Masthead header

Kendi gerçekliğini yaratan öyküler | Kadir Işık

Çiyil Kurtuluş kaleme aldığı öykülerle kendine ve okurlarına bir bahçe yaratıyor. Bir röportajında, ikinci öykü kitabımı ilkinin devamı gibi düşündüm, meselemiz aynı, kadın, erkek ve ilişkiler, diyor. Öykülerinde büyük olayları gündelik, basit yaşantıların ardına gizliyor, böylece yazdığı her öyküde birden çok katman yaratmayı başarabiliyor. Sıradan bir olay, havadan sudan bir sohbet, rastgele bir bakış, kısa bir selamlaşma göründüğünden farklı anlamlar içeriyor onun öykülerinde. Karakterleri hayatın basit ayrıntılarına farklı bir boyut katıyor.

Manolya Son Çiçek öyküsü Kurtuluş’un yazı dilinin, anlatım biçiminin en güzel örneklerinden. Evli bir kadının ev içinde kendine ait bir alan oluşturmak için verdiği uzun soluklu çabasını kısacık bir ana sığdırıyor. Her şey günlük rutine uygun, güzel bir Pazar gününde, kahvaltı masasında yaşanıyor.  Bu ilişkide boşanma ya da uzlaşma bir seçenek değil. Adamın kadını görmezden gelen tutumu, sevgisiz, duyarsız davranışları Çiyil Kurtuluş’un yalın dili, kısa cümleleri ve basit anlatımıyla okurda karşılığını buluyor. “Yirmi yıl aynı peynir için çok uzun süre,” diyor kadın, yirmi yıl evlilik için uzun demiyor. Her şey tekdüze, sıkıntılı. “Sahiplendiği bal kâsesinde sıradayım.” diyor kadın, adamdan sonrayım, demiyor. Adam kâseyi uzağa bırakıyor, masada kadını görmüyor, onunla kahvaltı yaptığının sanki farkında değil. Yazar bu noktada adamı yargılamıyor, onun için bencil, duyarsız, empati yeteneğinden yoksun, kendini dünyanın merkezinde görüyor, diye de yazmıyor ama bir yanıyla kadına bağımlı olduğunu basit cümle üzerinden sezdiriyor. Çok ekmek yediği için, “Beni öldürecek misin,” diyor adam, beni koru, beni kolla, bana annelik yap, ben göründüğüm kadar güçlü değilim, demiyor. “Birlikte kahvaltı ettiğimizi sanıyordum.” diye düşünüyor kadın, yalnızlığını dillendirmiyor, tartışmıyor, suçlamıyor. Bütün sorunların çözümü de çözümsüzlüğü de yirmi yıllık evlilikte gizli. Kadın evdeki eşyayla, bahçedeki manolya ağacıyla, masadaki çiçekli porselen demlikle, her gece okuduğu kitaplarla ilişki kurabiliyor ama kocasıyla kuramadığı ilişki kahvaltı masasında, aynı çatı altında, evliliklerinde. Yazar duyguları tanımlayan sözcüklerden uzak duruyor, bu bilinçli bir tercih, böylece okuru belirli kalıpların arasına hapsetmiyor, düşüncelerini sınırlamıyor, mecbur kaldığında ise tasarruflu kullanıyor. Bir acıyı göze sokmadan, trajik bir vakaya çevirmeden, bir enkazı sessizce, olabildiğince yalın bir dille aktarıyor okura. “İşte bugüne kadar sorun etmediklerimizden bir tanesi daha. Demek derin dalmışız. Başka türlü nasıl yüz yüze.” Kadın uyandı ya da hep uyanıktı, adam hâlâ aynı derin uykuda ama bu durumdan şikâyetçi değil, asıl sorun da bu. “Sen de haklısın. Odamız fena kalabalık. İkimiz birlikte bir uykuya dalamayacak kadar.” diyor kadın. Aynı yatakta farklı zamanlarda uyumaları ve farklı zamanlarda uyanmaları onları birbirinden uzağa savuruyor. Devamında, “‘Sen, ben ve kuru gürültümüz.’ Bir odaya sığamıyoruz. Bulamazsın. Bundan sonra bu kalabalıkta saçlarımı hiç bulamazsın.” diyor. Kahvaltı masasında bir beklenti daha ölüyor. Kadın kararını çok önceden vermiş. Kapalı bir su havzasında, güneşli bir günde, durgun bir gölde yaşanan kasırgaların böylesine sessiz sedasız geçiştirilmesi, insan ruhunda açtığı yaralar, onulmaz dertler, teslimiyet, mecburi yaşamlar kadının zihninden okura akıyor. Birbirlerine tahammül sınırları biten, her an cinayetin eşiğinde gezinen eşler ve dışarıdan görünmeyen şiddet Kurtuluş’un öykülerinin alt metninde ortaya çıkıyor. “Demin söylediğimi duydun mu?” diye soruyor kadın, sonrasında küçük bir açıklama, uzak bir yerden, üçüncü bir kişiden duyuluyor. “Aslında kadın henüz bir şey söylemedi.” Yazar kadının odasını değiştirmeye önceden hazırlandığının ipuçlarını veriyor okura. Sıradan bir olay üzerinden ilişkide köklü bir değişikliğin yapılması gerçekliğin sınırlarını zorluyor ama ustaca kurgulanan öyküde tekdüzelik, adamın davranışları olayı mantıklı kılıyor. Yazar gerektiğinde anlatıcının sesini değiştirerek dışarıdan başka bir sesle müdahale ediyor olan bitene.

Kadın yatak odasını ayıracak, gideceği oda belli ama bunun için uzun zamandır uygun ânın oluşmasını beklediği de belli, kim bilir o odada yaşamayı ne kadar uzun bir zamandır hayal ediyor. Bu isteğini kocasının iyiliğine, salt onu kızdırmamak, onu kırmamak adına olabildiğince kibar, onun lehine olduğunu açıklayarak yapıyor. “Çok öksürüyorum. Özellikle geceleri tutuyor meret. Senin de uykunu alman lazım tabii. Erkenden işe gidiyorsun.” Kocanın kadına baskın yanı ortada, onu anlamıyor, anlamak için çaba sarf etmiyor, anlaşılacak bir şey olduğuna inanmıyor. Kadın bütün yaşanmışlıkları sırtlamış. Okuyan aynı zamanda yazan bir karakter, aradığı kendine ait bir oda. “Masadaki buruşuk peçeteyi elimle düzlemeye çalışıyorum. Arkasına yaslanıyor, kollarını göğsünde kavuşturmuş. Göz göze geliyoruz.” Adamın beden dili kadının isteğini ret ediyor, ama erkeklik gururu bunu dillendirecek seviyede değil. Oysa masadaki konuşmalara, adamın tavırlarına baktığımızda kadının bu önerisini seve seve kabul edeceğini düşünüyoruz. Adam kızdı, kabul etmedi, sorun çıkardı diye yazmıyor Çiyil Kurtuluş, kollarını önden bağladı, diye belirtiyor, “O odada televizyon yok,” diyor adam da. İlk kez kadını düşünen bir cümle çıkıyor ağzından, oysa düşündüğü gene kendisi, kadınsız yapamayacağının farkında. Kadının yan odaya geçmek istemesi onu tedirgin ediyor, kaybedeceğini anladığı an çark ediyor ama geç kaldığının farkında değil. Kadın televizyon izlemediğini ya da bir televizyona ihtiyacı olmadığını söylemiyor. Kitaplarıyla, yazdıklarıyla kurulu bir dünyada televizyon onun için çöp kutusu. Yazar öyküyü bu ve benzeri açıklamalarla gereksiz ayrıntılarda boğmuyor, cevap kısa ve net, “Ama başucunda harika bir ışığı var.” diyor. Okumak için yeterli, belki bir de masa. Wirginia Woolf’un kadınlar için önerdiği oda bir kahvaltı masasında hazırlanıyor. “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın.” diyor Woolf, kadının istediği, “kendine ait bir oda.” Çok şey değil.

Kurtuluş Çehov’un duvarda asılı tüfeğini öykülerinde hep bir aksesuar olarak sergiliyor ama dikkatli okur o tüfeğin öykü boyunca mermiyle dolduğunun farkında, yazar da öykünün sonunda tüfeği okurun eline bırakıyor. Geride ne gürültü kalıyor ne de insanın kulaklarını sağır eden bir patlama sesi. Kurtuluş’un birçok öyküsünde sessiz, kansız, soğukkanlı bir cinayet işleniyor.

Çiyil Kurtuluş son yıllarda yazılan öykü kitapları arasında seçtiği konularla, değindiği olaylarla ve yarattığı karakterlerle birçok yazardan ayrılıyor. Dikkatli bir okur onun üslubunu, cümlelerinin ritmini, öykülerinin sesini, karakterlerin gizemli havasını nerede olsa tanıyabilir. Sanki okura, öykülerimi kısaltacak zamanım vardı, her birinin üzerinde bir ömür çalıştım, sizi yoracak tek cümle fazlalık bırakmadım, gereksiz ayrıntılara takılmadım, beylik cümlelerden uzak durdum, diyor her kitabında. Lütfen öykülerimdeki sessizliğe kulak verin, ben, benden türeyen karakterlerimin duyguları, düşünceleri, hayatta durduğu yerim, sessizliğin içinde gizledim kendimi, durup dinleyecek, üzerine düşünecek vaktiniz olduğunda sesimi duyabilirsiniz. Çiyil Kurtuluş’un kendi gerçekliğini yaratan öykülerinden yarattığı bahçede her okura yer var, okuru öykü bahçesine davet ediyor. 

edebiyathaber.net (25 Eylül 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r