvalarını aydınlatıyordu. Duvarın üzerinde ışığın cazibesine kapılmış kelebekler uçuşuyordu. Gökyüzünde yıldızlar siyah boşluk üzerine sıralanmış, ay onların arasına sıkışmış, yakamozu ise denizin üzerine düşmüştü. Ağır adımlarla odama çıktım. Balkon kapısını araladığım anda denizden gelen rüzgâr olduğu gibi odama dolmuş, perdeler yelkenli gibi havalanmıştı. Kulağım dibinde it dalaşı yapan sivrisineği elimle savuşturduktan sonra biramı açıp, sigaramı tellendirmeye başlamıştım. Manzaranın güzelliği Nehir’e duyduğum özlemi arttırıyor. Çünkü sevdiğim bir parçada dediği gibi “Güzellikler paylaşılmak ister”. Onunla iki haftadır görüşemiyorduk. Evlendiğimizden beri ilk defa onunla bu kadar ayrı kaldık. Ben Bozburun’a gelirken o da Hırvatistan’a kongre için gitmişti.

Aramadan önce saatime bakmıştım, uçaktan inip eve yeni girmiş olmalıydı. Görüntülü olarak aradım, kısa bir süre sonra Nehir telefonunu açmıştı. Kötü internet bağlantısı nedeniyle görüntü tam net değildi. Ekran ucundaki Nehir, uzaydan bağlanıyor gibiydi.  Hafif yanmış teni, üzerinde askılı geceliği, omuzlarına düşmüş kızıl saçları ve ela gözlerine saklanan uyku mahmurluğuyla ekrandan bana bakıyordu. “Nasıl geçti etkinlik?”, “Eh, işte. İmza, sıcak, ter. Her zamanki şeyler. Hırvatistan nasıldı?”, “Güzeldi. Çok sevdim. İklimine, doğasına hayran kaldım. Bir gün beraber de gidelim.”, “Gidelim, canım”.  İnternet bağlantısı   bir türlü düzelmiyordu. Nehir tam lafa girerken görüntü donuyordu.  Söyledikleri kesik, kesik geliyordu.

İkimiz de birbirimizin söylediklerini anlayamaz duruma gelince doğaçlamaya geçmiştik. Oturduğum plastik sandalyeden kalkıp Nehir’e manzaramı göstermiştim. Nehir “Üf! Manzaraya bak! Kaç yıl oldu gitmeyeli. Bu yaz…. “Son dediğini anlayamamıştım anlar gibi yapıp “Olur canım” demiştim. Nehir de yerinden kalkıp, pencereden dışarıyı gösterdi. Görüntüden önce yağmur sesi geliyordu. Salonun camları nokta nokta yağmur damlaları olmuştu.  “Orayı bırakıp tam yağmurun ortasına geliyorsun”, “Yağsın, yazın Ankara sıcağı da hiç çekilmiyor biliyorsun”. “Bugün fırtınadan caddenin başındaki ağaç devrilmiş bugün biliyor musun? Hani kar yağdığında pencereden bakıp sevdiğimiz.”  “Hadi ya! Havalar ne kadar tuhaf ve biz bu yüzden ne kadar havadan konuşuyoruz.  Meteoroloji uzmanı kadar bilgimiz var artık.” Nehir bu son söylediğime gülüyor.

Gördüğüm manzaradan sonra dönmek hiç içimden gelmemişti. Resmen soğumuştum Ankara’dan. Nehir’e şakayla karışık: “Acaba her şeyi bırakıp buraya mı taşınsak?” dedim. Nehir’in bu söylediğimin ardından bir anda sessizleşmişti. Sanki yıllardır benden böyle bir teklifi duymuş gibi bana baktı. Açıkçası gitme fikrini bu kadar ciddiye alacağını hiç sanmamıştım. Sessizliğini benim oyunuma katılarak bozmuştu ““Olabilir aslında. Hep Ankara’da yaşamak o kadar cazip değil” diyor.  Onun devam ettirdiği oyunu bu sefer ben ciddiye almıştım. Salak şakam bir anda bizi ciddi kararların kıyısına getirmişti. Ankara’yı, geçmişimizi, tuhaflıkları bir anda geride bırakıp Bozburun’da yaşamanın cazibesine kapılmıştım. Ama galiba ikimiz de böyle bir şeye hazır değildik. Cümlelerimizin frekansına yansıyan tereddüttün kaynağı buydu. Tam bu sırada Nehir sessizliği bir kez daha bozmuştu “Keşke şimdi senin yanında olsaydım. İlk defa bu kadar ayrı kaldık. Ne fenaymış seninle sadece telefondan konuşmak. Hatırlıyor musun, ben en son ben yüksek lisans için Lizbon’a gittiğimde bu kadar ayrı kalmıştık. Her gün Skype’tan konuşuyorduk. Gerçi sen Skype’ı hiç beceremiyordun. Ya kamerayı ya mikrofonu açmayı unutuyordun. İnternet bağlantısı da iyi değildi. Zar, zor konuşuyduk. Hep böyle konuşmak ne kadar berbat bir distopya! Çok özledim seni…” “Yarın birlikteyiz, tüm gün evde oluruz”. dedim, bir yandan Nehir’in hatırlattığı anıya giderek, yıllar içerisinde birbirimizin arasına giren mesafeleri nasıl kısa tutmaya çalıştığımızı düşünmüştüm. Sonra Ankara’ya döndüğümde yapacaklarımız üzerine yapacaklarımız üzerine konuşmaya başladık. Yeni yürüyüş rotası sonrası gideceğimiz filmi, Kumsal’da içeceğimiz gündüz rakısı üzerine planlar yapıyoruz. Yani her zamanki rutinimiz…

İnternetin çıkardığı zorluk, günün yorgunluğu üzerimize kuş tüyü yastık olarak düşmüştü. Kapatma zamanı gelmişti. Karşılıklı iyi geceler dileyip, telefonu kapattık. Sigaramı söndürdüm. Birine inanmak çok önemliydi bir kaçış hikayesi olarak değil, vedaları önlemek ve güzel bir hikâyeye devam etmek için. En azından bu konuda inanç sahibiydim çünkü her şeye rağmen eve dönmek güzel… “Yarım gün uzakta Ankara”

edebiyathaber.net (9 Temmuz 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r